Neden Her Gün Farklı Giyinmek İstiyoruz?

Kıyafet kültürü oldukça eski. Belki de insana dair en eski ve kesintisiz kültürel davranış. İnsan “bilen hayvan”, “merak eden hayvan”, “konuşan hayvan” olduğu kadar da “giyinen hayvan”dır desek yanlış sayılmaz.

Medeniyet öncesi dönemde insanların çeşitli takılar ve desenli kıyafetlere meraklı olduklarını net olarak biliyoruz, gerek Çatalhöyük gibi yerleşik bölgelerden gerek Avrasya göçebe kültürlerinden elde edilen buluntular içinde çokça “süs” eşyası var. Üstelik bunlar sadece bir zümreye ait olamayacak kadar yaygın.

Asıl sorun, bunların yaygınlığı değil gerçek amacının ne olduğu. Klasik antropologlardan bazıları bunların gündelik amaçlarla değil, törensel ya da sosyal fonksiyonları olan eşyalar olduğunu söylüyordu. Örneğin, hanedan öncesi Mısır’da küpeleri rahipler takar, göçebe topluluklarda kabilenin büyücüsü (yaygın yanlış adıyla “şaman”ı) renkli giyinir, lohusa kadınlar işlemeli kuşak takar, süslü kılıçlar siyasal otoritenin sembolüdür vb. örnekleri çoğaltılabilecek kabuller vardı.

Antropologların kabulleri hâlâ biraz daha yavaş değişiyor ama arkeologlar bugün bu kabullerden biraz uzaklaştılar. Buz adam Ötzi’de dahi süslemeli giyim izleri ve hatta bir dövme bulundu. En zor koşullarda yaşayan Afrika göçebeliğinde bile hiçbir sosyal karşılığı olmayan bir yığın giyim seçeneği tanımlandı. Yani gündelik giyim-kuşam alışkanlıklarındaki çeşitlilik kültürü oldukça eski olmalı. Bu çeşitliliğin kullanılması için ille de bir kültürel olayın gelmesi beklenmiyor olmalı.

shell_beads.jpg
İsrail’deki Şkul mağarasında bulunan bu boncuklar aslında bir avuç delikli deniz kabuğu yığını olarak bulundu. Görselin altında görebileceğiniz şekilde bir ip geçirilerek kolye olarak kullanıldıkları düşünülüyor. Tam 110 bin yaşında dünyanın belki de en eski moda ürünlerinden biri.

Yine de hikâye hep böyle ilerlemiyor. Özellikle dünyanın çabuk metropolitleşen bölgelerinde, meselâ Roma kentlerinde ve özellikle de kalabalıkların sosyal düzeninin dikey konumlanmaya meylettiği Roma kentlerinde giyim eşyalarının bir nevi üniforma hâline geldiğini biliyoruz. Soylu sülalalerin gerek kadınları gerek erkekleri için belli başlı giyim kuşam kalıpları dışına çıkmak utanç verici sayılacak bir şeydi. Aynı şekilde sıradan bir Roma esnafının giyim kuşamı da bazı yasalarla sınırlanmıştı. Benzer şekilde Asur İmparatorluğu’ndan kalma betimlemelerde meslek grupları, sosyal sınıflar ve halkın çeşitli tabakları arasında doğrudan tek tipleştirilmiş giyim adetleri görebiliyoruz. Meselâ Pers İmparatorluğu’nda da soylu olmayan ailelerin çocuklarının sakal uzatıp sakalına boncuk takamayacağı, asker olmayan erkeklerin süslemeli giyinemeyeceği, sokakta altın, zümrüt gibi değerli nesnelerle dolaşmanın cezalandırılacağı gibi kesin kurallar var. Yani en geç İlk Çağ ortalarında dünyanın yerleşik birimlerinin gardrobu tekdüzeleşiyor olmalı.

Muhtemelen bunda sosyal yapıların önemi olduğu kadar giderek seyrelen vahşi av hayvanlarının ve daralan kırsal nüfusun da etkisi olmalı. Giyimin başlıca hammaddesi olan av hayvanları da, onu avlayacak insanlar da azalıyorsa seçenekler kısıtlanmış demektir. Bu durumda ister istemez üst sosyal gruplar giyimin tekelini kanunlarla ele geçirip çeşmenin başına kendileri oturmak isteyeceklerdir.

468px-Ancient_Times,_Greek._-_012_-_Costumes_of_All_Nations_(1882).jpg
Antik Yunan toplumun sosyal grupları ve oldukça katı giyim alışkanlıkları.

Tabii İlk Çağ’ı sona erdiren bizim Kavimler Göçü olarak bildiğimiz büyük göçebe akınları birkaç şeyi değiştiriyor:

– Moda değişiyor. At binici bir siyasal gücün, önceden barbar kıyafeti olarak hakir görülen “pantolon”u popülerleştirdiği görülüyor. Çok kumaşlı, eteklikli elbiseler yerine daha sade binici kıyafetleri tercih edilmeye başlanıyor.
– Göçebeler yanlarında hayvanları ve değerli madenleri de getiriyor. Ve bunların yeni geldikleri pazarlarda satıldıklarında çok paralar ettiğini fark ediyorlar. Yeniden bir deri bolluğu görülüyor. Yeniden bir değerli taş piyasası oluşuyor.
– Kısmen Hıristiyanlığın da etkisiyle sadelik ve örtünmecilik bir erdem sayılmaya başlıyor. Erkekler saçlarını kısa kesiyor, kadın kıyafetlerinde eskiye göre bir basitlik göze çarpıyor.
– Şehirler talan olduğu için büyük kitleler hâlinde köye dönüş başlıyor. Eski büyük kentlerin çoğunluğu siyasal otoriteler bozulduğu için korunamaz durumda kalıyorlar. Zanaatçılık gelenekleri bozuluyor. Giyim-kuşam ve takı yapımı geleneği cılızlaşıyor. Taş ve deri piyasada bol olsa çoğu az işlenerek kullanılıyor.
– Dünya genelinde sıcaklıklar artıyor. Daha ince kumaşlara talep artıyor. Yün yerine Doğu dünyasında pamuk ve Batı dünyasında Bizans ipeği önem kazanıyor.

Orta Çağ halkında gerçekten bir giyim-kuşam sıradanlığı gözümüze çarpıyor. Çoğu gerek Çin’de gerek Hindistan’da gerekse Avrupa’da çok renkli bir moda yok. Renkli giyim bir kraliyet iması, bir soyluluk hakkı. İpeğin tekelleşmiş olması değerini korkunç artırıyor, hatta siyasî antlaşmalara bile pazarlık konusu olacak duruma geliyor. İbrahimî dinlerin (ve tabii doğuda Budizmin) katı sadelik kuralları eski Pagan dinlerin şaşalı giysilerini sürekli baskılama hâlinde. Bu dönemde halkın gündelik kıyafetleri oldukça değersiz ve özen gösterilmemiş şeyler.

Medieval-marriage-ceremony-13th-century-52df23d.jpg
Orta Çağ İngiltere’sinde bir halk düğünü. Eskinin soylu beyaz rengi bir gelinlik rengi olmakla yetiniyor. Renk tercihlerindeki tekdüzelik kadar kadın ve erkek kıyafetlerindeki sadelik ve kapalılığa da dikkat edin.

İtalyan ipek üreticiliğinin Bizans’tan aşırılması ve Arapların İber yarımadasını fethederken pamuk dokumacılığı getirmesiyle birlikte Avrupa’da Yeni Çağ başında yeni bir bolluk dalgası yaratıyor. Toplumsal talep hızla artıyor. Gelişen denizcilik büyük kumaş üreticisi Çin ve Hindistan’ı olduğundan daha ulaşılır hâle getirince Avrupa ve Yakın Doğu pazarları kumaş çeşitliliğiyle doluyor. Fethedilen Amerikan düzlükleri, ele geçmiş Aztek altınları, Afrika’nın altın madenleri yüz binlerce kürk hayvanını ve değerli madenleri Avrupa’ya göndermeye başlıyor. Giyim-kuşam zanaatçılığı yeniden önemli hâle geliyor; terzilik, kuyumculuk, işlemecilik mezarından canlanıyor. Tekstil sektöründe genel bir değer artışı yaşanıyor.

Hâliyle üst sosyal tabakalar da giderek daha egzotik zevklere yöneliyorlar. Meselâ, trajikomiktir, Rusya’nın önceden çok da ilgilenmediği Sibirya bölgesi keşif seferleri aslında büyük ölçüde kürk ticaret yollarının peşinden gidiyor. İspanyollar El Dorado peşinde farkına bütün Orta Amerika’yı arşınlıyorlar. Kolomb’un bile Yeni Dünya’daki ilk sorduğu soruların çoğu altın üzerine.

Tarih bu gidişatı tersine çevirmenin yollarını daima buluyor. Elbette bu konuda İngiliz dokuma sanayinden bahsetmemek olmaz. Her şeye rağmen toplu üretim dışında kalmış bir tekstil sektörü 1764’te İngiliz “spinning jenny”sinin, yani bir çeşit dikiş makinası taslağının icat edilmesiyle geri dönüşü olmayan bir üretim patlaması yaşıyor. Batı Avrupa’da yaygınlaşan tekstil sanayi dünyanın tüm geri kalanını kısa zamanda sadece bir hammadde sağlayıcısı konumuna düşürüyor. İngiliz giyim anlayışı zaman içinde evrensel bir moda hâline geliyor. Diğer tüm toplumlar bunun bir türevi olma sürecine giriyorlar. Bu arada endüstri devriminin yarattığı dev işçi sınıfları kısa zamanda kendilerine ait üniformalar (kot, kasket, düşük kalite pamuk) edinmeye başlıyorlar. Yani genelde sanılanın aksine kapitalist ekonominin başlarda tekstil dünyasına çeşitlilik değil, tekdüzelik katmaya başladığı bile söylenebilir.

spinning-jenny.jpg
Bir “spinning jenny” ve onu kullanan dokumacıyı betimleyen çizim. Dokumacı kadın işçi önlüğü ve kısa kollu kıyafetiyle meşhur İngiliz proletaryasının ilk temsilcilerinden birini sembolize ediyor olabilir.

Peki günümüzdeki çeşitliliğe nasıl ulaşıyoruz? Amerikan tekstilinin büyük icadı “cotton gin”, nam-ı diğer çırçır makinesi ile. Çırçır makinesinin dünya yakın tarihine katkısı çok büyük. En gelişmiş İngiliz makinelerinden kabaca 50 kat daha hızlı üretim yapan bu makine, büyük bir hammadde ihtiyacı, dolayısıyla pamuk plantasyonunda çalışacak milyonlarca köle ihtiyacı, dolayısıyla Amerikan siyasetindeki çok büyük siyah-beyaz kavgası ve dolayısıyla Amerikan İç Savaşı, sonunda Amerikan sanayisini dünyada yarışılamaz kılan bir sonuç doğuruyor. Özellikle 20. yüzyıl başındaki Avrupalı mühendis ve teknisyenlerin Amerika’ya göç dalgası bu teknolojiyi mükemmelleştiriyor ve ABD dünya üretimini sürklase eder duruma geliyor. Adeta tekstil üretim bolluğu İngiliz tipi giyimin sınırlarını zorlayıp sonunda tamamen çatlatıyor. Amerikalılar yerel taleplere göre kumaşlar üretip ihraç etmeye başlıyorlar.

Sonrasını da İkinci Dünya Savaşı’nı takiben yine ABD’den başlayıp dünyayı saran bireysel özgünlük anlayışı ve giderek çözülen üniforma kültürü tamamlıyor. Elbette ABD’nin ya uzantısı ya rakibi olarak gelişen Güney Kore, Türkiye, Tayvan, Çin, Vietnam ve Yeşil Devrim sonrası Hindistan da bugünkü tekstil bolluğu çağının diğer müsebbipleri olarak zaman içinde Amerikan tekstilini solladılar. 80’lerden itibaren bolluk çağı global ölçekte yerleştiğinden beri tekstil sektörünün yeni sınırı iş gücü maliyeti olmaya başladı, böylece Bizans devrinden beri batının eline tuttuğu tekstil tekeli Doğu ve Güney Asya merkezine geçti. Adını “moda” koyduğumuz hiper-modern tekstil teknolojileri yüzyılının pazardaki kültürel sürükleyicisi ise hâlâ gerileyen Amerikan tekstil sektörünün elinde, tıpkı Roma toplumunun yasaları gibi kitleleri bir şeyleri giymeye, başka şeyleri de giymemeye ve her gün bizleri kendi imajlarımızı yansıtmaya teşvik ediyor.

textile.jpg

Advertisements

İnsan yavrusu Homo sapiens olarak doğmuyor olabilir mi?

İnsan yavrusu Homo sapiens olarak doğmuyor olabilir mi?

Yeni doğan bebeklerde omuz, sırt, alın ve kollarda daha sık görülen lanugo kılları 3-4 ay içerisinde tamamen dökülür. Erken doğan bebeklerde lanugo kılları daha belirgindir. Ayrıca yeni doğan bebeklerin göz renkleri de değişir. Yaklaşık 6. ayda gerçek göz rengine kavuşurlar. Evrimsel olarak daha erken dönemde ortaya çıkan koyu renk gözlerin rengi genelde değişmez. Fakat evrimsel olarak yakın dönemde ortaya çıkan açık göz renkleri (yeşil, mavi) 6. ayda belirginleşir.

Yeni doğan bebeğin kafa yapısının biraz sivri, alnının geriye yatık, burnunun yayvan olması genelde doğum kanalından kolay geçebilmesine yorulur. Fakat benzer özellikler Homo heidelbergensis kafa yapısında da görülür. Dahası ilk 6 ay bebekler oldukça çirkindir. 6 aydan sonra insana benzemeye başlarlar.

Entelektüel lincin önünü alma adına, Ahmet Hakan gibi sadece soruyorum. Dünyaya gelen bebekler Homo sapiens değil de daha önceki atalarımızın özelliklerini taşıyor olabilir mi?

Bu soruyu soruyorum, çünkü hamilelik süresinin 16 ay civarı olması gerektiğine dair sağlam görüşler var. “Hamile kadının leğen kemiği genişiliği izin vermediği için değil de, anne karnındaki bebeğin enerji ihtiyacını 16 ay boyunca karşılayamayacağı için bebekler erken doğuyor” iddiası var.

33575958_10156285475030502_4886469921422180352_n.jpg
33766989_10156285475390502_2471578388347748352_n.jpg

göz.jpg

Aslında sadece insanın değil özellikle tüm omurgalıların fetal dönemde aynı gelişimsel süreçten geçtiğini anlamak gerekir önce. Bir balık türü, bir kuş türü, bir sürüngen türünün embriyolojik gelişim sürecinde organogenez denilen aşamada hemen hemen birbirinin aynısı olduğunu görürsünüz. (Bu konuda Stephan J. Gould’un yayınları klasikleșmiș evrim sohbeti konusudur.) Sanırım “birbirinin neredeyse aynısı olan” farklı türlere ait embriyo görseli çok insana tanıdık gelecektir, bir ara internette popülerdi.

Peki neden böyle diye sorarsanız cevabı genetikte ve embriyolojide bulabiliriz. Gelişimsel süreç tüm canlılar için bir zigot hücresinden başlar. Bu zigot tüm canlılarda hücresel düzeyde benzerdir. Elbette ortaya çıkan canlılar nihayetinde apayrıdır. Fakat bu tek hücrelik zigotun çok karmaşık ve apayrı canlılara gelişmesi sürecindeki ilk gelişim aşamalarında farklılaşmanın izlerine rastlanmaz. Daha ziyade bir evrimsel ağaç süreci izlenir.

Şöyle düşünün, bir şehirden başka bir şehre doğru yola çıkıyorsunuz. Gidilebilecek yüzlerce şehir var. Ama eğer doğu yönüne giderseniz uzak batıda kalan çoğunun yolunda kısa sürede ayrılmış olursunuz. (Metaforik olarak hayvan aleminde olmayan canlılardan) Daha sonra yol üstünde ilk yerleşim yerlerini geride bırakmaya başlarsınız. (Metaforik olarak omurgasız hayvanlar vb.) Sonra bir yol ayrımına gelirsiniz, bir yön kuzeye bir yön güneye gider. Kuzeye gitseydiniz başka şehirlere doğru yönelecektiniz (Metaforik olarak kıkırdak iskeleti balıklar vb.) Ama siz güneye doğru devam ettiniz. (Bir noktada tetrapod dediğimiz “dört uzuvlu” hayvanlar yol ayrımına doğru dönmüş oldu fetus. Uzuvlar geliştirmeye başladı; respiratuar tomurcuklar, gelişmiş nefrotik yapılar gibi tetrapodlara has özellikler oluşmaya başladı) Bu şekilde başka yol ayrımlarında kendi yolunuzu tayin ederek devam edersiniz. Benzetmeye sadık devam edersek bir noktada insan fetüsü büyük merkezî sinir sistemi, kısa kaudal çıkıntı, belirgin uzun parmak anatomisi gibi primatlara ait özellikleri geliştirecek yolları seçer.

Bu uzun yolda bir canlının yol haritası genetiktir. Bir insan fetüsünün basbayağı kuyruk görünümünde bir yapı olan kaudal çıkıntı sahibi olmasının sebebi genetik bir sebeptir. Çünkü genetik şifreleme birikicidir. Evrimsel süreç benzetmemde bahsettiğim yolun önce yakın şehirlerine ulaşılmış, sonra giderek daha uzaklara, daha uzaklara, en sonunda günümüzde yaşayan canlıların bulunduğu kadar uzaklara gelinmiştir. Yani bir insan genetiğinde primat ortak atasının, memeli ortak atasının, omurgalı ortak atasının gerektirdiği “yol haritaları” sırayla çıkarılmış durumdadır. Buradan özel olarak H. sapiens’e çıkan yol haritası önceki şehirlere ve yol ayrımlarına ulaşmayı gerektirir. Bir embriyo bu öncül noktalara ulaşmadan doğrudan H. sapiens olmayı bilemez.

İnsanın erken doğduğu konusuna gelirsek evrimsel anatomistlerin şöyle bir görüşü var: İki ayaklı yürümenin getirdiği değişiklikler dişi insanda doğum kanalının daralmasına yol açıyor. Dolayısıyla uzun dönemde bir erken doğum baskısına yol açıyor. Canlıların vücut ağırlıklarına göre doğru orantılı artan bir anne karnı süresi vardır. Gerçekten de insanda bu süre çok kısadır. Yani evet, insanın beklenenden erken doğduğu doğru. Ancak şaşırtıcı olan iki ayrı şey de insan yavrusunun birçok memeliye göre çok geç motor hareket kapasitesine ulaşması ve birçok memeliden daha fazla anne bakımı almasıdır. Yani ortada tam bir evrimsel sonuç var. İnsanı iki ayaklı yürüten anatomi evrimi aynı zamanda erken doğum ve uzun süreli yavru bakımına da doğrudan yol açıyor. Ama bu (yukarıda anlattığım nedenden ötürü) bir H. sapiens yavrusu olmamak demek değildir. Tam aksine bu özellikler H. sapiens yavrusunun karakteristik özelliğidir. İnsanın başka türlere görece daha fazla doğum sonrası tamamlanan gelişimsel özelliği olması (düşük kas kütlesi, kemikleşmesini tamamlamamış iskelet, geri kalmış akciğer gelişimi, sürfaktan gibi metabolik gelişim elemanlarının eksikliği, kan seviyesi düşmemiş cinsiyet hormonları, zayıf pigmentasyon vb. birçok olgu) tam anlamıyla bir H. sapiens özelliğidir. Tersi değil.

Gould’un embriyolojik taslaklar gösterimi, farklılaşmanın ne kadar geç görünür olduğuna dikkat edin:

33613827_10216796446683896_3646614572187516928_n.jpg

Primatlarda doğum kanalları ve fetal baş çapları arasında temsilî bir karşılaştırma:

33676553_10216796464924352_6235235981901955072_n.jpg

İnsandaki kısa, geniş, kase şeklindeki pelvis kemik yapısına karşılık şempanzedeki uzun ve dar kemiklere dikkat edin. İnsan pelvisi üstündeki gövdeyi taşıyacak bir tabak biçimini almış ve çıkım yönü arka taraftan alt tarafa doğru yön değiştirmiştir. İki ayaklı duruşta insan bedeninin ağırlığı orta hatta ve pelvisle aynı hizadadır, insan pelvisi bu ağırlığı genişlemiş pelvis alanı ile karşılar. Oysa şempanzenin vücut postüründe ağırlık merkezi pelvisten öndedir, şempanze vücut ağırlığını hareket ettirmek için büyük kalça kaslarına ihtiyaç duyar, bu büyük kaslar geniş tendonlarla uzun şempanze pelvisi boyunca demetler halinde yapışır. Bu da insana göre daha uzun bir pelvis yapısı gerektirir:

33653439_10216796575887126_6685848140823658496_n.jpg

Psödo-Rust Cohle* ve Calypso** ile İnsanın Günahları Hakkında Tartışma

Rust Cohle : Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Çok fazla bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. Hepimiz bir yanılsama içindeyken, duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat, aslında bir hiç olan bireyleriz.

Bence türümüzün yapması gereken en onurlu davranış, programlamamızı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa son vermektir.

Per Amoris: “doğanın bakış açısı” gibi bir şey olabileceğini varsayan yanlış görüşlerden biri bence bu. Sanki doğanın birtakım yaklaşımları, tasarımları, fikirleri varmış da biz buna aykırı hareket ediyormușuz yanılgısı. Soyumuz tükenecekse tükenir, bunu keyfî ve doğal bir ahlak yasasına uyma niyetiyle toplu intihar haline getirmek oldukça saplantılı ve gerçeklik algısından uzak olduğumuzu gösteren bir davranış olurdu. Klasik “kutsal doğa ve onu yozlaştıran insan” dilemması.

Hem “Doğanın kanunlarına göre var olmamalı” mıyız peki? Doğanın ne dışındayız ne de dışından geldik, bal gibi de sıradan bir primatken çok gelişmiş bir frontal korteksle gezegen dışına çıkabilen ilk tür olmak dışında pek az kayda değer yanı olan bir popülasyonuz hâlâ. Doğanın tam ortasında duruyoruz.

R.C: Gelişmişliğin göstergesi uzaya çıkmak mı? Doğayla uyum içinde yaşayabilmek mi? Sapiens uyanık zekâsıyla, kolaya kaçma yöntemleri ile bir çok yok oluşa imza attı. Zekâya sahibiz ama kullanmayı bilmiyoruz.

Per Amoris: Katılmıyorum. Doğayla uyum içinde yaşamak ne demek? Cyanobacteria ya da herkesin bildiği ismiyle mavi-yeșil algler ilk ortaya çıktıklarında Dünya atmosferine o güne kadar hiç olmayan miktarda oksijen molekülü saldılar. O kadar ki yeryüzünde toplu bir yok oluş gerçekleşti. Sonuçta oksijenli solunum yapabilen canlılar evrimleștiler ve canlılık da devam etti, cyanobacteria da devam etti, oksijensiz solunum yapanlar da.

Doğanın ne anayasası ne kuralları ne uyulacak bir uyumu var. Biz tür olarak kendimizi kurtarmak ve genetik materyalimizi geleceğe aktarmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Tıpkı cyanobacteria gibi. Onlardan daha suçlu değiliz, eğer böyle soy tüketme üzerinde hayalî bir ölçüt oluşturulacaksa insan türü şimdiye de bu listeye giremeyecek kadar az soy tüketmiştir.

Doğada ulaşılacak bir ‘hedef’, sağlanacak bir ‘üstünlük’ de yok. Uzaya gitmeden bahsederken meramım sadece dikkat çekici bir özelliğimize işaret etmek idi. Tıpkı bir devasa bir kara hayvanı olarak Brachiosaurus ne kadar dikkat çekiciyse insanın bilişsel yetenekleri o kadar dikkat çekicidir. Bu insanı üstün filan yapmıyor, böyle bir üstünlükten bahsetmek bile gülünç olurdu tabii. Ama evrende bilinen en komplike yapı olan frontal korteksi, çok standart dışı dişi üreme döngüsü ve vücut kütlesine göre ulaştığı toplam popülasyonu ile H. sapiens sapiens dışarıdan bakıldığında oldukça ilginçtir.

Uzay istasyonları, borsalar, bilgisayar programları, bıraktığımız koskocaman karbon ayak izi veya soyunu tükettiğimiz beyaz gergadanlar, dodolar vb. bizi doğanın tam ortasında ve onun mekanizmalarının içinde olmaktan çıkarmıyor. Neredeyse çaresiz bir şekilde doğanın tam da içindeyiz.

Calypso: Neden illa doğanın bakış açısı dendiğinde öteden beri varolagelen bir bakış ve ya amaç arıyorsun ki? Neden doğa sadece olduğu haliyle kendi başına bir amaç olamıyor? Neden üremeyi durdurup soyumuzu tüketmek en iyisi şeklinde bir yaklaşımı toplu intiharla katliam yaratalım şeklinde anlıyorsun? Aslında söylenen tam tersiyken kendi istediğin yerlere çekme lütfen konuşmayı. Doğada bir amaç olmak zorunda değil, bir programlama olmak zorunda da değil sadece bir varoluş var ve bizim bilincimiz bu varoluşa zarar veriyor. Burda iyi ya da kötü olarak değerlendirmek gerekmez sadece gerçek bu. Ve isteyen üremeyerek buna katkıda bulunmamayı seçebilir. Bu neyi değiştirir tartışılır, insanın ben duygusu buna ne kadar izin verir tartışılır ama kalıplaşmış laflarla sözcükleri olduğundan farklı yorumlayarak kendi istediğin tarafa çekmek çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesine benziyor.

Per Amoris: Yorumunun aslında iki bileşeni var ve birincisinin kilit cümlesi şöyle: “doğa diye bir varoluş var ve biz ona zarar veriyoruz”

Hayır, tam olarak aksini düşünüyorum. Birincisi, doğa bilimcinin doğa kelimesini kullanırken kast ettiği canlılık, habitat, biyosfer vb. Dünya gezegenine özgü gibi görünen olgular değildir. Doğa Evren’in bütününde gördüğümüz madde ile enerji ve bunların arasındaki gözlemlenebilir ilişkilerden yola çıkarak teorize ettiğimiz fizik kurallarının oluşturduğu kümenin tamamına verdiğimiz isim. Kusuruma bakma ama bu tanımıyla doğaya zarar veren bir canlı türü olabileceği fikrine katılmam mümkün değil, bu olsa olsa bir bilimkurgu ürünü olurdu.

Ama eğer “yok, ben doğa derken yeryüzündeki yaşamı kast ediyordum, yine her şeyi çivi gibi görmeye başladın” dersen buna bile katılmıyorum. Neden? Denebilir ki, türleri gerçekten öldürmüyor muyuz? E, doğru öldürüyoruz. Peki, şimdiye kadar yeryüzündeki yokoluș süreçlerinden haberiniz var mı? Bildiğimiz OT, yani kuzey yarımküredeki en yaygın alttürü ile Festuca rubra’nın inanılmaz üreme kapasitesi ve besin kaynağı dominasyonu ile kaç çeşit bitki türünün soyunu tükettiğinden haberiniz var mı? Palm ağacı olarak bilinen Arecaceae ağaçları neden suçlu değil, onlar neden doğaya zarar vermiş sayılmıyor, Doğu Asya habitatlarında inanılmaz yok oluşlara neden oldular? Biz neden bir palmiye ağacından daha suçlu olalım?

İşte burada “bana ne palmiye ağacından, ben doğa ile ilişkimi kendim belirlerim, palmiye ağacı ne kadar canlı türünü yok etmiş olursa olsun ben kendi yokediciliğimle ilgilenirim” dediğin anda bana diyecek söz, bilime de sunacak katkı bırakmayıp varoluș felsefesi sularına doğru demir alıp aramızdan ayrılırsın, kendi argümanının da ikinci bileşenine geçmiş oluruz. Çünkü nesnellikten çıkıp kendini palmiye ağacından ayrı bir konuma sokmuş oluyorsun. Bu hiçbir şekilde bilimsel değil. Bilimi ilgilendirmiyor da.

Eğer kendi ahlak ve varoluş felsefi eğilimlerinde insanın zararlı, yokedici ve doğadan uzak bir canlı olduğuna kanaat etmişsen gerçekten saygı duymaktan başka bir şey elimizden gelmez. Üremek istemiyor musun? İyi, bizi ilgilendirmez. Ben zaten yukarıda bunu tartışmıyordum. İstediğin kadar üremeyebilirsin. Benim “insan doğanın dışında, doğaya zararlı, doğadan yabancılaşmıș bir canlı değildir” ana fikrim senin ürememe kararını yadırgayabilir mi sence? Seni geçelim, benim ürememi zorunlu mu kılar? Bence sen çekiç gibi kullandığın kişisel felsefi irdelemenin karşısında bu tartışmayı bir çivi olarak görmüş olmayasın?

R.C: Palmiye konusunda verdiğin yanıtta atladığın bir şey var. Palmiyenin en azından kendi türüne zarar vermeme konusunda farkı var insandan. Her halükârda daha masum.

Per Amoris: Keşke söylediğin gibi olsaydı 🙂 Doğada kanibalizm hem beslenme gerekçesiyle hem de sosyal gerekçelerle çok yaygındır. Bırakalım insanın istisnai olmasını, biyosferimizdeki türlerin herhalde çoğunluğu kendi türdeșlerine zarar verir. Birçok kușta sırf cinsel rekabet nedeniyle rakip hemcinsin yavrularını katletmek yaygındır. Balıklar türlerinde başkalarına ait yumurtaları yemek sık görülür, hatta yumurtadan ilk çıkan yavrular da daha doğamamıș kardeșlerine ait yumurtaları neredeyse olabilecek son noktaya kadar tüketirler. Mikrobiyoloji düzeyinde bile antijenik uyum sağlamayan bakterilerin kendi türleri içinde başka neden aramaksızın başkalarını fagosite ettiği görülmüştür.

Bu “barışçıl doğa” imajını yıkan son olay ise Jane Goodall’ın meşhur Tanzanya şempanze gözlemleri oldu. Goodall’ın kayıtları o güne dek barışçıl topluluklar olduklarını düşündüğümüz şempanzelerin nasıl sosyal statü ve alan rekabeti üzerine savaş kelimesi rahatça kullanılacak şekilde şiddete başvurabildiğini açık açık ortaya koydu. Goodall’ın rakip kabilenin liderinin nasıl öldürülüp cesedinin teşhir edildiğine ve cesedin adeta kültürel bir davranışla parça parça edildiğine dair gözlemlerini şurada okuyabilirsiniz.

R.C: Ölçü olarak insanda yine de bir ”daha fazla fenalık” durumu vardır. Mesela dişilere şiddet konusunda…

How to Kill Your Father to Establish an Empire: A Turkic Fairytale from East Asia

Only few sources make us to distinguish real historical events of ancient age from fancy myths in East Asian scene of world history. In this remote part of the world, political history books typically start by some folk tale, a legend consisting dragons, heros or sorcerers, or holy founding father with super powers. Here I try to tell you one interesting story staying just in the purgatory between these two.

Our story is ultimately based on Chinese chronicles, which all whom interested in with this spesific section of history are much obliged to. Sima Qian, also known as “Herodotos of China”, coming from a traditionally intellectual family background, appointed for official historical records of ruling Han dynasty in proximity of first century BC. However, bearing some suprisingly liberal views on history recording and also, notoriously having troublesome relations with the ruling dynasty, Sima chose to write a different version of his deep knowledge of history, today we know it as ‘Shinji’ or ‘Records of the Grand Historian’.

6b867da5b927397562cd57c6db165bf3c15d2153_00.jpg

(Young Sima Qian, depicted with his early works) 

In this serious collection of historical records, section 94 tells us some serious historical events with a vividity unexpected from an author recording about what had happened almost a century before his lifetime. This certain part of Records is about famous unification of Chinese feudal states by Qin dynasty and its tyrannical ruler King Qin Shi Huang. Accordingly King one by one defeated his rivals and constituted a strong government build-up across the fertile rivers of Chinese valleys, established the first police state in the history with ‘unfortunate’ policies like “burying the dissident scholars alive” and “burning libraries” and didn’t stop there and actually attempted to initiate erecting a huge wall shielding Chinese agricultural settlements from what he considered to be a threat coming from barbarians at the northwest. Yes, this was what to be archaic core of Great Wall of China and King Qin was the theoretical father of this idea.

Warring-States-Period.jpg

(Divided China until Qin Shi Huang’s reign. Warring States were dreadlocked with endless anomisities against each other and first examples of Chinese wall building architecture is dated back to these era. After the unification, Emperor Qin’s regime would exploit this tradition for external defensive purposes.)

King Qin Shi Huang’s political career is a huge story to tell with his many glorius achievements such as a terracotta army patroling his deceased body in afterlife. However, my focus in this story is not even around him. We, hereafter, need to embroaden our proximity of event. King Qin was well-aware that a wall erected next to rich terrains of Yellow River vale would stir his neighbour nomadic Xiongnu people up, as they were already enraged by the restrictions of royal palace bilaterally prohibiting any trade activity between Xiongnu nomads and Chinese settlers dwelling next to borders. Thus, he comissioned his trusted General Meng Tian to set up a pre-emptive attack on Xiongnu, to frighten them right away before any possible interruption to building process to come. Meng Tian was a well-educated and properly experienced warlord in Chinese bureucracy and also known to be a member of a family with a tradition of growing up formidable battle tacticians. He knew that a mere pre-emptive attack against a crowded, warlike, steppe nation would have turned out to be nothing but shoving a stick into a hive.

The+Qin+Dynasty+BC.jpg

(Expansion of Qin rule at the end Warring States Period. King Qin Shi Huang established an absolute hegemony over Chinese valleys and fortified cities.)

Considering these hypothesis, Meng accepted the task but demanded all the cavalry force of the Qin army. His main aim was not only frightening of the nomads but effectively crushing and making them flee away from the construction site. He led a combined force of (allegedly) 100,000 units to the north and surprised the pastoral tribesmen of Xiongnu and utterly defeated their leader Touman in 215 BC, making him run and hide deep into the north of the continent. This record also represents the first citation of a Xiongnu leader, a ‘shangyu’, and today still stipulated in Turkish schoolbooks to be the first direct historical mention of Turks, based on the widely accepted view for Xiongnu to be Turkic/Para-Turkic people. (Due to rise of nationalist ideas in twentieth century, an erroneous transliteration of name “Touman” is revived through Turkish population as “Teoman” which still remains alive today as a popular male name.)

h5_1989.141.3.jpg

(Meng Tian [dressed black] and his retinue. He was a proponent of Confucian school in China and beyond local political disputes he was respected statesman.)

Implied leading commander over the complex relationships of Xiongnu tribes, Touman, hasn’t been able to turn back near Chinese border for next 10 years. Meng Tian maintained to be an intimidatory figure through the construction period. He enjoyed the full trust of the mighty emperor. However, exile of heir of Qin dynasty, Fusu, has changed everything for Meng’s remaining career. King Qin’s iron-fist domination over every traditional institution in the country had been dealing young prince’s mind for some time and after he counselled his father not to do any harm on Confucian school any more, he was sent out to north, to the retinue of Meng Tian, where he found a welcoming attitude and a satisfactory friendship with the respected general. This was an abrupt and tragic exile for the future of powerful dynasty, as, in Fusu’s abscence, eunuchs and officers in the palace monarchy has taken sides with Fusu’s weak demeanored brothers and unreliable generals and capturing more powerful statuses in the expense of stability of the goverment.

terracotta-army.jpg

(Terracotta Army protecting mighty King Qin’s mausoleum.)

Famous King Qin suddenly died in 210 BC before even his 50th birthday. His death was followed by a series of bloody conspiracies culminated to enthroning of the Qin’s youngest son who was under direct influence of former emperor’s eunuchs. New emperor Huhai instantly issued a royal denouncement for Fusu and unfavored prince’s protector General Meng. Seeing no other honourable choice, both commited suicide. The most eminent force of the empire with more than 200,000 troops in the northern border was thus decapitated.

a472e9519cca4eee97c56738.jpg

(Estimated status of King Qin’s Great Wall at the time of his death. Even not much manned and strengthened, Great Wall should have been a serious defensive line against nomadic battle tactics strange to siege equipments. Qin’s big project was almost complete by his own lifetime.)

Aware of this opportunity born of the chaos, Touman of Xiongnu restarted to infiltrate into Northern China and renewed commercial arrangements with silk merchants along the borders. Touman had spent his years in the north with dreams of re-establishment of a stabile position for himself. The rival nomadic force in the steppe, Yuezhi clans, was tried to taken into alliance with Touman and an armistice was agreed on with other horselords in the eastern Donghu borders. To strengthen his position even further and secure rest of his chanyu years, Touman arranged a new marriage with a Yuezhi concubine and proposed his son, Modu, to be taken a royal hostage by Yuezhi as a sign of mutual trust. Though his proposal was accepted, this plan was actually meant to be a ruse.

Touman’s idea that includes fathering a Yuezhi-Xiongnu son to heir both nations was also targeting his own son. Modu was grown up in the harsh conditions of norther Mongolian steppes after the heavy loss against Meng’s advance. Ruthless years among barbarian cultures had forged him to be a total military man and his popularity in the common folk was on perpetual rise. Touman was doubtful about this rise and he concluded to eliminate his son. The custody term of Modu was the secret use of the marriage. After he married the Yuezhi concubine, he immediately ordered a minor attack on Yuezhi hoping such aggresion would have provoke direct execution of his son in custody. This plan would turn out to be a catastrophy. Here our little folk tale begins.

Modu was ready in his mind for such conspiracy of his father and hearing Xiongnu attack, he stole a horse right away and escaped the Yuezhi camp he was held in. He managed to reach Xiongnu fields and Yuezhi were left with nothing in their hands against Touman’s attack. Touman, disappointed with the semi-failure of his plan, decided to pose a welcoming warm-hearted attitude for Modu and ostensibly  presented him with command of 10,000 cavalry for his brave survival, probably hoping it would be enugh for regaining his son’s love and trust. Modu acted a fool and gladly accepted this gift. He turned to be a legendary warrior now and left his father’s throne with his new forces.

47AhLqg.jpg

(Xiongnu troops ravaging the Great Wall.)

Modu Tegin (Old Turkic title  for “prince”) sought to even increase his force with new recruitments due to his starring popularity. He insisted on a strict course of military training consisting his personal guards. Records of Great Historian describes what happened later with an outstanding vividity:

  • “Modu managed to make whistling arrowheads and with them training his riders to shoot. He gave an order, saying: “Those who do not always shoot at something shot at by an arrow with a whistling arrowhead will be beheaded.” He conducted hunting for game-animals. He had some not shooting at something the whistling arrowhead(s) [had] shot at, and he on the spot beheaded them. That being done, Modu with a whistling arrowhead shot at a good horse of his own. At [his] left and right, some did not at all dare to shoot. Modu straightaway beheaded them. [Next,] he waited, a while passed, [then,] again with a whistling arrowhead, he shot at his own beloved wife. At [his] left and right, he had some who were quite afraid and did not dare shoot, and he again beheaded them. A while passed. Modu went out hunting. With a whistling arrowhead, he shot at a good horse of [Touman,] the chanyu’s. At [his] left and right, all shot at it. Modu thereupon knew that his left and right could be used [for the task]. He went along on a hunt of his father, the chanyu, Touman’s, and with a whistling arrowhead shot at Touman. His left and right, all following the whistling arrowhead, shot at and killed Touman. They put to death both his stepmother and the younger brother and even some important retainers who did not obey and go along. Modu thereupon installed himself and became chanyu.”

Modu, now a self-proclaimed chanyu, quickly turned his look into expansionist ideals of Xiongnu and initiated a campaign against former-allied Donghu tribes utterly crashing them in 213 BC. He made Dinglings of North Mongolia submit and massed entire steppen power against his last but strongest local rival, Yuezhi. As he claimed all Yuezhi territory after clever diplomatic strategy and some major clashes in 208 BC, Modu Chanyu was feeling safe to storm weakened China with the revenge of now-unified nomads.

812px-Hunnu_Empire.jpg

(Xiongnu and their neighbours. Yuezhi to the west, Donghu and Xianbei to the east, Dinglings to the north-northwest. Modu have taken these vagrant nomads under his command -by force in many occasions- and done exactly the same kind of unification King Qin once had done.)

Xiongnu horsemen organized multiple raids on Chinese bases for three years and Modu instituted a strong hold over all the plains beyond Qin’s Wall. Under Modu’s pressure, Chinese imperial margraves were wavering in their loyalty for the now-weak central monarchy. Finally an important military general of the monarchy, Han Xin, switched sides and agreed to submit to Xiongnu rule tearing a considerable portion of Chinese territory away for Modu’s rule. This treason urged Chinese emperor to act abruptly. Next year new emperor of China, Gaozu of Han, broke the Xiongnu siege surrounding his royal capital, Taiyuan, and managed to drive the nomads northward. However, Modu, ready for such counter-initiate, mobilized his entire forces to blockade the emperor on a high plateau on Baideng and pinned him in his camp with a force over 300,000 horsemen for seven long days.

Emperor Gaozu was in utter despair and far away from any possible reinforcement options. He was willed to fight until an honourable death on the battlefield but his advisor, Chen Ping, persuaded him to send a secret mission away to bribe Modu’s wife with an unknown name. What the mission actually offered as a bribe is also unknown today. The underlying reason of acceptance is also unknown. Modu’s wife should have been living in a remarkable wealth for her age, she didn’t actually needed any money. Regardlessly, Records make us sure that she accepted. Later, she convinced his chanyu husband to halt the bloodshed coming through. Modu relieved Emperor and agreed to negotiate peace terms.

images.png

(Imperial borders in the time of Modu, especially depicting the invaded parts of North China.) 

Gaozu was over his fifties by the time. Grown up in always dangerous politics of China, he was experienced enough to understand vanity of any military attempt against Xiongnu. Complied with his council’s advice, he accepted what to change the nature of Sino-Xiongnu relations for good in the next centuries. He supplied his generous peace offer with a Han princess to marry Xiongnu leader. Such marriage would assure a long-termed peaceful attitude of Xiongnu for China, since a royal marriage was a binding concept in nomadic traditions called “töre”. No respectable nomadic man could have dared to open war against his own father-in-law. It was a well-known ignoble crime in the Eurasian steppes.

Chinese aristocracy was disgusted of such dishonour. A royal Chinese bribe “sold” to nomadic barbarians had never been heard of, that it was national shame. Nevertheless, not Gaozu nor consequent Chinese emperors would afford to leave this practice. Under the pressure of nomadic warlords, China continued to seek peace through “Heqin marriages” and by time, “Heqin princesses” turn into a tradition that royal palace persistantly provided special education to young maids of the royalty according to the Xiongnu Chanyus demands and personal requests. Princesses were trained to learn barbaric languages of steppes, nomadic cultures and family organization and -since a chanyu’s wife was an official and seriously effective member of Xiongnu battle council by the tradition- elegant diplomacy to alter Chanyus’ attitude in the benefit of China. Marriage between nomads and empire became the insignia of a peaceful balance.

Asia_200_xiongnu.jpg

(Modu’s borders have been extended in the reign of his son, Laoshoang, reaching to Aral lake, making it the largest steppe faction of the era and giving a full control of Silk Road to Xiongnu chanyus. Xiongnu would keep defending this privileges for a hundred years more.) 

Modu Chanyu and his life story are believed to be the inspiration for famous Turkic folk legend, Oghuz Khagan. Researchers suppose the obvious resemblences between Modu and Oghuz Khagan indicates a direct link. Folklorist Christian Beckwith even goes further claiming Modu’s life might be the origin for universal scheme of heroic tales which always show the same pattern of “humiliated and exiled high-blood youngster, expands his retinue in foreign lands, proves his quality, returns his country as a hero and slays the ruler to take revenge and becomes new rule”. Whether origined in Modu or not, Oghuz Khagan’s legend is still fresh in most of Turkic cultures across the Asia even today.

100_manat._Türkmenistan,_2009_a.jpg

(Oghuz Khagan’s figurative portrayal on the official banknote of modern Turkmenistan, a post-Soviet Central Asian state with a Turkic-dialect speaker majority of population.)

EURO 2024’ü Neden Bize Vermediler?

Organizasyon adaylığıyla ilgili iki-üç aydır merak edip ciddi ciddi araştırmalar yapıyorum. Özellikle yakın zamanlardaki gelişmelerden sonra konu iyice ilginç bir hâl aldı. Hem öğrendiklerimi hem de kişisel yorumlarımı paylaşmak istedim. Bunu yaparken elimden geldiğince tarafsız ve makul bir gözle bakmaya çalıştım.

Öncelikle organizasyon oylamaları konusunda UEFA, FIFA, IOC gibi dev kuruluşların belli bir değerlendirme formu var ve bunların hemen hemen her birinde, her zaman benzer bir seyir izleniyor:

1- Üst Kurum Gelirleri

Bu işle profesyonel ilgilenmeyenler olarak çoğunlukla düşünmediğimiz faktör. Ama bazen direkt belirleyici ve daima “çok” belirleyici. Üst kuruluş, organizasyonu verdiği ülke, şehir ya da federasyondan bir gelir bekliyor. Turnuva bittiğinde elde edilen gelirlerden alacağı payı kuruş kuruş düşünüyor.

Bu konuda Türkiye kozunu üst kurum gelirlerinden vergilendirme almayacağı yönünde bir kart atarak oynadı. Bence çok yerinde ve doğru bir hamleydi çünkü tipik olarak Avrupa ülkelerinin tamamı (ve Almanya) bu gelirlerden geniş bir vergi dilimini kendine ayırıyor. Türkiye bu vergilerden feragat ederek fark oluşturuyor. Ayrıca Türkiye’nin iddiası bir yaz turizmi ülkesi olarak bir yaz ortası turnuvasının Türkiye’de düzenlenmesinin ciddi bir seyir talebi oluşturacağı ve uluslararası bilet satışlarının çok tatmin edici olacağı şeklinde. Ben şahsen bundan biraz şüpheliyim, nedenlerini aşağıda açıklayacağım.

Almanya’nın ise üç kozu var; birincisi, üstün sponsor gelirleri. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olarak Almanya düzenlediği her turnuvada daima çok güçlü sponsorluklar bulabiliyor, bu konuda ABD, İngiltere, Fransa, Rusya gibi sayılı rakipleri var. Bunlardan UEFA da pay alıyor. İkincisi, kur farkı maalesef. Türkiye bazı konularda döviz gelirleri elde edecek olsa da tahmin edilen gelir kalemlerinin çoğunluğu Lira üzerinden sağlanacak, bu da öyle ya da böyle UEFA’nın payını daraltıyor. Üçüncü koz ise UEFA’nın marka, logo vb. telif haklarının kullanılacağı ürünlerden alacağı paylar. (Buna turnuva topundaki logolardan satılacak formalar üzerindeki amblemlere kadar birçok şey dahil) ESPN’in haberinde Alman federasyonunun şimdiden öngördüğü rakamlar Türkiye’nin bir buçuk katının üzerinde.

Kısacası üst kurum gelirleri parametresinde Almanya çok güçlü ama Türkiye’nin de iddiaları azımsanamayacak kadar ciddi.

2- Spor İtibarı

Net geride olduğumuz bir parametre ne yazık ki. Tüm organizasyonlar için ortak ve ciddiyeti kesin bir parametre. Örneğin, Hindistan’ı ele alalım, dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri, en kalabalık ve genç nüfuslarından birine ev sahipliği yapıyor, turizm gelirleri muazzam, sanayileşmiş bir ülke. Her çeşit organizasyonun altından kalkacak gücü var. Ama spor itibarı çok zayıf bir ülke. Ne futbol ne basketbol ne atletizm için ismi pek bir şey ifade etmiyor, seyirciyi heyecanlandırmıyor. Bu yüzden Hindistan’da düzenlenen büyük bir organizasyon göremezsiniz. (Ancak yüzlerce yıllık bir satranç geleneği olduğu için sık sık satranç turnuvaları alır, zira satranç camiasında çok sağlam köklere sahip bir konumu olduğu bilinir.)

Türkiye ne yazık ki başaltı kabul edilebilecek bir futbol saygınlığına sahip. Türk futbolu dünyada birkaç kulüp ve oyuncu düzeyinde tanınıyor, nadir başarılarla hatırlanıyor, jenerik bir katkısı yok futbol kültürüne. Almanya ise tam tersi, bu sporun en eski, en başarılı, en hacimli ülkelerinden biri. Konu basketbol, voleybol, güreş, tekvando vs. olsaydı böyle bir fark oluşmazdı. Ama konu futbol. Uzatmıyorum. Bu parametrede çok gerideyiz.

3- Orijinallik

Sanırım en güçlü olduğumuz parametre.

Futbol organizasyonları konusunda orijinallik ABD’ye verilen dünya kupası organizasyonu ile başladı. Her zaman akla gelen klasik, güvenilir, oturmuş futbol ülkeleri dışında ABD’ye verilmiş bir kupa ile futbolun Amerikan toplumuna daha yakından tanıştırılması amaçlanmıştı. Ayrıca müdavim seyirci için de orijinal bir ülkeydi. FIFA için kendi “evrensellik” iddiasını kanıtlama fırsatıydı. Sonra 2000 Sydney Olimpiyatları, 2002 Japonya-Kore ortaklığında Dünya Kupası ve en son Güney Afrika’nın vuvuzelalı Dünya Kupası bu yeni parametrenin varlığı konusunda bir şüphe bırakmadı.

Doğrusu, Almanya bu konuda korkunç derecede zayıf. 2024 adaylığı için Alman kamuoyunun isteksiz, hatta reddeder bir düşünce hâlinde olduğunu herkes biliyor. Alman devleti federasyon ve organizasyon komitesine ciddi bir destek sunmadı. Büyük organizasyonlar tarihinde Almanya ismi sıkıcı olacak raddede sık geçiyor. Alman toplumunun bu konuda hiçbir açlığı yok. Almanya tercihi UEFA’nın imajına hiçbir şey katmadığı gibi ‘korkak bir seçim’ olma tehlikesini bile taşıyor.

Türkiye ise defalarca başvurularda bulunup reddedilmiş ve inadını sürdürmüş bir ülke olarak cefakâr ama iddialı, yeni, genç ve parlak bir tercih olma fırsatını sundu UEFA’ya. Ali Koç sunum sırasında 2024’ün Türkiye için ne ifade ettiğini tekrar tekrar vurguladı. Bu konuda Almanya’nın umursamazlıktan başka sunabileceği bir tutum yoktu. Jüriden aldığımız 4 oyda bu parametrenin başat önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye cesur ve orijinal olan tercihti.

4- Maddî ve Sosyal Güvenlik

Kolombiya’nın alıp da maddî yetersizlikler yüzünden vazgeçtiği 1986 Dünya Kupası ve korkunç hatıraları filmlere konu olmuş Münih Olimpiyatları’ndan beri her organizasyon değerlendirme döneminin vazgeçilmez parametrelerinden biri (veya ikisi) ülkelerin sundukları maddî ve sosyal güvenceler. Yeryüzündeki prestijli kurumların hiçbiri bu konuda taviz vermiyor artık.

Bana kalırsa Türkiye’nin önceki adaylıklarında en önemli sorunlarından biri maddî güvence konusundaki taahhütlere bağlı kalışı idi. Türkiye henüz var olmayan statları yapmayı, henüz var olmayan yolları açmayı, henüz finanse etmediği kurumları bu işten sorumlu tutmayı vaadediyordu. Bunlara nihaî bir devlet güvencesi veriyorduk ama sonuçta olmayan tesislerle bir adaylık inşa etmeye çalışıyorduk – ki bunların zirvesi bence Tokyo’ya kaptırdığımız 2020 Olimpiyatları’dır, o dönemde vaat ettiğimiz tesislerin üçte biri somut olarak inşa edilmişti, bunların da çoğunu restore etmeyi taahhüt ediyorduk, hatta henüz projesi tamamlanmamış çokça tesis iddiamız da vardı.

8883455.jpg

tokyos-metro-map-12.gif

Cumhurbaşkanlığı ölçeğinde katılımlarla desteklenen İstanbul’un olimpiyat adaylığının Tokyo’ya kaybediliş anı üstte ve hemen altında Tokyo’nun yerel metro sistemini özetleyen (!) bir görsel. 

2024’e gelirken en önemli aşama kaydettiğimiz konu bu oldu. Bu adaylıktaki neredeyse tüm statları halihazırda inşa etmiş durumdayız. İstanbul, Bursa, Ankara, Antalya’daki konaklama, ulaşım, etkinlik imkanları açısından her şeyimiz hazır durumda. Bu yönüyle “yarın başlayacak olsa bile turnuvayı kolayca yönetebiliriz” diye böbürlenen Alman heyetinin iddialı tutumundan aşırı uzakta sayılmayız. Elbette Kocaeli, Trabzon, Konya gibi şehirlerin konaklama potansiyeli, uluslararası düzeyde tatmin sunabilecek sosyal etkinlik imkanları için yine şüpheler oluşturuyoruz.

Gelgelelim, malum olduğu üzere bir Orta Doğu ülkesi ve yarını belli olmayan Suriye ve Irak’ın komşusu olarak malî güvencenin yanında sosyal güvenlik konusunda da sıkıntılarımız var. Misâl, bir sınır kenti olarak Gaziantep’in bu plana dahil edilmesini güvenlik şüphelerine doğrudan davet çıkarmak olarak algılıyorum ben. (Antepliler n’olur alınmasın, Antep’te bir kez bulundum ve çok beğendim) Açıkçası onca başka seçeneğin yanında G.Antep tercihini anlamış değilim. Ege ve Akdeniz şehirlerinin turistik cazibe, herkesçe bilinen sosyal imkanlar, konuk ağırlama potansiyeli ve uluslararası tanınırlığının daha güvenli bir seçenek olarak hiç değerlendirilmemiş olmasını da art niyetli bir yanlış olarak görüyorum ve kınıyorum. Ben bu kadar söyleyeyim, siz anlayın…

5- Organizasyon Detayları

Nedir bu detaylar?

Ülkenin turnuva planı nedir? Turnuvaya yaklaşım nasıldır? Kamuoyunun bakışı nedir? Hangi şehirler organizasyon alıyor? Bunların özellikleri neler? Seyirci beklentisi nedir? Ulaşım, konaklama, maç içi ve maç dışı etkinliklerin gereksinimleri nasıl sağlanır? Seçilecek ülke UEFA ile ne düzeyde işbirliği sağlayacak?

Türkiye’yle başlamak gerekirse, geçmişe kıyasla bu alt başlıkta artılarımızın eksilerimizi nötrlediği kanısındayım. Evet, spor kompleksleri açısından hazır sayılırız ama konaklama imkanları açısından o kadar hazır değiliz. Statlar yaptık ama Eskişehir’de ve Ankara’da idman alanları için elde sadece vaatler var. Kendi millî takımının maçlarına bile pek ilgi göstermemesiyle ünlü bazı şehirlerde statların uluslararası maçlar için nasıl doldurulacağı ile ilgili şüphe oluşturacak planlama boşlukları var. Evet, İstanbul’a 3. havalimanı, Trabzon için yeni stat, Ankara’da yeni inşaatlar vaat ediliyor ama ülke içi ulaşım alt yapımız Antalya gibi dünya çapından bir turizm alanına demiryolu ulaşımı sağlayamayacak düzeyde yetersiz. Turistik değer vaat ediyoruz ama yazın göbeğinde yapılacak bir şampiyona için hazırlanan ev sahibi şehirlerden SADECE Antalya bir yaz turizmi şehri. Bir turiste Kocaeli’nde ne vaat ediyoruz? Eskişehir’de ne vaat ediyoruz? Leipzig’den üstün gördüğümüz şehirlerimizden Trabzon’un ne artısı kalıyor o zaman? Bunca ziyaretçiyi Gaziantep’te nasıl ağırlayacağız, güvenliklerini nasıl garanti edeceğiz? Sokaktaki polis memurları bile İngilizce konuşan rakibimiz Almanya’ya karşı G.Antep’te yetmiş iki milletten insanı ağırlarken dil problemi yaşamayacak konaklama ortamını nasıl sağlayacağız?

Almanya turistik cazibe vaat etmiyor. Hatta 3 şehrindeki hava ulaşım imkanları -doğru veya yanlış olarak- eleştiriliyor. Ama Almanya bu konuda çok geniş bir tarihsel tecrübe, çoktan hazır bir sosyal alt yapı ve düzgün işleyeceği hiç şüphe götürmeyecek bir teknik alt yapı vaat ediyor. Alman futbolu her hafta statları dolduruyor. Almanya’nın adaylığını temenni, vaat ve iyimser düşünceler değil, bizzat Alman futbol kültürünün zenginliği ve şehir hayatının kozmopolit güveni destekliyor.

Turistik nedenlerle düşündüğümüzün aksine Almanya’ya bu konularda hiç de fark oluşturduğumuzu sanmıyorum.

5b5de78b5d1c2d0d08592b6c.jpg

6- Özel Sebepler

Mesut Özil olayını yedi düvel biliyor. Konuyu tekrar açmayacağım, en iyimser söylemle bile Almanlar kendilerini yeterince haksız konuma düşürdüler, kendi isimlerini lekelediler. Elbette bu olayın üzerinden sadece birkaç ay geçmiş olması UEFA’nın oy sahiplerinin de aklında olmalı. Üstelik konunun UEFA’nın aşırı hassas davrandığı ırkçılık ile aynı kefede görülmesi mutlaka dikkate alınmış olmalı. Şu anda Chemnitz’de başlayıp tüm Alman şehirlerine yayılan karşılıklı protestolardan bizlerin haberi olduğu kadar, UEFA yetkilileri de vardır sanıyorum. Bu, muhakkak Türkiye’nin adaylığını güçlendirdi. Almanya sportif imajının pek iyi günlerinde değil.

Ama biz bu konuyu kafamızda çok büyütürken yabancı basının çok sık dillendirdiği başka bir boyutu yakalamakta başarısız olduk: Biliyorsunuz Katar’a bir dünya kupası verildi ve rüşvet iddialarından içi boş çıkan Katar vaatlerine, stat inşaatlarında ölen işçilerden iyi düşünülmemiş mevsim koşullarına kadar yığınla eleştiriyi beraberinde getirdi. Şu anki UEFA Başkanı Ceferin’in de koltuğu kazanmasını sağlayan futboldaki büyük iktidar değişikliği dalgasında Katar olayının büyük payı oldu.

Uluslararası basının özellikle bundan çıkardığı yoruma göre UEFA ve FIFA en azından bir süreliğine ‘riskli’ tercihler yapmak istemiyorlar, bunun yerine ana akım, alışılagelmiş tercihler daha güvenli görünüyor. Alman spor yazarlarından biri Türkiye-Almanya EURO 2024 çekişmesinin bu riskli tercihlerden vazgeçiş ve klasiklere dönüş döneminin siftahı olabileceğini yazıyor. Türkiye’nin dalgalı sosyal hayatı ve ekonomik belirsizliğinin süregider olduğu bir yılda Almanya gibi net bir aday dururken UEFA’nın macera aramasının beklenmediği söyleniyor.

Sanırım bugünkü Alman heyetinin aşırı güvenli tavırları da bu tahminden kaynaklanıyordu.

__________

Benim tespit ettiğim parametrelerde durum böyle. Açıkçası bazılarımızın iyi niyetlerle düşündüğü gibi “açık” bir Türkiye üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum, en azından UEFA’nın böyle kriterleri dururken öyle bir üstünlük olduğunu sanmıyorum. Bana olaya hâlâ duygusal yaklaşıyormuşuz gibi geliyor.

Peşinen yazmış olayım, elbette bir miktar politik gerekçeler var. Bu her zaman vardı ve yine var. Ama Türkiye Dünya Basketbol Şampiyonası’nı alırken de vardı, Üniversite Olimpiyatları’nı alırken de vardı. Eğer kaybedişlerimizi politikaya bağlıyorsanız defalarca büyük organizasyonlar almayı başarmış Sovyetler Birliği, Rusya ve Çin’i de aynı politik gerekçelerle açıklayabilmeniz gerekir. Almanya’nın galibiyetini politikayla açıklayabilenlerin Tokyo’ya İstanbul’un nasıl kaybettiğini de politik olarak açıklayabilmesi gerekir. Bu mağlubiyette “Politika işte!..” diyerek tamamen haksız değiliz. Ama bu cümlenin altında büyük oranda da kendimizi kandırmış oluruz, çıkaracağımız derslerden kaçmış oluruz.

Kısacası, 12 oya karşılık aldığımız 4 oylu seçim, kazanılmış 4 veya kaybedilmiş 12 oy olarak ayrı ayrı değerlendirilebilir. Çok güçlü bir rakibe karşı kazanılmış oyların ardında gerçekten kaydettiğimiz gelişmeler, iyi stratejiler ve inandırıcılığımızdan paylar var. Ama Almanya’ya giden 12 oyda da kötü tercihlerimiz, elimizde olmayan koşullar ve henüz kat etmediğimiz yollar var. Ben iki-üç aydır çok taraflı yapmaya çalıştığım değerlendirmelerde bunları etraflıca görme imkanı bulduysam, yetkililerin de bunları kaçırmayacağına eminim.

Ceferin’in dediği gibi, biz “bazı endişeler oluşturuyorduk” ve Almanya “kuşkusuz mükemmelliği yakalayacak”tı.

Kısmet bir dahaki adaylıklarda daha iyi şeyler yazmak olur umarım…

son-dakika-euro-2024un-ev-sahibialmanya,Tg934AmgXECiAjDPAXneqg

Uzun Saçın Kısa Tarihi – 1

2003 tarihli bir araştırmanın Florida’daki eğlence parklarının ziyaretçileri üzerinde yaptığı geniş katılımlı bir sonuçlarına* göre bu yüzyılın çok renkli kozmetik dünyasının sunduğu çeşitliliklere rağmen hâlen kadın ve erkeklerin ortalama saç uzunlukları arasında derin farklar ve gözle görülür ve bilinçli bir sosyal yönelim şeması var. Erkek ortalama 12,7 santimetre daha kısa saçlara sahip. Bu oran 1972 tarihli eşmetodlu bir araştırmanın sonuçlarıyla oldukça benzer.

Aslında antik çağ boyunca hemen hemen bütün kültürlerde hem kadın hem erkek için uzun saç şıklık, özgürlük ve zenginlik olarak kabul edildi. Antik Yunan’dan Çin’e kadar hepsinde aynı. Hatta bozkır kültürleri, Japonya, Sparta, Kuzey Avrupa gibi bölgelerde kısa saç kölelere has bir özellikti ve saçını kesmek bir insana yapılabilecek en ciddi hakaretlerden biriydi. Antik Yunan tanrı ve tanrıçalarının hemen hepsi uzun saçlı tasvir edilir, mitolojik kahramanların tümü uzun saçlıdır. Filozoflar, şairler, yüksek statülü tüm meslek erbapları, din adamları, krallar, kraliçeler daima uzun saçlıdır.

Medenî dünyanın kısa saçla tanışması Roma kültürüyle oldu. Yaşlı Plinius bunun başlangıcı için M.Ö. 299’da Sicilya’dan gelen berberlerin halk arasında kısa saç akımını yaygınlaştırmasını işaret ediyor ama kültür tarihçilerine göre Roma’dan önce Etrüsklerde de kısa saçlı tasvir edilmiş halk çizimleri var ve Plinius’un anlattığı hikaye* tam doğru olmayabilir. Meselâ meşhur Roma tarihçisi Gibbon’a göre kısa saç Romalılarca tam olarak benimsenmemiş bir Etrüsk kalıntısı olmalı çünkü erkeklerde kısmen yaşayan kısa saç kültürü Romalı kadınlarda hiç yok ve yukarıda bahsettiğime benzer bir aşağılama anlamı içeriyor. Romalıların Etrüsklerden birçok kültürel mirası yaşattıkları ve Etrüsklerin kendilerine has özellikleri olan, Latin zihinlerde üst-kültür konumuna erişmiş bir dizi kültürel özellikleri olduğu düşünülürse bu çok mantıklı.

(Elbette bazı istisnaî durumlar var, meselâ Firavun dönemi Mısırında saçları kökünden kesip peruk takmak gibi bir adet var ve saç resmen pis bir vücut parçası olarak görülüyor. Saç kesmemekle kölelik arasında kültürel illişki var. Buna benzer yerel bazı alışkanlıkları genellememin dışında tutuyorum.)

27a8baf96474233cf07d2c522ace3991.jpg

(Ahameniş hanedanın büyük imparatorlarından Cyrus ve mahiyetindeki erkekler, bir kabartmadan çalışılmış çizim. Uzun saç, kıyafet ve takıların antik dünyada sosyal olarak ne kadar belirleyici olduğunun birinci elden ifadesi.) 

Roma’nın tanıştırdığı erkekte kısa saç kültürü Akdeniz çevresinde yavaşça yayıldı, özellikle alt sosyal sınıflarda benimsendi. Hıristiyanlığın alt toplum kademelerinde yaygınlaşmasından ve sonuçta siyasî gücü elinde toplamasından sonra adı konmamış bir Hıristiyanlık sembolü haline geldi. Kısa saç hızla Hıristiyanlığa meyleden, mülksüz, mütevazi, kalabalık halk tabakasının saç modeli oldu. Katolik Kilisesinin kısa saçı savunan bazı deklarasyonları bile mevcut. Böylece Roma kilisesinin etki alanında kalan yerleşimlerde eski asaletin sembolü olarak Uzun Saç ve yeni dindar düzenin sembolü olarak Kısa Saç çatışan iki kültürel değer olarak yarışmaya girdiler. Kadınlarda hiçbir zaman kısa saç söz konusu olmadı ama Kilise kadınların saçlarının herkesin görebileceği yerlerde açık olmaması gerektiği inancını Orta Çağ boyunca yaygınlaştırdı.

Doğu Hıristiyanlığı hiçbir zaman kısa saçı benimsemedi. İslam’da da uzun saç yaygındı ve hatta, bir görüşe göre sünnet kabul edildi. (Dinî yaklaşımın yanında Bedevilerdeki görece daha kısa saç kültürü Arap toplumunda kısa saçı bir geri kalmışlıkla ilişkilendirilmesine sebep oldu.) Asya’da ise her yerde uzun saç yaygın. Çin’de ergenliğe girmiş çocukların saçını kesmek cezaya tabîdir.

Tüm Doğu kültürleri içinde en büyük karmaşayı yaratan Siddharta Gotama’nın, yaygın bilinen adıyla Buda’nın müritleri ve kıta boyunca yaydıklar öğretiler oldu. Bizzat Gotama’nın uzun saçlı ve son derece gösterişli temsil edildiği çeşitli görsel unsurlara rağmen Bodisatvalar saçın gösterişli bir vücut parçası olarak egoyu, kibri ve kötücül düşünceleri desteklediği savını oluşturdular. Nitekim yüz milyonlarca nüfusun Sanayi Devrimi’ne kadar açıkça maruz kalmadığı kısa saç kültürüne paralel ve derin bir kellik ritüeli Asya boyunca çeşitli toplumsal kademelerde gelişti. Orta Çağ boyunca kellik bir bakıma münzevî bir hayat tercihinin ve dinselliğinin sembolüdür. Bunun yanında neredeyse istisnasız olarak (ki bu “neredeyse” kelimesinin isnadının epeyce çoğunu Japon kültünde samuray liderlerinin bazılarının saç kazıtmayı tercih etmesi oluşturur.) siyasal iştah ve karizma kaygısı güden tüm Asya liderleri uzun saçlılığı tercih eder ve Budist sadeliğe lafta kalacak bir saygının ardında küçümseme hissederler.

(Yine de Budizmin çok temel değerlerle iç içe olduğu Hindiçin’de dahi kadınlar tarih boyunca asla kısa saçla veya saç kazıtmayla ilişkilendirilmedi.)

Klasik Avrupa tarihinde Kilise’nin etkilerine rağmen kısa ve uzun erkek saçı alışkanlığı yan yana yaşamaya devam etti. Şövalyelerin uzun saçlı olması ve yaverlerinin mutlaka onlardan daha kısa saçlı olmaları kesin gerekli görülen bir saygı unsuruydu meselâ. Kraliyet ailelerinin çoğunda saç kesme kültürü yoktu (özellikle kilise desteğine politik olarak ihtiyaç duyan krallar, örneğin İngiliz kralı II. Aethelred, saçlarını kestiler) Katolik Kilisesi ile ilişkisi olanlar, tüccarlar, zanaatkârlar, doğrudan kiliseye bağımlı bir ekonomik hayatı olan köylü ve serf sınıfı saçlarını kısa bırakırdı.

1640-1650 İngiliz İç Savaşı’ndan sonra kısa saç taraftarı dinî görüş güç kazandı ve “uzun saçlı (kilise görüşlerini az önemseyen) erkeklerin askerlik görevini iyi yapamayacağı” görüşü orduda kabul görür oldu. Ordudaki askerlerin saç ve sakal tıraş edilme adeti İngiliz ordusundan çıkıp önce Amerika’ya, sonra Prusya’ya, sonra da bu ana askerî ekollerden dünyanın her yerindeki ordulara yayıldı. (Osmanlıların askerî reformu da Prusya etkisindedir.) Dolayısıyla askerlik yapan ‘maço’ erkeğin sembolü kısa saç, üniforma ve tıraşlı yüz olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı, sakallı ve salaş giyimli erkekler ancak askerlik mesleğinden ve erkeksi beden gücünden uzak mesleklerle uğraşanlar, meselâ akademisyenler, müzisyenler, şairler gibi ekonomik statüsü düşük erkekler olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı erkek barbar kültürlerle özdeşleştirildi.

Her yerde bu geçiş süreci o kadar kolay olmadı. Batı ve Kuzey Avrupa’nın ağır ağır yaşadığı geçiş süreci başka coğrafyalarda pek yaşanmamıştı. İspanyol ordusunda kısa saçlılık adeti Franco rejimine dek benimsenemedi. Japonya’da ancak Meiji reformlarıyla ve oldukça sancılı bir şekilde kısa saç kabul edilmek zorunda kalındı. Çin’de 1960’larda erkeklerin uzun saçlı olmasını yasaklayan yasalara ihtiyaç duyuluyordu. İran’da sanayileşme dönemine dek uzun saç adeti devam etti ve özellikle Şii dinsel klerik tabakası saç kesmeyi reddetti. Etnik Amerikan yerlileri bugün bile saçlarını kesmeyi onursuzluk ve dejenerasyon olarak görürler. Afrika’daki “dreadlock” rasta kültürü şu an hâlen yaygındır ve uzun saç bırakıp örgülerle bağlamak ritüel düzeyinde değeri olan bir kültür parçasıdır.

Neden kadınlar uzun saçlıdır yerine neden erkekler kısa saçlıdır sorusu daha fazla tarihsel içeriğe haiz cevaplar barındıran bir soru. Kadınların antik çağdan bugüne uzun saç geleneğine müdahale edebilen bir kilise, devlet, kültürel üst yapı olmadı. Değişen kadınlar değil, erkekler. Erkekler ve erkeğin toplumsal rolündeki büyük yapısal değişiklikler.

images

Muhalefetin 24 Haziran’ı: Bittik mi?

Hızla işleyen birkaç aylık sürecin sonunda Türkiye yeni ittifakların kurulduğu, yeni isimlerin ortaya çıktığı, alışılagelmiş CHP-MHP ortaklığı yerine başka oluşumların ortaya çıktığı ve belki de başta 9 ay sonraki yerel seçimler olmak üzere orta vadede siyasî konumların yeniden şekillendiği fırtına gibi bir seçim sürecini tamamladı.

Bir kere -muhalif kanadın hayalkırıklığının aksine- sonuç oy oranlarına bakınca özellikle AKP açısından ortada dev bir garabet yok. Referandumda 52 aldılar. Yine 52 aldılar. Aynı odak, aynı güç. Muhalifleri toplayınca (30 İnce, 7,5 Akşener, 8,5 Demirtaș, 1 Karamollaoğlu) o zamanki muhaliflerin partilere paylaşımını görüyoruz. Demek ki AKP kumandası giderek elinden kayan ekonomiden hızlı davranıp apar topar yaptırdığı seçimde alım gücü kaybının politik etkilerini erken teşhisle ekarte etmiş diyebiliriz.

1-kasim-secim-sonucu-mhp-58-ilde-sifir-cektijpg.jpg

Yukarıda: Son iki yılın meclis dağılımını belirleyen 1 Kasım 2015 Genel Seçim sonuçları

İnce CHP oylarından epey yüksek aldı ki bence bu da beklenen bir şeydi. İyi partinin oy oranı (10) ile Akşener (7,5) arasında 2,5 puan var. HDP’nin oy oranı (11,5) ile Demirtaș’ın oranı (8,5) arasında da 3 puana yakın var. Bu toplam 2,5+3=5,5 puanı CHP’nin 22,5’luk oyuna eklersek 28’e ulaşırız. Ben buna birkaç puan daha HDP’ nin emanet oyları ve nadir de olsa sofu MHP’lilerin katkısını ekleyerek Muharrem İnce’nin 31 puanına ulaşıldığını düşünüyorum. Muharrem İnce – tamamen kendi naciz fikrime göre – ilk turda alabileceği oy tavanına çok yakın bir puan aldı.

Seçim HDP için başarısızlık sayılabilir. Hem egemen oldukları illerde AKP’ye çok milletvekili kaptırdılar hem de Demirtaș için ilk turda hedefledikleri 12 puan hedefinin çok altında kaldılar. Emanet oy kampanyasının bile eskisi kadar işe yaramadığı görülüyor. Belki haksızlık ediyorum, sonuçta kendi adayı hapisten kampanya yürüten ve kendi belediyelerine kayyumların el koyduğu, siyasi olarak köşeye sıkışmış bir partiye yüklenmek yanlış. Ama kabul etmek gerekir ki tabanı sürekli büyüten HDP’nin önceki ivmesi bu kez yok. Üstelik HDP batıya açıldı ama doğuda kendi seçmenini benim beklediğimden bir-iki puan fazla kaybetmiş.

Seçimin en beklenmeyeni tabii ki MHP. Bir şüphe varsa ben şahsen MHP’de vardır diye düşünüyorum. Seçim kampanyası yapmadan 11 puan almaları çok çok garip. Kasım 2015’te 49,5 alan AKP’nin bir kısım oyunun MHP’ye gittiği varsayılabilir. Gaflarla dolu AKP seçim söylemlerinin sağ muhafazakâr seçmeni kaçıracağı 3 olasılık vardı: Saadet, İyi parti, MHP. Saadet sanırım muhafazakar seçmenin çoğunluğu için AKP’nin kötü bir taklidi konumunda ve parti prestiji sağcı bir adayın zihnindeki güç beklentisiyle örtüșemeyecek kadar düşük. İyi partinin imajı ise daha da berbat. CHP’yle ittifak içinde olması yadırganmıș olmalı. İktidarın FETÖ iması da üstüne cila. (Seçim sonuçlarında barajı aştıklarını gördükten sonra keşke ittifaksız seçime girselerdi diye düşünmeye başladım.) Bu durumda suya sabuna dokunmadığı gibi CHP gibi bir “anti-millî değerler” partisine sürekli sataşan ve muhafazakâr seçmenin anti-tez oluşumu olan HDP’ye devamlı söylem geliştiren MHP, AKP’nin kemik tabanı olmayıp muhafazakâr olan seçmen için sanırım sığınılacak tek liman.

22.PNG

Yukarıda: 24 Haziran 2018 Genel Seçim sonuçları

Elbette seçimin (pek de gizli olmayan) kazananı MHP. Meclis çoğunluğunu beklendiği üzere kaybeden AKP’nin bu altı partili denizdeki tek can simidi. Bahçeli’nin önümüzdeki süreçte türlü nazlar yapacağına şüphem yok. AKP’nin en küçük “yamuğunda” meclisi de hükumeti de felç edecek bir Bahçeli otoritesi olacak artık.

Önceki seçime (25,5) kıyasla 22,5 alıp 3 puan kaybeden CHP’nin bu kaybı doğrudan İyi Parti’ye yaptığını düşünüyorum. MHP’den ise yaklaşık 5-6 puanın İyi Parti oyu olduğunu düşünüyorum. (yukarıda söylediğim gibi MHP bu kaybını AKP tabanından kopanlarla doldurmuş olmalı) Böylece toplam 8,5-9 eder. Kalan 2-3 puan da bence AKP kitlesinden muhalif kanada geçenlerle kazanıldı. (Belki abartıyorum, bunu irdelemek lazım tabii.) Dolayısıyla bence İyi Parti toplam 8 puana yakın oyu Cumhur İttifakından devşirmiș olmalı, fena bir sayı değil ama Türkiye’nin yıllardır süregiden “60 sağ, 30 sol, 10 Kürt” matematiğinde maalesef yetersiz. Bu devşirmenin 10 puanın üzerinde olması gerekirdi. Hele ki cumhurbaşkanlığında Akşener’in devşirecekleri çok kritikti. Zaten öyle bir durumda da şu an 52 alan Erdoğan ilk turda işi bitiremiyordu.

35325958_1905971922779880_2981722539203493888_n.png

Yukarıda: 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı Seçim sonuçları

İkisi kayda deger oylar alan üç ayrı parti ile ittifak kurmuş Saadet 1 tane olsun milletvekili sokamayarak Türk siyasi tarihinde anlamını yitirdiğini kanıtladı sanırım. Vatan ve Hüdapar benim nazarımda Cumhur ittifakının sırasıyla Millet ittifakı ve HDP’ye karşı cılız kontraatakları idiler, konuşmaya gerek yok.

Velhasıl kelâm, hezimet mi? Değil. Erdoğan 51 alsa çok şaşırmayacağımı söylemiştim. Çünkü biz bir Doğu toplumuyuz. Benzin fiyatları, döviz kuru, toplumsal barış, huzur hedefli dış politika gibi konular rasyonel düşünce gerektiren konulardır. Doğu toplumları rasyonel değil histeriktir. Batı toplumu rasyonalizm, bireysellik, uzlașma, çokseslilik gibi kavramlara değer verir. Doğu toplumda ise kültürel değer sistemleri, aile olgusu, savaș-intikam-zafer ve grup aidiyeti esas kabul edilir. Doğu toplumu azalan alım gücü üzerine mantıklı düşünmez, ancak bayram kurban kesecek para bulamadığında tepki göstermeye başlar. Uzlaşmadan değil güçten, güçlüden, kavga edenden ve muzafferden hoșlanır. Bireysel özgürlük yerine “anneliği reddeden kadın eksiktir” diyerek Doğu toplumunun aile değerini kökünden kucaklayanları tasvip eder, sanılanın aksine bundan rahatsız da olmaz. Doğu toplumunun (“Batıya kafa tutmak” ya da “İsrail’e ayar çekmek” gibi) millî fantezileri vardır, bunun yanında (“Osmanlı’nın yıkılması” ya da “Kentlere göç etmeye mecbur bırakan ekonomik şartlar” gibi) asla aşamadığı sosyal travmaları vardır. Doğu toplumu travmalarının bahsinin açılmasından hoşlanmaz, fantezilerinin konuşulmasından hoşnut olur, bu yüzden dizi formunda (Diriliş Ertuğrul) bu fantezilerini izler, Doblo’sunun arkasında tuğra sticker’ı yapıştırır ama “Soma’daki gibi facialar tekraryaşanmasın” diye yürütülen bir politikadan rahatsız olur, bu ulusal ravmasının hatırlatılmasından mutsuz olur. Doğu toplumunun gerçeklikle alakası ona temas ettiği ölçüdedir, fikirlerinin gerçeğe uygunluğu değil estetik ve kültürel güzelliği önemlidir.

Referandum’dan bugüne geçen bir yıl içinde AKP bunların tümünde belirgin bir gerileme yaşamadı. Evet, hayat pahalı ama hâlâ “elli liralık” depo doldurulabiliyor. Evet, savaş var, ölenler var ama ölenler kendi çocuğu değilse onlar Doğu toplumunun yeni fantezi karakterleri maalesef sadece. Evet, iç huzur yok, siyasi söylemler leș gibi, hakaretten bıktık ama Doğu toplumu zaten kavga edenden, ezenden, güçlüden hoșlanır. Evet, yatırımlar hiçbir tutarlılığa işaret etmiyor, hiç geçmediğin köprülere, hiç binmediğin uçaklara para harcanıyor ama önemli olan o değil ki, önemli olan “Batıya kafa tutma” fantezisi ve onun her reklam filminde yinelenen hazzı.

Ee? Üniversiteler bölünüyor. Kurumların içi boșaltılıyor. Sağlık sistemi ranta dönüştü. Hukuk siyasetin alet çantasına girdi. Doğu toplumu böyle rasyonel konularla ilgilenmez. Uzun uzun fikir yazıları okumaz. Şarkı söyler, şiir sever, film izler. Belki de her seçim döneminde manyak gibi seçim şarkısı dinleyen nadir ülkelerden biriyiz. Yetmiyor, reklam filminde de şiir dinlemek zorunda kalıyoruz. Ama fikir tartışması yok. Uzlaşma? Söz konusu değil.

AKP seçmeni gibi klasik bir Doğu toplum parçası her zamanki gibi “kendinden” hissettiğini en tepede görme hazzını yaşamak istedi. Onun ağzıyla konuşan, onun düzeyinde eğitim alan, onun fantezi, travma ve aile öyküsüne sahip olanları kazanırken görme hazzını tatmak istedi. Doğu toplumu için Endüstri 4.0, yüksek katma değerli ürün, sosyal refah, uzlașma kültürü, kent kültürü, globalleșme filan yabancı ve Batılı şeyler. Aslında demokrasi de yabancı ve batılı bir şey ama karşısında kendisine benzer, prototip bir adamı “dünya lideri” yapabileceği bir imkan varsa demokrasi “Doğululașmıș” bir ucube olarak yaşıyordur zaten. Demokrasinin özgür tartışma ortamı, çoğulculuğun sağladığı sosyal uyum, totaliterleşmeyi önleyici devlet anlayışı gibi özellikleri Türkiye’de geçer akçe değildir. Demokrasi Türkiye’de sadece sandığa zarf atmak, mitingde coşmak ve pasta dilim grafik izlemektir.

Dolayısıyla ben bu AKP zaten neden oy kaybedecekti bilmiyorum. Bu kadar anormal karşılanan ne onu da bilmiyorum. Manipülasyon vardır yoktur bilemem ama 16 yıldır müdahale edilemeyen bir manipülasyon iddiasının yanında Hititlerden beri kentsoylu kültür görmemiş dev bir Anadolu insan kütlesi daha gerçek ve somut olarak duruyor zaten önümde.

Uzun ve eziyetli bir yol olan Türkiye’nin Batılılașması eninde sonunda akıl alır bir düzeye gelecek. Bu yolda olan bizim gibi ezici çoğunluğu Batı Anadolu sanayi-ticaret kentlerinde kozmopolit yaşam alanını sürdürmeye çalışan kuşaklara oluyor. Enseyi karartmak gerekir belki yine de. Kısa vadede hiçbir şey ummamak gerek çünkü. İran’ın son derece eğitimli toplum parçasının en ağır halini 40 yıldır yaşadığı diyaspora hayatı galiba bizim de kısa dönemde önümüze ciddi bir seçenek olarak çıkacak. Günlük sohbetlerimize girmeye başlamış bir “Seküler Göç” konsepti var. Gelecek fazlaca muğlak. Her şekilde, daha önce mücadele edecek gücü nasıl bin defa kaybedip bin defa bulduysak yine Gezi parkındakilere benzer bir ağaçta, Soma’da ölen bir madencide, töre cinayetinde ölen bir kadının fotoğrafında, yüksekten atmayı sevdiğimiz bir mitingin katılımcı sayısında, hatta bir ülkeyi kurtaran bir nalda tekrar, tekrar ve tekrar bulacağız.