Bilge Kağan Yazıtı’ndaki Yer ve Kavim İsimleri Üzerine

Orhun Yazıtları’ndaki yer ve etnisite isimlerini etimolojileri yönünden incelerken birçoğuyla ilgili bilgilerimizin ya varsayımsal ve temelsiz olduğunu ya da zaten hiç bilmediğimizi fark ettim. Değerli hocalarımızın görüşlerini merak ediyorum. Bilge Kağan Yazıtı’ndan tamamen amatör bir etnonim ve toponim derlemesidir.

_________

  • Kadırgan (Kingan) Dağları: Da Xing’an Ling, bugünkü Çin’in İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin doğu üçte biri ve Moğolistan arasında uzanan dağ sırası. Geleneksel olarak Türk boylarının doğu sınırı. Ötesinde Tunguzlar, Mançu, Evenkler yaşar. Bu isim Çince ismin Türkçeleştirilmesi midir, yoksa Türkçe kökenli midir?
  • Böküli Çölüg: Kaynaklarda Kore olarak yorumlanmış. Peki neye göre? Göktürklerle çağdaş olan Kore’deki Baekje krallığı ile ilişkilendirilmiş olabilir diye düşündüm.
  • Tabyaç: Çin. Bu kesin. Çünkü Kaşgarlı “Yukarı Çin’e Tawgaç derler.” gibi bir ifade kullanıyormuş. Bilge Kağan yazıtta “Ben Tabyaç’ta doğdum.” diye bahsediyor. Tabgaç aslında Çinlilerin To-balar/Tupalar dediği yabancı bir boyun ismi. Xiong-nu’lar ortadan kalkınca Xienpiler kuzey Çin sınırına egemen olmuşlar, To-balar ya da Tabyaçlar bunların içinde bir boy. Kaynaklarda Kuzey Wei hanedanı diye bahsedilen hanedanı kuruyorlar ve 557’ye kadar kesin iktidarda kalıyorlar. Bizdeki görüş Türkî olmaları gerektiği yönünde. Moğol veya Tunguz diyen de varmış, bilmiyorum. Bugünkü Tuva Türkleriyle ilişkili olmaları da akla yatkın ama bunu da bilmiyorum. Gerçekte Wei Nehri’nin yukarı bölgesine denk gelse de Göktürkler sanırım bütün Çin’i Tabyaç/Tabgaç addediyor. Bazı İslam ve Bizans kaynaklarında da Çin’i bu isimle tanımış.
  • Tüpüt: Tibet olsa gerek, değil mi?
  • Apar: Ortak yoruma göre Avar kelimesinin Eski Türkçesi. Batıdaki eski düşman. Peki Çinlilerin Ruan-ruan dedikleri bu mu? Attila’ya müteakip gelen Avarlarla ilgileri kesin mi?
  • Purum: Roma, Romalılar. Kronoloji düşünülürse Doğu Romalılar. Ama neye göre? Nerden biliyoruz Purum’un Doğu Roma demek olduğunu? Purum>Rum ilişkili midir? Aklıma Sasaniler geliyor ama İslam öncesi Farsçada Rum “Hrōmāy-īg” idi diyor Wikipedia. O değil herhalde. Neye göre Roma olduğunu bilen var mı?
  • Kırgız: Kırgız. O zamanlar şimdiki Kırgızistan’da değil, Yenisey nehri boyunca yaşıyorlarmış. Göktürklerin neredeyse düşman ilan ettikleri, sık sık hanlığa bela olan bir topluluk. Sonradan güneybatıya göçmüşler.
  • Üç-Qüriqan: Kimdir? Nedir? Qüriqan ne demektir? Damat anlamındaki ‘Küregen’le ilgisi var mıdır? Üç-ok denen Karluklarla bir ilgisi olabilir mi?
  • Otuz-Tatar: Bugün bildiğimiz Pontik step Tatarlarıyla bir ilgileri var mı? Yoksa Anadolu Türklerinin Tatar dediği Moğollarla bir ilgileri var mı? Yine belirsiz.
  • Kitan: Kitanlar veya Hitaylar. Moğol mu Türk mü Tunguz mu belirsiz bir etnisite. Çin kaynaklarına göre yukarıda bahsettiğim Kadırgan Dağları ve doğusunda yaşayan bir halk. Sık sık Çin’in Hebei bölgesine yağmalar düzenliyorlar. Göktürklerle arada bozulan bir ittifakları var. Göktürk ve Uygurların siyasi gücü bittikten sonra Liao hanedanını kuracaklar. Buraya kadar makul. 1125’te Liao Çinlilerce yıkılınca bir kısmının batıya gidip Müslüman olup Yedi-su bölgesinde Karahitaylar adını aldığı söyleniyor ama, ee, bizim bildiğimiz Karahitaylar Türkçe konuşan bir kavim değil miydi?
  • Tatabi: Benim erişebildiğim Türkçe kaynaklarda bir bilgi bulamadım. Ama yabancı kaynaklar Çinlilerin Kumo Xi dediği göçebe bir halkla eşleştirmiş. (Neye göre demişler?) Bu halk sonradan Liao hanedanının tebaasına asimile olmuş. Peki o zaman Batı kaynakları neye göre Kumo Xi’ler Mongolic’tir diyor? Bunların dilinden bir örnek mi var elimizde? Bu da belirsiz.
  • Temir Kapıg: Demir Kapı, Maveraünnehir’deki Belh ve Semerkand şehirlerini bağlayan ticaret yolunun yüksek bir dağ geçidi. Bugün Afganistan kuzeydoğusundaki Feyzabad şehri yakınlarında sarp, kayalık, korkutucu ama çok stratejik bir yer.
  • Tokuz-Oguz: Meşhur dokuz Oğuzlar. Eveet, buyrun bakalım: burdaki Oğuz sonradan batıya göçüp Oğuz Yabgu Devleti’ni kuracak olan bildiğimiz Oğuzlar mı yoksa genel olarak “boylar” anlamındaki “ok-uz” kelimesi mi? Kısa süre sonra taa Tuna düzlüklerinde yerleşecek Onogurlarla ya da Uzlarla KANITLANMIŞ bir ilgileri var mı? (Bu arada her kimlerse bu Tokuz-Oguzlar ve başlarındaki Baz Kağan Göktürklerin “kuzeydeki düşman” olarak tanıdıkları bir tehdit.)
  • Töles ve Tarduş: Bilge’nin babası İlteriş Kağan bu “Töles ve Tarduş halkları”nı düzene sokup başlarına şad ve yabgu atamış. Kim bunlar? İma edilene göre Türklerin sırasıyla batı ve doğu yarılarıymış. Tölesler Çin kaynaklarındaki Tiele, Tarduș da Xueyentuo (Seyanto) olarak düşünülüyor. İkisi de Xiongnu dağıldıktan sonra Çinlilerin uğraşmak zorunda kaldığı yağmacı göçebe kağanlıkları. İster istemez soruyorum, Göktürklerden önce Türk boyları arasında Tölis-Tarduş ayrımı mı varmış? Ahmet Taşağıl hocanın söylediğine göre varmış: (https://slidex.tips/download/sr-tardular-ahmet-taail) Ahmet hoca özellikle Tarduşların Göktürk devlet yönetiminde etkili olduklarını söylüyor. Peki Töles ne demek, Tarduş ne demek?
  • Yaşıl-Ügüz: Sarı Nehir, Çinçede Huang He. Bilge Kağan buraya amcasıyla ve Tarduşlarla beraber sefer düzenlediğini söylüyor. Fakat neden ‘yaşıl’? Huang Çince sarı demek. Moğollar çok sonraları bu nehre Şar Mörön yani sarı nehir demişler. Belki “Yaşıl” Nehir de bu değildir, az güneyindeki Yangtze Nehridir, neden olmasın?

    …diye düşünüyordum ki:
  • Şantung: Çince Şandong, okyanus sahilinde bir il. Kültürel ve dinî bir merkez, Konfüçyus’un da memleketi. Bilge Kağan amcasıyla yaptığı doğu seferlerinde Yaşıl-ügüzle beraber Şantung’u da sayıyor. Şantung Sarı Nehrin denize döküldüğü yer. O yüzden Yaşıl-ügüz Huang He/Sarı Nehir olmalı.
  • Kögmen Dağları: Batı seferlerinde bu dağlar aşılıp Kırgız diyarına ulaşılmış. Kırgızlar Yenisey havzasında olduğuna göre burası şimdiki Rusya-Moğolistan sınırındaki Sayan Dağları olmalı sonucu çıkarılıyor. Burası aşıldığına göre Göktürk hakimiyeti Sibirya içlerine ulaşmış diyebiliriz.
  • Türügeş: Bağlılığını bozup ihanet eden bir kağanın adı olarak anılmış, savaşılıp öldürülüyor. Bu aynı zamanda boy ismi gibi de görünüyor. Kağanın ismi Çin kaynaklarında Suogo. Öldükten sonra Türügeş boyu Yedi-su bölgesine doğru kaçmış, Göktürklerden sonra bağımsız kağanlık olup Emevilerle savaşacaklar.
  • On-ok: Belirsiz. Yazıtta tek kelime olarak kayda geçirilmiş: “Onok”. Onogurlar mı bunlar? Olabilir. Bozguna uğratılmışlar.
  • Az: Kopkoyu bir muğlaklık daha. Beysiz buyruksuz düzensiz kalmasınlar diye düzene sokulduğu kaydedilmiş bir halk. “Az budunu”. Kimdir neyin nesidir, Bilge Kağan neden bu kadar sahiplenir?
  • Kengü Tarban: Maveraünnehir. Kağanlığın batı ucu olarak bahsediliyor. Benim sorum şu: Kengü ne demektir, Tarban ne demektir? (tam fonetik yazılışıyla Keŋü Tarmanq)
  • Altı-Çub Sogdak: Soğdlar. Altı-Çub ne demektir bulamadım.
  • (Yer) Bayırku: Çin kaynaklarındaki Pa-ye-k’u olduğu genel kabul. Ulu İrkin denen biri tarafından yönetilen bir boy. (İrkin neden ulu acaba?) İsyan ediyorlar. Çin kaynaklarına göre Pa-ye-k’u bir Türk boyu, hatta Dokuz Oğuz’dan biri. Fakat Kaşgarlı’da, Reşidüddin’de, Ebu’l Gazi’de böyle bir Oğuz boyu ismi yok. Yabancı kaynaklarda da bir tane bile Bayırku’yla ilgili bilgi görmedim. Başındaki “yer” ifadesini de anlayamadım. Çinliler mutlaka bu konuda bir şeyler yazmıştır, bilenler aydınlatırsa çok mutlu olurum.
  • Türgi Yargun Gölü: Bayırku’nun Ulu İrkin’inin mağlup edildiği savaşın gerçekleştiği alanı tarifleyen göl. Neresi olduğu belirsiz.(http://www.turkishstudies.net/d…/cilt1/sayi6/sayi6pdf/80.pdf)
  • Songa Dağları: Belirsiz bir dağ sırası. Kögmen Dağları aşılıp Kırgız ülkesine gelindiğinde Songa Dağlarında Kırgız kağanıyla çarpışılmış.
  • Ertiş: İrtiş Nehri. Bu isim Türkçe kökenli midir, sevgili etimolojiye gönül vermiş insanlar? 
  • Bolçu: Türügeş’in mağlup edildiği bir nehir boyu ya da ova. Türügeşlerin yaşadığı yer göz önüne alındığında İrtiş Nehri’nin bir boyu olması gerektiği söyleniyor.
  • Tabar: Türügeş’in kağanı Suogo öldürüldükten sonra Türügeş boyunun iskan ettirildiği belirsiz bir yer.
  • Yincü-ügüz: Günümüz Türkçesiyle sanırım “inci” nehir, günümüz Kazakistan’ında Seyhun ya da Sir Derya Irmağı, antik Yunancada Jaxartes. Soğdlara karşı buraya kadar sefer yapıldığı ve boyların iskan ettirildiği söyleniyor.
  • Kengeres: Muhtemelen Hazar kuzeydoğu düzlüğü boyunca uzanan Kangar bölgesi. İsmin etimolojisi belirsiz, Toharca ve Kıpçak lehçeleri için varsayımlar öne sürülümüş. Yazıtta burası kağansız kalan Türügeşlerin ikinci kez isyan çıkardığı yer olarak bahsediliyor. İsyandan sonra bölgeye yerleşen Peçenek, Oğuz ve Kıpçak boyları Yunanca literatüre topluca Kangar, Çince literatüre Qangli olarak geçmiş. Göktürklerden kısa ömürlü bir boy konfederasyonu olarak devlet ismi haline gelmiş.
  • Kara Köl: Az halkının çıkardığı isyana karşı sefere çıkılan bölgenin ismi. Yukarıda paylaştığım Köktürkçe Nehir ve Göl dizininde güney Tuva bölgesinde tarif edilmiş ama Kırgızistan’da da aynı isimde bir yer var.
  • İzgil: Türk boy ismi. Onlar da isyan çıkarıp Göktürklerin gazabına uğruyorlar. Çok büyük ihtimalle sonradan İbn Fadlan’ın bahsettiği Askel Türkleri veya Ahmed bin Rüsteh’in Bersula ve Bulgarlar ile birlikte İtil Türklerinin üçüncüsü olduğunu söyleyeceği Esegel boyu ile aynı boy. Zuev’e göre Çinlilerin “en güçlü ve müreffeh Dokuz Oğuz boyu” olarak takdim ettikleri Axijie ve Issık Köl civarında yaşadığı söylenen Çiğil boyu ile de aynı olabilirler ama bu kadarı pek net değil.
  • Togu-balık: Togu şehri(?). Neresi olduğu belirsiz. Dokuz Oğuz’la yapılan ilk savaşın yeri.
  • Koşulgak: Ediz boyu ile çarpışmanın olduğu yer ismi. Koşulgak’ın neresi olduğu meçhul. Ediz boyu da bana sorarsanız aynı ölçüde meçhul, Ediz’i Çin kaynaklarındaki A-tie ile ilişkilendirecek pek bir şey yok zira. Yazıtta Dokuz Oğuz savaşlarının içinde gibi bahsedilirken A-tie’ler zaten Çinlilerce Dokuz Oğuz’dan biri sayılmamış. İkisiyle de ilgili pek veri yok.
  • Çuş Başı: Dokuz Oğuz savaşlarından birinin daha yeri. Yine bilinmiyor. Fakat Çuş nedir, başı nedir? Bir pınar kast edilmiş olabilir mi?
  • Azgıntı-Kadız: Dokuz Oğuzla son savaş yeri???
  • Magı-Korgan: Dokuz Oğuz savaşından sonra ordunun kışı geçirdiği bir yer. “Kurgan” kelimesiyle belki bir ilgisi vardır diye düşündüm. Dokuz Oğuz Savaşı ile ilgili diğer bilinmeyen yerlerle birlikte Tula Nehri boyunca Kuzey Moğolistan civarında bir yer olması beklenebilir.

 

Advertisements

Anadolu Neden Geri Kaldı?

Bunu kavramak için Anadolu tarihinin bütününü görmek gerek.

Anadolu antik çağ boyunca medeniyetin ortasında duran bir yerdi. Kendi inşasını kendi halkları yapardı. Hattilerin Anadolu’nun ortasında kurdukları uygar yapı trajik birtakım siyasi krizlerle hüsrana uğrasa da kıyı kesimler bayrağı başarıyla devraldı. Geçen yüzyıllar buna Yunan kolonilerini ve Pers idaresini ekledi. Anadolu Thales’i, Anaksagoras’ı yetiştirdi, Anadolu cazip ve üretken bir yer oldu, Hellenizmle beraber tam bir şehir hayatı ülkesi haline geldi.

(Yukarıda Hatti güç merkezinde Bronz Çağ Anadolusu. Apasa ve Mileto diye anılan şehirler ileride Efes ve Milet adıyla parlayacak, Troia ihtişamıyla destanlara konu olacaktı.)

İskender’den sonra onun ardılı komutanların çıkardığı diadoklar savaşlarının çalkantısı Anadolu’nun yıkımına yol açmadığı gibi farklı bölgelerle iletişim kurmasına ve belki dünyanın en kozmopolit bölgesi haline gelmesini sağladı. Neticede savaş alanları her on yılda yeni düzenler getirse de Anadolu bir yandan Yunanistan ve Suriye ile bir kıyı şehirleri Birliği sağladı, bir yandan da giderek kendi öz idaresini sağlamaya başladı. Bunun bariz örneklerini batıdaki Pergamon Krallığı, kuzeydeki Bitinya ve Pontus krallıkları ve güney kıyılarındaki Likya Birliğidir.

(Diadok Savaşları’ndan genel bir Anadolu manzarası, etrafındaki güç odaklarına rağmen Anadolu kendi idaresini sağlayacak güç ve beceride siyasi egemenlikler yaratmayı başarmıştı. İskender’in haşmetli komutanlarının hiçbir Anadolu’da gerçek bir hegemonya kuramadı. Anadolu bu sırada dünyanın en gelişmiş bölgelerinden biriydi.)

Anadolu’nun bu kıyı merkezli kültürel gelişmişliği Magnesia Savașı ve Pergamon Krallığı’nın vasiyetle Roma himayesine bırakılması sonucu daha da katmerlendi. Kıyılardaki kalkınma iç bölgelere dek yayıldı. Amasya gibi bir “barbar” sınırından Strabo gibi adamlar yetiştirecek kültürel potansiyele sahip olan Anadolu Roma topraklarının doğu yarısıyla birlikte dünyanın medeniyet merkezinin as takımında yer alıyordu.

(Yukarıda İskender tüm Asya hakimiyeti umuduyla Gordion Düğümü’nü kesiyor. Anadolu’nun tam ortasındaki Gordion’un antik dünya sembolizminde Anadolu’yu nasıl bir öneme addettiği çok açık. İskender’in Anadolu fetihleri çok sonradan Roma tarihçilerince “medeniyetin özgürleşmesi” olarak övülecekti.)

Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve sosyal krizlere girmesi Anadolu’yu başlarda etkilemedi. Anadolu halkı Pannonya’daki, Galya’daki savaşlardan uzaktı, göçlerin ilk vurduğu yerler Anadolu değil İtalya, İspanya ve Balkanlar olmuştu, üstelik Anadolu kendi ekonomisine ve gururlu bir kültürel mirasa sahipti. Dolayısıyla Anadolu 3. yüzyıl krizinden epeyce geç haberdar oldu. Ama sonunda bir daha toparlanamayacağı ölçüde etkilenecekti.

Kriz Anadolu’yu bir dizi kıtlık ve nüfus hareketleriyle vurdu. Devlet yardıma gelmediği gibi elindeki son çabayı Anadolu halkında güçlü bir cemaat oluşturan Hıristiyanları tepe tepe avlamak için harcadı. Anadolu nüfusunun dış dünya ile bağlantısı koptu, yüzyılların ekonomik iletişimi kaba ve basit bir hayatta kalma çabası düzeyine geriledi. Sonunda Antik Roma denilen siyasi oluşum resmen ortadan kalkıp yerine Hıristiyanlığı devletleștiren yeni bir Doğu Roma siyasi girişimi ortaya çıktığında Anadolu entelektüelliği buna Yunan ve Balkan entelektüelliğiyle birlikte can havliyle tutundu. Anadolu kültürel birikimi son bir umut olarak yeni Roma’nın, yani Konstantinopol’ün surlarına sığındı.

(Roma’nın düşüșü. Medeniyet tarihinde önemli bir ana tekabül eder. Roma modern zamanlara kadar demografik yapısını toparlayamadı. Yaklaşık 1500 yıl boyunca sadece bir dinî prestij makamı olarak kaldı. Dünya bu sırada kendine yeni Romalar aramaya devam etti, en çok kabul edileni Doğu Roma’nın Konstantinopol’ü oldu.)

Orta Çağ’ın ilk yüzyıllarının Anadolusu istilaların ve talanların yaralarını sarmaya çalışan bir yerdi. Efes gibi bir yer Gotlar tarafından yağmalanmıștı. En büyük nüfuslu yerleşim olan Alexandria Troas terk edilmişti. Pergamon’un ekonomisi çökmüş ve şehir talan edilmişti. Kilikya yine bir korsan yuvası durumundaydı. 3. yüzyıl krizi atlatılamamıștı, Hıristiyanlık antik çağın son aristokratik kazanımlarını da silip geçti.

Orta Çağ başı Anadolusu hiç de bayındır bir yer değildir. Doğu Roma imparatorlarının Konstantinopol’ünden uzaklaștıkça yatırım ve kültür kaynaklarından da uzaklaşırsınız. Doğu Roma için Anadolu’nun çoğu Sasanilere bırakılmaması gereken yıkıntı, silik, miras şehirlerden ve korunmaya muhtaç gariban Hıristiyanlardan ibarettir. Ne Mısır’ın tarımsal zenginliğine ne İtalyan şehirlerinin nostaljik prestijine ne Balkan ticaret yolunun gelirlerine sahiptir. Anadolu Konstantinopol’ün sadece bir uzantısı durumundadır.

İslam imparatorluğunun yükselişi özellikle 8. yüzyıldan itibaren Güney Anadolu’yu Bağdat merkezli yeni bir kültür hinterland’ına sokar. Ermeni Krallığı da Doğu Anadolu’da Dikranacert çevresinde orijinal bir kültür ortamı yaratmaya başlar. Bu arada Doğu Roma’nın siyasi zayıflama emarelerinin yanında Konstantinopol’ün komşusu Bitinya bölgesinin kalkınmaya başladığını görürüz.

(Halife Harun Reșid Frank Krallığı’ndan elçileri kabul ediyor. Resimde halife gerçek bir ihtişam ve güç sembolizmi örneği. Harun Reșid döneminde İslam dünyasının tarihsel zirvesinde olduğu konusunda yaygın bir uzlaşma vardır. İslam halifeleri döneminde Anadolu’nun sadece küçük bir kısmı ele geçirilmiş ama büyük bir kısmı Bağdat ve Halep yolu üzerinden bu ihtişamlı kültürün etki alanında kalmıştı. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında kayda değer bir Müslüman nüfus buldular.)

1071’de Türklerin büyük zaferi – Doğu Roma’nın büyük felaketi Anadolu’nun neredeyse tek hamlede el değiştirmesine neden olur. Bu el değiştirme yıllar süren kuşatmalar, kıtlıklar, yağmalarla değil; bir anda ve oldukça kansız bir süreç içinde gerçekleşir. Selçuklu askeri hanedanı peşinde İran-Horasan karması bir kültür ortamı Anadolu platosuna girer ve ele geçirilen yerleşimlerin görece en gelişkini olan Konya’yı mesken tutar. Sosyete dili Farsça olan ve Belh-Merv-Isfahan hattının İslam sonrası altın çağını adeta Konya merkezinde kolonisi durumuna gelen bu kültür Anadolu boyunca irili ufaklı her yerleşimde etkisini gösterir. Konya belki yüzyıllar sonra ilk kez Anadolu’nun Konstantinopol ve Bağdat odakları dışında kendi içinden yükselttiği ilk kültürel ve, tabii, siyasi merkezdir. Bu arada olup biten Haçlı Seferleri eskinin İtalya-Yakın Doğu ticaret hattını da canlandırır, Anadolu kıyısını alışverişe açar.

Selçuklu İmparatorluğunun hâlâ sebepleri tartışılan siyasi bölünmesi, zaten çoktan zayıf olan İslam halifelerinin Hülagü tarafından Bağdat’ta aşağılayıcı bir yenilgiye uğratılmasından sonra Anadolu’nun Moğol istilasına açılması anlamına gelir. Moğollar yeşeren Anadolu şehirlerini talan ederler, kentsoyluluk zayıflar, esnaflık ve zanaat geriler. Anadolu’nun halkı kırsallașır. Anadolu Rönesansı başladığı gibi aniden sona erer.

Moğollar’ın önünden kalabalık bir Oğuz Türkmen nüfusu Anadolu’ya sığınır. Buna bugün demografi tarihçileri 13. yüzyıl Türk göçleri adını veriyor. Detaylarını çok iyi bilemiyoruz ama kesin olan şu ki Anadolu’nun asıl Türkleșmesi ve yaygın dilin Farsçadan Türkçeye kaymaya başlaması bu göç dalgasıyla birlikte. Moğolların önünden mülteci olarak Anadolu’ya sığınmıș bu boylar zamanla İlhanlı baskısından kaçıp Doğu Roma sınırında irili ufaklı beylikler oluşturmaya başlıyorlar. Moğolların Anadolu’dan çekilmesiyle sekteye uğrayan Anadolu kentlerinin gelişimi yeniden güç kazanıyor, siyasi olarak bu kez başlarında yerel Türkmen beyleri var. Kültürel merkez halen Konya; İran-Horasan kültürü biraz daha zayıf olmakla beraber sürüyor. Ama Anadolu bu kez topyekûn Türkleșiyor/Türkmenleșiyor.

(Sivas’taki Gök Medrese Selçuklu dönemindeki Anadolu bayındırlașmasına ve Maveraünnehir kaynaklı kültürel kolonileșmesine açık bir örnektir. Konya’dan başlayan bu kalkınma bütün Selçuklu şehirlerinde bir rekabet halinde izlenir.)

150 yıl kadar süren bu ikinci bayındırlașma döneminin sonu Konstantinopol’ün fethi yani 1453. O güne kadar otonom olarak kalkınan Anadolu yeniden Konstantinopol merkezli bir yapının uzantısı konumuna düşüyor. Merkeziyetçi siyasetin sonucunda Anadolu Konstantinopol’deki sultanların gözünde sorun yaratan bir sürü göçebe Türkmen beyinin ve eski esnaf kentlerinin platosu konumuna geri dönmeye başlıyor. Artık ne Bağdat ne Bitinya ne de başka bir odağın kültür alanında olmayan Anadolu, gerçekte tamamen Balkanlı bir hanedanın vergi deposundan başka bir şey değil. Osmanlı yöneticileri Anadolu’da asla gerçek bir kalkınma hareketi amaçlamamıșlar, hiçbir zaman bir bayındırlașmaya öncülük etmemişler, Anadolu halkını vergilerin ve isyanların ötesinde bir devlet konusu olarak görmemişlerdir.

İslam imparatorluğunun modern eleştirisinde güçlü bir eğilim vardır: İslam Rönesansı’nı Gazali’nin rasyonalizm karşıtı retoriği ve felsefesi üzerinden eleştirme eğilimi. Anadolu’nun geri kalmışlığı bazen aynı sepetin içinde Gazali’ye bağlanır.

Şimdi bu hikayenin ışığında Anadolu kültürüyle Gazali arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum. Gazali’den sonra da parıldayan Endülüs, Sicilya, Bağdat, Maveraünnehir gibi bölgeler var İslam dünyasında. (ki Anadolu bunlardan birinin direkt etkisinde) Bunun yanında Gazali döneminde İslam medeniyeti zaten geniş çaplı bir iniş içindeydi. Gazali’den önce de İslam dünyası hiçbir zaman süreklilik gösteren bir entelektüel orijinallik içinde olmadı. İslam dünyasının altın yılları Yunan düşüncesinin tercümesi (Urfa-Șam-Filistin hattı) ve Kur’an’a dayalı yorumu (Horasan) ile matematik-coğrafya mirasının devralımından (Mısır-Trablus-Endülüs) ibarettir. Bu kopuk kopuk parlak dönemin sonunda çıkan ve gayet de orijinal felsefî savları olan Gazali’yi Anadolu’nun geri kalmasından sorumlu tutmak bence tamamen yanlış. Anadolu’nun geri kalmışlığı içinde yaşayan halkın bizzat kendisinden ve o halkı yönetenlerin politikalarından ileri geliyor:

Anadolu Roma çağından sonra uzun süre toparlanamadı. Doğu Roma idaresinde başıboş kaldı. 13. yüzyıl göçleri Anadolu’yu göçebe ve okuryazarlıktan uzak bir kalabalıkla doldurdu, Moğollar var olan kültürü talan ettiler, bundan sağ çıkıp kalkınanları da Konstantinopol tek-merkezli devlet anlayışı öldürdü. Anadolu’nun makus talihinin altında özetle bu üçü yatar.

Dilin Evrimi Üzerine

Dilin evrimsel gelişimi nasıl gerçekleşti ve dilin günümüzdeki haline dönüşümünün insanın beyinsel gelişimine nasıl bir etkisi olmuştur ?

Çok çok güzel bir soru bence bu. Çünkü insanın en belirgin özelliklerinden biri malum doğa ortalamasının çok üzerindeki entelektüel becerisi. Bu entelektüel becerilerin de istisnasız tamamı dil ile ilgili, dilin belli bir gelişmişliğini gerektiriyor. Yani diğer her entelektüelliğimiz doğrudan dile bağımlı diyebiliriz.

Ve maalesef sorunun buradan sonrası gerçekten spekülasyonlara bağlı. Bu linkte güzel bilgiler verilmiş, orada da bahsediliyor; FOXP2 adındaki gen birçok memeli canlıda ve şakıyıcı kuşlarda  görülüyor. FOXP2 geniyle dil işlevi çok ilişkili ama maalesef bu genin ne zaman bu kadar karmaşık hâle geldiğini bilmiyoruz. H. sapiens’in, yani bizim, FOXP2 genetiği hem kuzen primatlardan hem diğer tüm canlılardan farklı. İnsan FOXP2’sinin yakın zamanda kanıtlanan pozitif kalıtımsal özelliği, yani eşlendiğinde tüm diğer gen yapılarına baskın karakterde oluşu onu insanın dil yeteneği kazanmasında çok kritik olduğu düşüncesini yaygınlaştırdı. H. erectus konuşuyor muydu bilmiyoruz. Gırtlak anatomisine ve insana benzer FOXP2 genine bakılırsa H. neanderthalensis muhtemelen konuşabiliyor olmalı ama emin değiliz. H. sapiens ne zaman gerçekten konuşmaya başladı, yine emin değiliz.

Hayvanların sesli iletişim kurdukları herkesçe bilinir. Kuşlar belli ses uyarılarıyla haberleşirler. Yunuslar denizin iletken ortamında ses dalgalarını çok sık kullanırlar. Korkutmak, sevgi göstermek, kur yapmak gibi temel memeli davranışları zaten anlamlı ses dizileriyle ifade edilir. Bütün bunların FOXP2 ile sağlandığını artık kesin olarak biliyoruz. Ancak yine de bir WordPress blogu yazmakla yaklaşan yırtıcıya karşı uarıcı çığlık atmak arasındaki boşluğu kesin verilerle doldurmaktan çok uzağız. İskeletlerin, fosillerin, mumyaların aksine kelimeler pek günümüze ulaşmıyor. Primatların da bu haberleşme yeteneğinden nasibini almış olmasından başka bildiklerimiz çok az.

Ama bildiklerimiz de var. Meselâ meşhur bir goril, Koko, binin üzerinde bir kelime dağarcığına sahip ve işaret diliyle bu kelimeleri kullanabiliyor. Ancak bunları iki öğeli yani özne ve yüklem olarak dile dönüştürebiliyor sadece. Gramer kullanamıyor. Zaman veya durum eklerinin hiçbirini öğrenemiyor. Ancak bahsettiği konular sadece kendiyle ilgili değil, herhangi bir nesneyle ilgili iki öğeli ifadeler yaratabiliyor, yani dış çevresini de dilinin konusu yapabiliyor. Kendisinin bir dil konuştuğunun farkında, işaret dilini iyi konuşan birini gördüğü zaman “iyi-konuşmak” işaretini yaparak dili fark ettiğini onaylıyor. Hatta birkaç kez kendi kelimelerini de icat ettiği fark edilmiş: örneğin “yüzük” kelimesi ona hiç öğretilmemiş olmasına karşın “bileklik” ve “parmak” kelimelerini bitişik kullanarak “parmak-bileklik” diye melez bir kelime üretmiş kendi kendine.

Demek ki, en azından bazı dil yeteneklerinin ortak primat atalarından beri belli bir ölçüye dek sürdürüldüğünü düşünebiliriz. Bir örnek daha var, insana evrimsel olarak daha yakın bir canlı, Şempanze Washoe, 2007’de ölmeden önce yaklaşık 350 kelimelik işaret dili kullanabiliyordu. Üstelik Koko’dan biraz daha üstün olarak sıfatlar da kullanabiliyordu. Bu sıfatların bazıları “Daha fazla”, “Sessiz”, “Korkunç” işaretleri gibi tamamen soyut ve salt algının ötesinde öznel-bilişsel özelliklerden de yararlanan sıfatlardı. Washoe ayrıca çok kolaylıkla isim tamlamaları da kullanabiliyordu, hiç öğretilmemiş “kuğu” kelimesinin bir kuğu gördüğü zaman tam karşılığı olarak “su-kuş” kelimeleri kullanmayı kendi kendine bulmuştu ki bir eğitmeni bunu ilk fark ettiği an için “sanki dış uzaydan bir S.O.S. sinyali almak gibiydi” demiştir. Washoe başka şempanzelere öğrendiği kelimeleri öğretebiliyordu ve dil algısı karşısında işaret dilini az bilen biri olduğunu fark ettiğinde işaretlerini yavaşlatacak kadar gelişmişti.

(Altta: Washoe, Büyük Primat Dili isimli hipotezin aynı adlı projesinin ilk başarılı örneğiydi. Bazı primatologların primatların birbiriyle anlaşabildikleri bir dilleri olduğu, bu dilin işaret dili alfabesiyle insanlar tarafından anlaşılabileceği varsayımıyla birçok primat dil eğitimi altına alındı. Projenin sonucunda elde edilen bulguların ne ifade ettiği hâlen tartışmalıdır.)

Washoe_chimpanzee.jpg

Tüm bunlar bir şeyler anlatıyor bize. Kelime üretebilen, sıfat kullanabilen, yeni gördüğü objelere isim verebilen, isim tamlamaları yapabilen, dilsel ifadelerin iç niteliğine yönelik soyut kelimeler kullanabilen, konuştuğu dilin düzeylerine hakim, konuştuğu dili bilmeyenlere öğretebilen primat için bir sonraki adım mutlaka nesne kullanmak ve dolayısıyla ilk kompleks “cümle”yi kurmak olmalıdır. Çünkü ne Koko ne de Washoe havuç yiyen bir tavşan gördüklerinde “Tavşan-Havuç-Yemek” işaretlerini birarada kullanabiliyordu. Dilin olay anlatıcı (narrative) niteliği eksikti. Bu yüzden çok büyük bir olasılıkla kurgular ve bunlara bağlı ortaya çıkan kültürler insanlara özgüdür.

İnsan en geç -40.000 civarında bu kompleks cümleyi kurmuş olmalıdır çünkü Harrari’nin popüler Sapiens kitabında da geniş olarak bahsedildiği üzere insan elinden çıkma Aslan-adam figürü tam bir kurgusal üründür. Bu ürünün üretilmesi bir kültü işaret eder. Aslında çok daha öncesinde bile bu gerçekleşmiş olmalı çünkü kurguların birer külte dönüşmüş olması daha da eski br dil tarihine işaret ediyor. Tam bu dönemde başlayan topyekün avlar, mamut, elk gibi büyük hayvanların ele geçirilmesi işleri de olay anlatıcılığa ihtiyaç yaratıyor: Aslan ne kadar yaklaştı, Geyik nerede otlanıyor, Diğer Kabile ne yöne kaçıyor gibi bilgiler hayatı daha komplike hâle gelen insan için anlatılması zorunlu durumda.

(Altta: Aslan-adam; Almanya’da, Hohlestein-Stadel’de bulunan; insanın ilk figüratif sanat ürünü. Bir tanrıyı mı, bir doğaüstü canavarı mı yoksa sadece basit bir kurgu kahramanını mı temsil ediyordu, bilemiyoruz.)

240px-Loewenmensch2.jpg

Öte yandan, diğer primatlarda bahsetmediğim önemli bir dil özelliği de nesnelerin “belirtici” şekilde anlatılmaması. Washoe ona su içmesi için verilen bardakları dil yönünden birbirinden ayırt edemiyordu. Özel bir bardaktan bahsetmek istediğinde gidip o bardağı getiriyor, “bardak-kötü”, “yeni-bardak”, “daha fazla-bardak” gibi ifadelerle bardağının kırıldığını yenisini istediğini anlatıyordu. Bu konu her açıldığında yeniden o kırık bardağı getiriyordu. İşte popüler bir görüşe göre bu zorluk zamirleri ortaya çıkarmıştır. Bu da bir insan icadı olmalıdır zira primatlar zamir ifade eden işaret dili kelimelerini ya hiç anlayamıyorlardı ya da tamamen yanlış kullanıyorlardı. Büyük olasılıkla gelişmiş av kültürünün yarattığı komplike topluluk ve aile bağlantıları zamir kullanımını zorunlu kıldı. Zamanla basit mülkiyetlerin de ortaya çıkması, olay anlatımının derinlik kazanması zamirlerin dönüşerek ‘case’ler halinde (bkz. Almanca’nın artikelleri) çeşitlenerek cümle içinde işlev kazanmasına yol açtı.

-40.000 ile -10.000 arasında nasıl bir dilsel evrim yaşandığına dair neredeyse hiçbir fikrimiz yok. Emin olduğumuz başlıktan ibaret gelişmeler şunlar: Ayrıntılarını hiç bilmediğimiz karmaşık bir gramer gelişti. Dilin kelime dağarcığı dünyayı fetheden insanla beraber katlanarak arttı. Dil aileleri belirginleşmeye başladılar. Dil folklorik bir nitelik kazandı ve kurgu-mit-kült-din evrimsel zinciri tamamlandı. Dil yeteneği bir sosyal üstünlük belirteci oldu. İnsanların ilk bariz yabancılaşmaları birbirleriyle dil yönünden anlaşamamaları ile gerçekleşti.

(Çok önemli ama detaylı incelenmesi gereken bir konu da insanların Neanderthal kuzenleriyle iletişimidir. Büyük olasılıkla Neanderthaller konuşabiliyordu ama insanların onlarla anlaşıp anlaşamadığından emin değiliz. Buna karşın insan genomundaki yaklaşık yüzde 2’lik Neanderthal payı bir türler arası üremeyi ve belki de aynı dili konuşuyor oluşu işaret ediyor olabilir. Buna çok ilginç bir sosyal bilimler katkısı da Bask dilidir. Bask dili bilindiği kadarıyla dünyanın en izole dillerinden birisi. Bazı etimolojik özellikleri nedeniyle Baskçanın dünyanın en eski dili olabileceği, hatta gramer ve temel vokabüler gelişimini Paleolitik çağdan beri taşıyor olabileği düşünülüyor. (Bir örnek vereyim; bıçak, balta, maşa, makas gibi Paleolitik icadı birçok alet Baskçada “taş” (aitz) kelimesinden türemiştir.) Üstüne üstlük Bask sözlü folklorü “dağlarda yaşayan, iri yarı ve tüylü bir insan çeşidi”ni ve ona karşı insanların verdikleri mücadeleleri anlatır. Bu iri insanın kendine ait dili, şefleri, toprakları olduğunda bahsedilir, hikayeler iri adamın dağlara çekilmesi ve sonunda ortadan kaybolmasıyla sona erer. Bazı linguistlere göre bu Neanderthallerin insan folkloründe miras kalmış bir fosilidir.)

Dilbilimcilerin yaygın uzlaştığı görüşe göre birçok dil ortak bir grup atadan türemiştir. Örneğin, bahsettiğim -10.000 yıllarında İngilizce ve Farsçanın ortak atası olan bir Proto-Hint Avrupa yaşamaktaydı. Daha sonra ortadan ikiye ayrılan, sonunda şimdiki Hint-Avrupa dilleri dediğimiz dünya nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu dilleri oluşturan grubun ortak atası işte bu Proto-Hint Avrupa’dır. Proto-Hint Avrupa’nın esasları bugün epeyce biliniyor, cümle yapısı, ses özellikleri, bazı temel kelimeleri dilcilerin “backtrack” dedikleri yöntemlerle tahmin edilebiliyor. (Hatta Proto-Hint Avrupa dilinde teorik olarak yazılmış bir hikayeye ve seslendirmesine buradan ulaşabilirsiniz: https://en.wikipedia.org/wiki/Schleicher%27s_fable) Buna benzer başka dil aileleri de vardır. Birçoğu için Proto-Hint Avrupa’dan çok az bilgi sahibiyiz. Ancak Proto-Hint Avrupa ve Proto-Afrasyatik dilleri Hitit, Miken, Mısır gibi erken dönemde yazıya geçirilmiş torunları olmaları açısından avantajlı durumdalar. Ama hepsi en erken -10.000’e kadar anlaşılabilmektedir. -10.000’den öncesi için dillerdeki ses değişikliklerini kestirmek hemen hemen mümkün değil gibi duruyor.

Meritt Ruhlen adındaki dilbilimci dünya dilleri için dev bir iddia ortaya attı ve tüm dillerin ortak atası olan bir Proto-Dünya dilini varsaydı. Bu iddiaya göre tüm Avrasya dilleri ve Amerika dilleri ortak bir atadan geliyordu. Pasifik dilleri ve Sino-Tibet dillerinin ortak bir atası da vardı. Hami-Sami dilleri ve Afrika dilleri de bir ortak ataya sahipti. Tüm bunların üzerinde ise tüm insanlığın ilk ortak ata dili Proto-Dünya duruyordu. Başlangıçta müthiş beğeni ve ilgi toplayan bu iddia dev bir tartışma yarattı dil camiasında. Tartışma hâlen sürmektedir. Tabii kısa zamanda bu çok çekici görüş birçok yönden eleştirildi ve salt ses benzerliği karşılaştırmasına dayalı yöntemlerin bazıları dilbilimciler tarafından bilimdışı olarak görüldü. Hatta sonraları Ruhlen’in iddialarına esas teşkil eden  Ural-Altay gibi yakından bildiğimiz dil ailelerinin bazıları konsept olarak geçerliliğini yitirdi ve çöktü. Elbette buna karşılık, Ruhlen ve destekçileri Kusunda dilinin bir acayip durumu, Kuzey Amerika yerli dillerinin Yenisey Sibiryası dilleriyle oldukça benzer özellikleri, dünya dillerinin bir çoğunda benzeşen “ata, baba” gibi wanderwort (gezgin) kelimele vb. çok sayıda olgularla çıkageldiler ve Ruhlen’in hipotezlerine yeni destekler de geliştirildi.

(Altta: Ruhlen ve yandaşlarının olası Proto-Dünya soyağacı denemelerinden biri. Farklı Ruhlen yandaşları (taksonomist dilciler, kladistler gibi çeşitli sıfatlarla tanınırlar) farklı dönemlerde birçok olası soyağaçları önerdiler. Bizzat Ruhlen’in kendisi de hipotezinin ana varsayımlarını sık sık revize etti. Modern dilbilimcilerin birçokları için bu ağaçlar için yeterli bulgular yoktur ve eldeki bulguların ispat niteliğinde olmak çok daha fazla destekleyici verilere, derin analizlere ihtiyaç vardır.)

Fig_1_macrofamilies.png

Bugün hâlâ dilin ne antropologları ilgilendiren döneminin detaylarına ne de dilbilimcileri ilgilendiren detaylarına hakimiz. Sosyal bilimler cephesinde dilcilerin büyük bir çoğunluğu en azından Neolitik çağ ve sonrasının tam bir dilsel evrimi işaret ettiğini kabul ediyorlar. Ancak Proto-Dünya hipotezi kendini kabul ettirmekten çok uzak. Makroaileleri bırakın, standart kabul edilmiş dil ailelerinin bile çok büyük kısmı şüpheyle yaklaşılıyor. (Mesela Türk dili artık kendine ait ‘Turkic Languages’ evrimsel ağacı altında kabul edilir oldu, Moğolca-Tunguzca-Türkçe üçlüsünün Altay ailesi bile genelgeçer kabul olmaktan çıktı) Antropoloji ve doğa bilimleri cephesinde genetik araştırmalar umut verici. Sonunda FOXP2 geninin tam ortaya çıkışı aydınlatılırsa, H. erectus’un gırtlak kemiklerinde daha fazla fikir verecek bulgulara rastlanırsa, H. neanderthalensis’in, kim bilir, belki dilsel özelliklerine işarete edecek kesin bir kalıntısına (meselâ Aslan-adam gibi) ulaşılırsa büyük yollar kat edilmiş olacak. O güne dek, dilin en büyük entelektüel destekçimiz olduğunu kabul edip bu temelde varsayımlarımızı çeşitlendirmekten fazla elimizden bir şey gelmiyor.