Kültegin Yazıtı’ndaki Yer ve Etnisite İsimleri Üzerine

Bilge Kağan Yazıtı’ndan sonra Kültegin Yazıtı’ndaki yer ve etnisite isimlerini derledim. Yine bazı noktalar çok net, bazıları muamma. Etimolojilerin içinden birkaç ilginç hikaye de çıktı. Zaman ayırıp okuyan herkese teşekkür ederim.

____________

Ediz: Türk boy ismi. Yazıtta “İki-Ediz” olarak bahsediliyor. Bu ikisi hangisidir bilemiyoruz. Yalnız, her kimlerse bunlarla ilgili sert ifadeler var. Moğolistan’ın doğusunda Çin sınırında yaşarlarken, Aşina klanının zayıfladığı bir sıra Çinlilere bağlılık bildirmişler. Bilge Kağan ve Kültegin de Koşulgak’taki (meçhul bir yer) büyük bir savaş sonucu onları yenmiş, hatta adeta ibret olsun diye topluca kılıçtan geçirmiş. Tamamen tükenmemiş olacaklar ki yazıtta Kağan’a bağlı boylar içinde isimleri geçiyor. Ahmet Taşağıl hoca Edizlerin Çin kaynaklarındaki A-tie’ler olduğundan kuşku duymuyor. Bu bilgiyi A-tie’lerin sadık vasallar olarak övülmesiyle ilişkilendiriyor. Bunlara Çin’de önemli memuriyetler bile verilmiş, askerî destek de almışlar. Çinlilere göre A-tie’ler önceden çok daha batıda, Kırgızistan’a yakın Seyhun Nehri kuzeyinde yaşıyorlarmış, nitekim Tölis (Çince Tiele) boyları içinde anılmışlar. Sonradan ne hikmetse doğuda, sınır boyları arasında listelenmişler. Anlaşılması zor gerçekten.

Kök-Türük: Can alıcı bir ifade. Bilge Kağan’ın atalarından, hanedan kurucusu Bumin Kağan ve Istemi Kağan ile bağlı Türk beyleri bu isimle övülüyor. Yüce, gayretkâr ve başarılı liderler olarak anılıyorlar. Sanırım bizim tarih terminolojimizdeki “Göktürk” lafının kökeni bu. “Kök” sıfatı, tanrısallık ifade ediyor gibi.

Iduk-Ötüken: Ötüken. Bütün Türkçe ve yabancı kaynakların ortak görüşü; güneyde Orta Moğolistan’da Selenga ırmağının batı yakasından Orhun’un Hangay Dağları’daki pınarına, kuzeyde de Tuva Cumhuriyeti sınırındaki Sayan Dağları’na kadar üçgen şeklinde sulak bir havza olması gerek. Başındaki “ıduk”, kutsal demek. Fakat Ötüken kelimesinin etimolojisi hakkında varsayımların ötesinde bir şey bulamadım. Moğolcada “Ötög” kelimesinin anlamı ‘ayı’, bilmem ilgisi var mı. Yabancı kaynaklarda Yer-su ruhları, ağaç totemi ve türlü koruyucu ruhlarla ilişkilendiriliyor, herhalde bu bilginin kaynağı Irk Bitig, fakat emin değilim. Yazıtta Türklerin Ötüken’den uzağa gidip yerleşmeleri ayıplanıyor. Ötüken, Türk budunun en iyi korunduğu yer addediliyor. Bu adın Kaşgarlı’nın lügatına girecek kadar uzun yaşamasını da şahsen ilginç buldum.

Tangut: Sino-Tibetçe bir dil konuşan, kısmen Budist kısmen şamanist, Çin’in batısında şimdiki İç Moğolistan’ın Ordos bölgesinde yarı göçebe yarı yerleşik yaşayan ilginç bir halk, Çincede Qiang, kendi dillerinde Mi-niah diye anılıyorlar. (Bütün bunların aynı olduklarını Uygurlardan öğreniyormuşuz.) Tarihte ilk kez bahsedildikleri yer burası. Kültegin 17 yaşındayken Tangutları yenip ganimetler almış. Göktürklerin hükmünde yaşamışlar. 9. yüzyılda Uygurlardan sonra güçlü bir krallık kurarak önceden onları küçümseyen Çin’in kanunlarını, adetlerini, hatta Çince soyisimleri reddedip varlık mücadelesine girmişler. Cengiz Han gelince siyasi tarihten silinmişler. Bugün Tangut lehçelerini hâlâ konuşan birkaç yüz bin insan yaşıyormuş Çin’de.

Altı-Çub: Önceki yazıda bahsettiğim Soğdlar belli ki. Altı-Çub’un ne demek olduğu yine soru işareti.

Iduk-Baş: Kültigin ve Bilge Kağan’ın amcası Kapgan Kağan ile Çinli Zhou hanedanı arasında yapılan iki çok büyük savaştan birinin yeri. “Baş” kelimesi buranın bir pınar olduğu fikrini doğuruyor. İbrahim Kafesoğlu hocanın söylediğine göre burası Ötüken’den sonra ikinci kutsal yer olan Orhun’un kollarından Tamır(Temir?) Çayı’nın pınarı. Burada tanrı ve ruhlara adak adanıyor, kurban kesiliyor. Ötüken genel siyasî merkez, Tamır ruhanî merkez.(bkz. Türk Millî Kültürü, Kafesoğlu, sayfa 303) Çin Seddi’nden bu kadar uzakta Zhou ordusunun ne aradığı da soru işareti.

Kem: Yenisey’in Rusya içlerindeki kuzey kolu. Burası geçilip Kırgız ve “Çek”lerle savaşılmış.

Çek/Çik: Bir muallak kavim ismi daha, “Çek budun”. Kırgızlarla beraber isyan çıkardıklarına göre Ötüken merkezli Türk kağanlığı kimliğinden uzak bir boy olmalı. Ahmet Taşağıl hocanın fikri bence en yere basan varsayım; Çikler Bilge Kağan’ın Kırgız seferinde bir kere dağıtılmış, sonra Uygurlara kadar isimleri geçmiyor. Uygurlar zamanında yine aynı “Çik” ismiyle isyan etmişler, yine Kem ırmağının ötesinde mağlup edilmişler. Uygurların devri kapandıktan sonra Kem ırmağı yakınında hiç yoktan Kimek boyu diye bir yerel etnisite ortaya çıkmış. Ahmet Taşağıl hoca bu nedenle bunların Kimekler olabileceklerini söylüyor.

Örpen/Urpen: Yerli-yabancı bütün kaynakların pas geçtiği bilinmez bir yer. Kırgızlarla ve Çeklerle savaşılmış.

Altun-Yişiy: Günümüz Türkçesiyle “Altın Dağ”, Deniz Karakurt’un Türk Söylence Sözlüğü’ne göre muhtemelen Altay Dağları. Altaylar Moğolistan-Kırgızistan sınırından yükselip Rusya içinde kuzeybatı seyrinde devam eder. Bilge Kağan’ın Kırgız seferinin devamında batıya dönülerek bu dağlar aşılıyor ve Türügeş ülkesine ulaşılıyor. Bu doğruysa Altun>Altay dönüşümü nasıl olmuş acaba, Moğolca etkisi mi?

Beş-balık: Bugün arkeolojik kazı alanı, o devirde önemli bir ticaret şehri, Çin kaynaklarında adı Beiting. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuzey yarısında, Altayların hemen güneybatısındaki Cungarya düzlüğü sınırlarında kalır. Burası İpek Yolu’nun kuzey rotasının zorunlu bir durağı olduğu için stratejik önemi muazzam. Nacizane fikrime göre erken Türk tarihinin kilit yerlerinden biri. Göktürklerden önce en başta Basmiller, ayrıca Karluk, Kıpçak, Yağma gibi türlü göçebeler bölgede egemen. Birinci Göktürk Kağanlığı’nın sonunu getiren ayaklanma burada başlıyor, Çinli Tang hanedanı derhâl isyana destek veriyor, karşılığında bölgedeki boylar Tang’a bağlılık bildiriyorlar. Kültegin Basmilleri yendikten sonra bölge yine Türk hakimiyetine geçiyor, daha sonra Uygur döneminde büyük bir Budist kültür merkezi oluyor. Beş-balık’ın, yani “beş şehrin” isimleri Kaşgarlı tarafından listelenmişse de arkeolojik olarak bu isimleri doğrulayan başka veri yok. Bu “beş”i Beş-balık’ın semtleri midir, başka şey midir, ismin gerçek etimolojisi nedir bilemiyoruz. Bu arada “balık”ın da etimolojisi hakkında bir uzlaşı var mı hakikaten?

Basmil: Basmillerin Türklüğüne ilişkin en önemli kayıt kendi ellerinden gelmiş. Az bilinmesine şaşırdığım bir yazıt bırakmışlar, Beşbalık’ın kontrolünü ellerinden alan Aşina klanına serzenişte bulunuyor, kayıplarını yad ediyorlar. Kullanılan dilin Türkçe olması bence tartışmayı kapatıyor. Göktürk tarihinin en acayip siyasî olaylarından birinin ortasında buluyorlar kendilerini. Çin kaynaklarına göre Göktürk politik merkezinin doğudaki boylara (yani Tarduşlara) kayması Basmilleri (Çincede ‘Bahsimiler’) ve batı boylarını rahatsız etmiş. Tang hanedanı da askerî destek sözü verince bir düzine başka boyla koordine olarak isyan etmişler. Sayıca eksik olduklarını ve her yönden sarıldıklarını fark eden Aşinalar, Basmillerin destek Çin kuvvetleriyle birleştiği Tang sınırından dönmelerini beklemeden Beşbalık’a saldırıp garnizonsuz şehri almışlar, ardından şehirde pusuya yatıp gelen yol yorgunu isyancı güçleri sürpriz hücumla kendi surları içinde mağlup etmişler. Bir bakıma Orta Asya’nın Troya vakası yani. İsyan başlamadan bitse de Basmiller ortadan kaybolmamışlar. İkinci Göktürk Kağanlığı’nın sonunu getiren de yine onların katılımındaki başka bir isyan olacak. Basmillerin bir boy beyinin ileride kendini “kut” sahibi olarak görüp kendini yeni “kağan” olarak atama cüreti de töre sistemi içindeki yüksek konumlarına işaret ediyor sanki. Ayrıca “Üç-Iduklı” dedikleri Hristiyan dinini büyük kitleler hâlinde benimseyen nadir göçebelerden oldukları Gumilev’in sunduğu kaynağı belirsiz bilgiler arasında.

Karluk: Çince “Gelolu”, Farsça “Kallokh”, bazı yazıtlarda “Üç-Karluk”, şahsına münhasır bir Türk boyu. Çin-Kırgızistan sınırındaki Targabatay Dağları’yla özdeşleşmişler. Yazıtta özerkliğine düşkün diğer boylar gibi tipik bir Aşina düşmanı olarak anılıyorlar. Politik liderlerinin Yabgu sıfatı taşıması ve komşuları Türügeşlerin aksine Araplarla temaslarının çok daha barışcıl tavırda olması ilginç. Karahanlı hanedanını kurup Orta Asya’nın en eski Müslüman Türkleri olacaklar.

Togla: Bugünkü Moğolistan’da Tula Nehri, Orhun’un doğu kollarından biri. Tokuz-Oguz’un hakimiyet alanlarından biri gibi bahsedilmiş.

Antargu: Yine Tokuz-Oguz’la savaşılan muğlak yer.

Selenga: Bugünkü Moğolistan batısında Selenge Irmağı. Değişmeden kalan nadir yer isimlerinden biri. Tokuz-Oguz savaş yerlerinden biri daha. Buradaki Oguz’ların Çin’e kaçıp biat ettikleri özellikle söyleniyor.

Karagan: Selenge’deki belirsiz savaş sonrası kışlanılan yer, Ahmet Taşağıl hocaya göre Selenge yakınındaki bugün Hara’an olarak bilinen dağ olmalı. Selenge civarında yapılan göçebe savaşlarında bu dağın geleneksel kışlak olarak kullanıldığını söylüyor Ahmet hoca.

Uygur: Bildiğimiz Uygurlar. Ama şimdiki Sincan’da filan değil, anlatıma göre Ötüken’in doğusunda bir yerlerde yaşıyorlar. Ama bilgiler netlikten uzak, yazıtın bu kısımları tam okunamamış. Boy liderlerinin unvanının “Elteber” olması tamamen orijinal. Garip ama, Karluklardan Tudun Yatmar adında bir generalin Uygurlara karşı savaşmaya doğuya gittiği gibi bir anlatım var. Eğer doğru anlıyorsam, iki yazıtta da Aşinalarla doğrudan ilgili olmayan tek savaş bahsi bu olabilir.

Çuruk: Galiba Çin’le savaşılan belirsiz yer.

Tungker-Tag: Bir dağ adı olmalı. Kitanların generali Ukug-sengün’ün (“sengün” askerî bir sıfat) ilerleyişi bu dağda durdurulmuş. Kitanlar bugünkü Mançurya civarında olduğuna göre bu dağ da doğuda bir yerlerde olmalı ama hiçbir şey bulamadım. (Hiç anlamadığım bir şekilde Ukug-sengün’ün oğlunun savaşta öldüğü, anısına Kültegin’in balbal diktirdiği söyleniyor. Düşmana karşı gösterilen bu istisnaî saygı da acayip.)

Tokuz-Ersen(Ersin): Boy adı mı, yer adı mı belirsiz. Ama güneyde buraya kadar ordu gönderilmiş. Mehmet Ölmez hoca da bu belirsizliğe işaret ediyor. Fakat Çince kaynaklarla karşılaştırmalı olarak Ersen’in o günkü Tohar bugünkü Güney Sincan bölgesinde Karaşehir olması gerektiğini söylüyor. Zira Toharların bu şehre Arsi dediği kaydedilmiş. Çincesi Açini, Sanskritçesi Agnidesa. Budizmin erken dönemde en güçlü olduğu yerlerden biri, İpek Yolu’nun güney rotası üzerinde. Muhtemelen demografik olarak Uygur dönemi sonlarına dek Tohar-Saka etkisi güçlü kalmış. İsmin önündeki “Tokuz” sıfatı kafa karıştırıcı.

Çugay-Yiş ve Tögültün-Yazı: Çugay dağları ve Tögültün ovası olarak çevrilmesi gereken iki yer, yazıtta Türklerin gidip yerleşmeye kalktıkları için eleştirildikleri, Çinlilerin hediyelerle Türkleri kendi safına çekmeye çalıştıkları bir yer. Güneyde ve Çin’e yakın olduğu söylenmiş. Mehmet Ölmez hoca bile sadece ismen bahsetmiş, sanırım bu ikisinin yerini bilen yok.

Advertisements

Bilge Kağan Yazıtı’ndaki Yer ve Kavim İsimleri Üzerine

Orhun Yazıtları’ndaki yer ve etnisite isimlerini etimolojileri yönünden incelerken birçoğuyla ilgili bilgilerimizin ya varsayımsal ve temelsiz olduğunu ya da zaten hiç bilmediğimizi fark ettim. Değerli hocalarımızın görüşlerini merak ediyorum. Bilge Kağan Yazıtı’ndan tamamen amatör bir etnonim ve toponim derlemesidir.

_________

  • Kadırgan (Kingan) Dağları: Da Xing’an Ling, bugünkü Çin’in İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin doğu üçte biri ve Moğolistan arasında uzanan dağ sırası. Geleneksel olarak Türk boylarının doğu sınırı. Ötesinde Tunguzlar, Mançu, Evenkler yaşar. Bu isim Çince ismin Türkçeleştirilmesi midir, yoksa Türkçe kökenli midir?
  • Böküli Çölüg: Kaynaklarda Kore olarak yorumlanmış. Peki neye göre? Göktürklerle çağdaş olan Kore’deki Baekje krallığı ile ilişkilendirilmiş olabilir diye düşündüm.
  • Tabyaç: Çin. Bu kesin. Çünkü Kaşgarlı “Yukarı Çin’e Tawgaç derler.” gibi bir ifade kullanıyormuş. Bilge Kağan yazıtta “Ben Tabyaç’ta doğdum.” diye bahsediyor. Tabgaç aslında Çinlilerin To-balar/Tupalar dediği yabancı bir boyun ismi. Xiong-nu’lar ortadan kalkınca Xienpiler kuzey Çin sınırına egemen olmuşlar, To-balar ya da Tabyaçlar bunların içinde bir boy. Kaynaklarda Kuzey Wei hanedanı diye bahsedilen hanedanı kuruyorlar ve 557’ye kadar kesin iktidarda kalıyorlar. Bizdeki görüş Türkî olmaları gerektiği yönünde. Moğol veya Tunguz diyen de varmış, bilmiyorum. Bugünkü Tuva Türkleriyle ilişkili olmaları da akla yatkın ama bunu da bilmiyorum. Gerçekte Wei Nehri’nin yukarı bölgesine denk gelse de Göktürkler sanırım bütün Çin’i Tabyaç/Tabgaç addediyor. Bazı İslam ve Bizans kaynaklarında da Çin’i bu isimle tanımış.
  • Tüpüt: Tibet olsa gerek, değil mi?
  • Apar: Ortak yoruma göre Avar kelimesinin Eski Türkçesi. Batıdaki eski düşman. Peki Çinlilerin Ruan-ruan dedikleri bu mu? Attila’ya müteakip gelen Avarlarla ilgileri kesin mi?
  • Purum: Roma, Romalılar. Kronoloji düşünülürse Doğu Romalılar. Ama neye göre? Nerden biliyoruz Purum’un Doğu Roma demek olduğunu? Purum>Rum ilişkili midir? Aklıma Sasaniler geliyor ama İslam öncesi Farsçada Rum “Hrōmāy-īg” idi diyor Wikipedia. O değil herhalde. Neye göre Roma olduğunu bilen var mı?
  • Kırgız: Kırgız. O zamanlar şimdiki Kırgızistan’da değil, Yenisey nehri boyunca yaşıyorlarmış. Göktürklerin neredeyse düşman ilan ettikleri, sık sık hanlığa bela olan bir topluluk. Sonradan güneybatıya göçmüşler.
  • Üç-Qüriqan: Kimdir? Nedir? Qüriqan ne demektir? Damat anlamındaki ‘Küregen’le ilgisi var mıdır? Üç-ok denen Karluklarla bir ilgisi olabilir mi?
  • Otuz-Tatar: Bugün bildiğimiz Pontik step Tatarlarıyla bir ilgileri var mı? Yoksa Anadolu Türklerinin Tatar dediği Moğollarla bir ilgileri var mı? Yine belirsiz.
  • Kitan: Kitanlar veya Hitaylar. Moğol mu Türk mü Tunguz mu belirsiz bir etnisite. Çin kaynaklarına göre yukarıda bahsettiğim Kadırgan Dağları ve doğusunda yaşayan bir halk. Sık sık Çin’in Hebei bölgesine yağmalar düzenliyorlar. Göktürklerle arada bozulan bir ittifakları var. Göktürk ve Uygurların siyasi gücü bittikten sonra Liao hanedanını kuracaklar. Buraya kadar makul. 1125’te Liao Çinlilerce yıkılınca bir kısmının batıya gidip Müslüman olup Yedi-su bölgesinde Karahitaylar adını aldığı söyleniyor ama, ee, bizim bildiğimiz Karahitaylar Türkçe konuşan bir kavim değil miydi?
  • Tatabi: Benim erişebildiğim Türkçe kaynaklarda bir bilgi bulamadım. Ama yabancı kaynaklar Çinlilerin Kumo Xi dediği göçebe bir halkla eşleştirmiş. (Neye göre demişler?) Bu halk sonradan Liao hanedanının tebaasına asimile olmuş. Peki o zaman Batı kaynakları neye göre Kumo Xi’ler Mongolic’tir diyor? Bunların dilinden bir örnek mi var elimizde? Bu da belirsiz.
  • Temir Kapıg: Demir Kapı, Maveraünnehir’deki Belh ve Semerkand şehirlerini bağlayan ticaret yolunun yüksek bir dağ geçidi. Bugün Afganistan kuzeydoğusundaki Feyzabad şehri yakınlarında sarp, kayalık, korkutucu ama çok stratejik bir yer.
  • Tokuz-Oguz: Meşhur dokuz Oğuzlar. Eveet, buyrun bakalım: burdaki Oğuz sonradan batıya göçüp Oğuz Yabgu Devleti’ni kuracak olan bildiğimiz Oğuzlar mı yoksa genel olarak “boylar” anlamındaki “ok-uz” kelimesi mi? Kısa süre sonra taa Tuna düzlüklerinde yerleşecek Onogurlarla ya da Uzlarla KANITLANMIŞ bir ilgileri var mı? (Bu arada her kimlerse bu Tokuz-Oguzlar ve başlarındaki Baz Kağan Göktürklerin “kuzeydeki düşman” olarak tanıdıkları bir tehdit.)
  • Töles ve Tarduş: Bilge’nin babası İlteriş Kağan bu “Töles ve Tarduş halkları”nı düzene sokup başlarına şad ve yabgu atamış. Kim bunlar? İma edilene göre Türklerin sırasıyla batı ve doğu yarılarıymış. Tölesler Çin kaynaklarındaki Tiele, Tarduș da Xueyentuo (Seyanto) olarak düşünülüyor. İkisi de Xiongnu dağıldıktan sonra Çinlilerin uğraşmak zorunda kaldığı yağmacı göçebe kağanlıkları. İster istemez soruyorum, Göktürklerden önce Türk boyları arasında Tölis-Tarduş ayrımı mı varmış? Ahmet Taşağıl hocanın söylediğine göre varmış: (https://slidex.tips/download/sr-tardular-ahmet-taail) Ahmet hoca özellikle Tarduşların Göktürk devlet yönetiminde etkili olduklarını söylüyor. Peki Töles ne demek, Tarduş ne demek?
  • Yaşıl-Ügüz: Sarı Nehir, Çinçede Huang He. Bilge Kağan buraya amcasıyla ve Tarduşlarla beraber sefer düzenlediğini söylüyor. Fakat neden ‘yaşıl’? Huang Çince sarı demek. Moğollar çok sonraları bu nehre Şar Mörön yani sarı nehir demişler. Belki “Yaşıl” Nehir de bu değildir, az güneyindeki Yangtze Nehridir, neden olmasın?

    …diye düşünüyordum ki:
  • Şantung: Çince Şandong, okyanus sahilinde bir il. Kültürel ve dinî bir merkez, Konfüçyus’un da memleketi. Bilge Kağan amcasıyla yaptığı doğu seferlerinde Yaşıl-ügüzle beraber Şantung’u da sayıyor. Şantung Sarı Nehrin denize döküldüğü yer. O yüzden Yaşıl-ügüz Huang He/Sarı Nehir olmalı.
  • Kögmen Dağları: Batı seferlerinde bu dağlar aşılıp Kırgız diyarına ulaşılmış. Kırgızlar Yenisey havzasında olduğuna göre burası şimdiki Rusya-Moğolistan sınırındaki Sayan Dağları olmalı sonucu çıkarılıyor. Burası aşıldığına göre Göktürk hakimiyeti Sibirya içlerine ulaşmış diyebiliriz.
  • Türügeş: Bağlılığını bozup ihanet eden bir kağanın adı olarak anılmış, savaşılıp öldürülüyor. Bu aynı zamanda boy ismi gibi de görünüyor. Kağanın ismi Çin kaynaklarında Suogo. Öldükten sonra Türügeş boyu Yedi-su bölgesine doğru kaçmış, Göktürklerden sonra bağımsız kağanlık olup Emevilerle savaşacaklar.
  • On-ok: Belirsiz. Yazıtta tek kelime olarak kayda geçirilmiş: “Onok”. Onogurlar mı bunlar? Olabilir. Bozguna uğratılmışlar.
  • Az: Kopkoyu bir muğlaklık daha. Beysiz buyruksuz düzensiz kalmasınlar diye düzene sokulduğu kaydedilmiş bir halk. “Az budunu”. Kimdir neyin nesidir, Bilge Kağan neden bu kadar sahiplenir?
  • Kengü Tarban: Maveraünnehir. Kağanlığın batı ucu olarak bahsediliyor. Benim sorum şu: Kengü ne demektir, Tarban ne demektir? (tam fonetik yazılışıyla Keŋü Tarmanq)
  • Altı-Çub Sogdak: Soğdlar. Altı-Çub ne demektir bulamadım.
  • (Yer) Bayırku: Çin kaynaklarındaki Pa-ye-k’u olduğu genel kabul. Ulu İrkin denen biri tarafından yönetilen bir boy. (İrkin neden ulu acaba?) İsyan ediyorlar. Çin kaynaklarına göre Pa-ye-k’u bir Türk boyu, hatta Dokuz Oğuz’dan biri. Fakat Kaşgarlı’da, Reşidüddin’de, Ebu’l Gazi’de böyle bir Oğuz boyu ismi yok. Yabancı kaynaklarda da bir tane bile Bayırku’yla ilgili bilgi görmedim. Başındaki “yer” ifadesini de anlayamadım. Çinliler mutlaka bu konuda bir şeyler yazmıştır, bilenler aydınlatırsa çok mutlu olurum.
  • Türgi Yargun Gölü: Bayırku’nun Ulu İrkin’inin mağlup edildiği savaşın gerçekleştiği alanı tarifleyen göl. Neresi olduğu belirsiz.(http://www.turkishstudies.net/d…/cilt1/sayi6/sayi6pdf/80.pdf)
  • Songa Dağları: Belirsiz bir dağ sırası. Kögmen Dağları aşılıp Kırgız ülkesine gelindiğinde Songa Dağlarında Kırgız kağanıyla çarpışılmış.
  • Ertiş: İrtiş Nehri. Bu isim Türkçe kökenli midir, sevgili etimolojiye gönül vermiş insanlar? 
  • Bolçu: Türügeş’in mağlup edildiği bir nehir boyu ya da ova. Türügeşlerin yaşadığı yer göz önüne alındığında İrtiş Nehri’nin bir boyu olması gerektiği söyleniyor.
  • Tabar: Türügeş’in kağanı Suogo öldürüldükten sonra Türügeş boyunun iskan ettirildiği belirsiz bir yer.
  • Yincü-ügüz: Günümüz Türkçesiyle sanırım “inci” nehir, günümüz Kazakistan’ında Seyhun ya da Sir Derya Irmağı, antik Yunancada Jaxartes. Soğdlara karşı buraya kadar sefer yapıldığı ve boyların iskan ettirildiği söyleniyor.
  • Kengeres: Muhtemelen Hazar kuzeydoğu düzlüğü boyunca uzanan Kangar bölgesi. İsmin etimolojisi belirsiz, Toharca ve Kıpçak lehçeleri için varsayımlar öne sürülümüş. Yazıtta burası kağansız kalan Türügeşlerin ikinci kez isyan çıkardığı yer olarak bahsediliyor. İsyandan sonra bölgeye yerleşen Peçenek, Oğuz ve Kıpçak boyları Yunanca literatüre topluca Kangar, Çince literatüre Qangli olarak geçmiş. Göktürklerden kısa ömürlü bir boy konfederasyonu olarak devlet ismi haline gelmiş.
  • Kara Köl: Az halkının çıkardığı isyana karşı sefere çıkılan bölgenin ismi. Yukarıda paylaştığım Köktürkçe Nehir ve Göl dizininde güney Tuva bölgesinde tarif edilmiş ama Kırgızistan’da da aynı isimde bir yer var.
  • İzgil: Türk boy ismi. Onlar da isyan çıkarıp Göktürklerin gazabına uğruyorlar. Çok büyük ihtimalle sonradan İbn Fadlan’ın bahsettiği Askel Türkleri veya Ahmed bin Rüsteh’in Bersula ve Bulgarlar ile birlikte İtil Türklerinin üçüncüsü olduğunu söyleyeceği Esegel boyu ile aynı boy. Zuev’e göre Çinlilerin “en güçlü ve müreffeh Dokuz Oğuz boyu” olarak takdim ettikleri Axijie ve Issık Köl civarında yaşadığı söylenen Çiğil boyu ile de aynı olabilirler ama bu kadarı pek net değil.
  • Togu-balık: Togu şehri(?). Neresi olduğu belirsiz. Dokuz Oğuz’la yapılan ilk savaşın yeri.
  • Koşulgak: Ediz boyu ile çarpışmanın olduğu yer ismi. Koşulgak’ın neresi olduğu meçhul. Ediz boyu da bana sorarsanız aynı ölçüde meçhul, Ediz’i Çin kaynaklarındaki A-tie ile ilişkilendirecek pek bir şey yok zira. Yazıtta Dokuz Oğuz savaşlarının içinde gibi bahsedilirken A-tie’ler zaten Çinlilerce Dokuz Oğuz’dan biri sayılmamış. İkisiyle de ilgili pek veri yok.
  • Çuş Başı: Dokuz Oğuz savaşlarından birinin daha yeri. Yine bilinmiyor. Fakat Çuş nedir, başı nedir? Bir pınar kast edilmiş olabilir mi?
  • Azgıntı-Kadız: Dokuz Oğuzla son savaş yeri???
  • Magı-Korgan: Dokuz Oğuz savaşından sonra ordunun kışı geçirdiği bir yer. “Kurgan” kelimesiyle belki bir ilgisi vardır diye düşündüm. Dokuz Oğuz Savaşı ile ilgili diğer bilinmeyen yerlerle birlikte Tula Nehri boyunca Kuzey Moğolistan civarında bir yer olması beklenebilir.

 

How to Kill Your Father to Establish an Empire: A Turkic Fairytale from East Asia

Only few sources make us to distinguish real historical events of ancient age from fancy myths in East Asian scene of world history. In this remote part of the world, political history books typically start by some folk tale, a legend consisting dragons, heros or sorcerers, or holy founding father with super powers. Here I try to tell you one interesting story staying just in the purgatory between these two.

Our story is ultimately based on Chinese chronicles, which all whom interested in with this spesific section of history are much obliged to. Sima Qian, also known as “Herodotos of China”, coming from a traditionally intellectual family background, appointed for official historical records of ruling Han dynasty in proximity of first century BC. However, bearing some suprisingly liberal views on history recording and also, notoriously having troublesome relations with the ruling dynasty, Sima chose to write a different version of his deep knowledge of history, today we know it as ‘Shinji’ or ‘Records of the Grand Historian’.

6b867da5b927397562cd57c6db165bf3c15d2153_00.jpg

(Young Sima Qian, depicted with his early works) 

In this serious collection of historical records, section 94 tells us some serious historical events with a vividity unexpected from an author recording about what had happened almost a century before his lifetime. This certain part of Records is about famous unification of Chinese feudal states by Qin dynasty and its tyrannical ruler King Qin Shi Huang. Accordingly King one by one defeated his rivals and constituted a strong government build-up across the fertile rivers of Chinese valleys, established the first police state in the history with ‘unfortunate’ policies like “burying the dissident scholars alive” and “burning libraries” and didn’t stop there and actually attempted to initiate erecting a huge wall shielding Chinese agricultural settlements from what he considered to be a threat coming from barbarians at the northwest. Yes, this was what to be archaic core of Great Wall of China and King Qin was the theoretical father of this idea.

Warring-States-Period.jpg

(Divided China until Qin Shi Huang’s reign. Warring States were dreadlocked with endless anomisities against each other and first examples of Chinese wall building architecture is dated back to these era. After the unification, Emperor Qin’s regime would exploit this tradition for external defensive purposes.)

King Qin Shi Huang’s political career is a huge story to tell with his many glorius achievements such as a terracotta army patroling his deceased body in afterlife. However, my focus in this story is not even around him. We, hereafter, need to embroaden our proximity of event. King Qin was well-aware that a wall erected next to rich terrains of Yellow River vale would stir his neighbour nomadic Xiongnu people up, as they were already enraged by the restrictions of royal palace bilaterally prohibiting any trade activity between Xiongnu nomads and Chinese settlers dwelling next to borders. Thus, he comissioned his trusted General Meng Tian to set up a pre-emptive attack on Xiongnu, to frighten them right away before any possible interruption to building process to come. Meng Tian was a well-educated and properly experienced warlord in Chinese bureucracy and also known to be a member of a family with a tradition of growing up formidable battle tacticians. He knew that a mere pre-emptive attack against a crowded, warlike, steppe nation would have turned out to be nothing but shoving a stick into a hive.

The+Qin+Dynasty+BC.jpg

(Expansion of Qin rule at the end Warring States Period. King Qin Shi Huang established an absolute hegemony over Chinese valleys and fortified cities.)

Considering these hypothesis, Meng accepted the task but demanded all the cavalry force of the Qin army. His main aim was not only frightening of the nomads but effectively crushing and making them flee away from the construction site. He led a combined force of (allegedly) 100,000 units to the north and surprised the pastoral tribesmen of Xiongnu and utterly defeated their leader Touman in 215 BC, making him run and hide deep into the north of the continent. This record also represents the first citation of a Xiongnu leader, a ‘shangyu’, and today still stipulated in Turkish schoolbooks to be the first direct historical mention of Turks, based on the widely accepted view for Xiongnu to be Turkic/Para-Turkic people. (Due to rise of nationalist ideas in twentieth century, an erroneous transliteration of name “Touman” is revived through Turkish population as “Teoman” which still remains alive today as a popular male name.)

h5_1989.141.3.jpg

(Meng Tian [dressed black] and his retinue. He was a proponent of Confucian school in China and beyond local political disputes he was respected statesman.)

Implied leading commander over the complex relationships of Xiongnu tribes, Touman, hasn’t been able to turn back near Chinese border for next 10 years. Meng Tian maintained to be an intimidatory figure through the construction period. He enjoyed the full trust of the mighty emperor. However, exile of heir of Qin dynasty, Fusu, has changed everything for Meng’s remaining career. King Qin’s iron-fist domination over every traditional institution in the country had been dealing young prince’s mind for some time and after he counselled his father not to do any harm on Confucian school any more, he was sent out to north, to the retinue of Meng Tian, where he found a welcoming attitude and a satisfactory friendship with the respected general. This was an abrupt and tragic exile for the future of powerful dynasty, as, in Fusu’s abscence, eunuchs and officers in the palace monarchy has taken sides with Fusu’s weak demeanored brothers and unreliable generals and capturing more powerful statuses in the expense of stability of the goverment.

terracotta-army.jpg

(Terracotta Army protecting mighty King Qin’s mausoleum.)

Famous King Qin suddenly died in 210 BC before even his 50th birthday. His death was followed by a series of bloody conspiracies culminated to enthroning of the Qin’s youngest son who was under direct influence of former emperor’s eunuchs. New emperor Huhai instantly issued a royal denouncement for Fusu and unfavored prince’s protector General Meng. Seeing no other honourable choice, both commited suicide. The most eminent force of the empire with more than 200,000 troops in the northern border was thus decapitated.

a472e9519cca4eee97c56738.jpg

(Estimated status of King Qin’s Great Wall at the time of his death. Even not much manned and strengthened, Great Wall should have been a serious defensive line against nomadic battle tactics strange to siege equipments. Qin’s big project was almost complete by his own lifetime.)

Aware of this opportunity born of the chaos, Touman of Xiongnu restarted to infiltrate into Northern China and renewed commercial arrangements with silk merchants along the borders. Touman had spent his years in the north with dreams of re-establishment of a stabile position for himself. The rival nomadic force in the steppe, Yuezhi clans, was tried to taken into alliance with Touman and an armistice was agreed on with other horselords in the eastern Donghu borders. To strengthen his position even further and secure rest of his chanyu years, Touman arranged a new marriage with a Yuezhi concubine and proposed his son, Modu, to be taken a royal hostage by Yuezhi as a sign of mutual trust. Though his proposal was accepted, this plan was actually meant to be a ruse.

Touman’s idea that includes fathering a Yuezhi-Xiongnu son to heir both nations was also targeting his own son. Modu was grown up in the harsh conditions of norther Mongolian steppes after the heavy loss against Meng’s advance. Ruthless years among barbarian cultures had forged him to be a total military man and his popularity in the common folk was on perpetual rise. Touman was doubtful about this rise and he concluded to eliminate his son. The custody term of Modu was the secret use of the marriage. After he married the Yuezhi concubine, he immediately ordered a minor attack on Yuezhi hoping such aggresion would have provoke direct execution of his son in custody. This plan would turn out to be a catastrophy. Here our little folk tale begins.

Modu was ready in his mind for such conspiracy of his father and hearing Xiongnu attack, he stole a horse right away and escaped the Yuezhi camp he was held in. He managed to reach Xiongnu fields and Yuezhi were left with nothing in their hands against Touman’s attack. Touman, disappointed with the semi-failure of his plan, decided to pose a welcoming warm-hearted attitude for Modu and ostensibly  presented him with command of 10,000 cavalry for his brave survival, probably hoping it would be enugh for regaining his son’s love and trust. Modu acted a fool and gladly accepted this gift. He turned to be a legendary warrior now and left his father’s throne with his new forces.

47AhLqg.jpg

(Xiongnu troops ravaging the Great Wall.)

Modu Tegin (Old Turkic title  for “prince”) sought to even increase his force with new recruitments due to his starring popularity. He insisted on a strict course of military training consisting his personal guards. Records of Great Historian describes what happened later with an outstanding vividity:

  • “Modu managed to make whistling arrowheads and with them training his riders to shoot. He gave an order, saying: “Those who do not always shoot at something shot at by an arrow with a whistling arrowhead will be beheaded.” He conducted hunting for game-animals. He had some not shooting at something the whistling arrowhead(s) [had] shot at, and he on the spot beheaded them. That being done, Modu with a whistling arrowhead shot at a good horse of his own. At [his] left and right, some did not at all dare to shoot. Modu straightaway beheaded them. [Next,] he waited, a while passed, [then,] again with a whistling arrowhead, he shot at his own beloved wife. At [his] left and right, he had some who were quite afraid and did not dare shoot, and he again beheaded them. A while passed. Modu went out hunting. With a whistling arrowhead, he shot at a good horse of [Touman,] the chanyu’s. At [his] left and right, all shot at it. Modu thereupon knew that his left and right could be used [for the task]. He went along on a hunt of his father, the chanyu, Touman’s, and with a whistling arrowhead shot at Touman. His left and right, all following the whistling arrowhead, shot at and killed Touman. They put to death both his stepmother and the younger brother and even some important retainers who did not obey and go along. Modu thereupon installed himself and became chanyu.”

Modu, now a self-proclaimed chanyu, quickly turned his look into expansionist ideals of Xiongnu and initiated a campaign against former-allied Donghu tribes utterly crashing them in 213 BC. He made Dinglings of North Mongolia submit and massed entire steppen power against his last but strongest local rival, Yuezhi. As he claimed all Yuezhi territory after clever diplomatic strategy and some major clashes in 208 BC, Modu Chanyu was feeling safe to storm weakened China with the revenge of now-unified nomads.

812px-Hunnu_Empire.jpg

(Xiongnu and their neighbours. Yuezhi to the west, Donghu and Xianbei to the east, Dinglings to the north-northwest. Modu have taken these vagrant nomads under his command -by force in many occasions- and done exactly the same kind of unification King Qin once had done.)

Xiongnu horsemen organized multiple raids on Chinese bases for three years and Modu instituted a strong hold over all the plains beyond Qin’s Wall. Under Modu’s pressure, Chinese imperial margraves were wavering in their loyalty for the now-weak central monarchy. Finally an important military general of the monarchy, Han Xin, switched sides and agreed to submit to Xiongnu rule tearing a considerable portion of Chinese territory away for Modu’s rule. This treason urged Chinese emperor to act abruptly. Next year new emperor of China, Gaozu of Han, broke the Xiongnu siege surrounding his royal capital, Taiyuan, and managed to drive the nomads northward. However, Modu, ready for such counter-initiate, mobilized his entire forces to blockade the emperor on a high plateau on Baideng and pinned him in his camp with a force over 300,000 horsemen for seven long days.

Emperor Gaozu was in utter despair and far away from any possible reinforcement options. He was willed to fight until an honourable death on the battlefield but his advisor, Chen Ping, persuaded him to send a secret mission away to bribe Modu’s wife with an unknown name. What the mission actually offered as a bribe is also unknown today. The underlying reason of acceptance is also unknown. Modu’s wife should have been living in a remarkable wealth for her age, she didn’t actually needed any money. Regardlessly, Records make us sure that she accepted. Later, she convinced his chanyu husband to halt the bloodshed coming through. Modu relieved Emperor and agreed to negotiate peace terms.

images.png

(Imperial borders in the time of Modu, especially depicting the invaded parts of North China.) 

Gaozu was over his fifties by the time. Grown up in always dangerous politics of China, he was experienced enough to understand vanity of any military attempt against Xiongnu. Complied with his council’s advice, he accepted what to change the nature of Sino-Xiongnu relations for good in the next centuries. He supplied his generous peace offer with a Han princess to marry Xiongnu leader. Such marriage would assure a long-termed peaceful attitude of Xiongnu for China, since a royal marriage was a binding concept in nomadic traditions called “töre”. No respectable nomadic man could have dared to open war against his own father-in-law. It was a well-known ignoble crime in the Eurasian steppes.

Chinese aristocracy was disgusted of such dishonour. A royal Chinese bribe “sold” to nomadic barbarians had never been heard of, that it was national shame. Nevertheless, not Gaozu nor consequent Chinese emperors would afford to leave this practice. Under the pressure of nomadic warlords, China continued to seek peace through “Heqin marriages” and by time, “Heqin princesses” turn into a tradition that royal palace persistantly provided special education to young maids of the royalty according to the Xiongnu Chanyus demands and personal requests. Princesses were trained to learn barbaric languages of steppes, nomadic cultures and family organization and -since a chanyu’s wife was an official and seriously effective member of Xiongnu battle council by the tradition- elegant diplomacy to alter Chanyus’ attitude in the benefit of China. Marriage between nomads and empire became the insignia of a peaceful balance.

Asia_200_xiongnu.jpg

(Modu’s borders have been extended in the reign of his son, Laoshoang, reaching to Aral lake, making it the largest steppe faction of the era and giving a full control of Silk Road to Xiongnu chanyus. Xiongnu would keep defending this privileges for a hundred years more.) 

Modu Chanyu and his life story are believed to be the inspiration for famous Turkic folk legend, Oghuz Khagan. Researchers suppose the obvious resemblences between Modu and Oghuz Khagan indicates a direct link. Folklorist Christian Beckwith even goes further claiming Modu’s life might be the origin for universal scheme of heroic tales which always show the same pattern of “humiliated and exiled high-blood youngster, expands his retinue in foreign lands, proves his quality, returns his country as a hero and slays the ruler to take revenge and becomes new rule”. Whether origined in Modu or not, Oghuz Khagan’s legend is still fresh in most of Turkic cultures across the Asia even today.

100_manat._Türkmenistan,_2009_a.jpg

(Oghuz Khagan’s figurative portrayal on the official banknote of modern Turkmenistan, a post-Soviet Central Asian state with a Turkic-dialect speaker majority of population.)

Uzun Saçın Kısa Tarihi – 1

2003 tarihli bir araştırmanın Florida’daki eğlence parklarının ziyaretçileri üzerinde yaptığı geniş katılımlı bir sonuçlarına* göre bu yüzyılın çok renkli kozmetik dünyasının sunduğu çeşitliliklere rağmen hâlen kadın ve erkeklerin ortalama saç uzunlukları arasında derin farklar ve gözle görülür ve bilinçli bir sosyal yönelim şeması var. Erkek ortalama 12,7 santimetre daha kısa saçlara sahip. Bu oran 1972 tarihli eşmetodlu bir araştırmanın sonuçlarıyla oldukça benzer.

Aslında antik çağ boyunca hemen hemen bütün kültürlerde hem kadın hem erkek için uzun saç şıklık, özgürlük ve zenginlik olarak kabul edildi. Antik Yunan’dan Çin’e kadar hepsinde aynı. Hatta bozkır kültürleri, Japonya, Sparta, Kuzey Avrupa gibi bölgelerde kısa saç kölelere has bir özellikti ve saçını kesmek bir insana yapılabilecek en ciddi hakaretlerden biriydi. Antik Yunan tanrı ve tanrıçalarının hemen hepsi uzun saçlı tasvir edilir, mitolojik kahramanların tümü uzun saçlıdır. Filozoflar, şairler, yüksek statülü tüm meslek erbapları, din adamları, krallar, kraliçeler daima uzun saçlıdır.

Medenî dünyanın kısa saçla tanışması Roma kültürüyle oldu. Yaşlı Plinius bunun başlangıcı için M.Ö. 299’da Sicilya’dan gelen berberlerin halk arasında kısa saç akımını yaygınlaştırmasını işaret ediyor ama kültür tarihçilerine göre Roma’dan önce Etrüsklerde de kısa saçlı tasvir edilmiş halk çizimleri var ve Plinius’un anlattığı hikaye* tam doğru olmayabilir. Meselâ meşhur Roma tarihçisi Gibbon’a göre kısa saç Romalılarca tam olarak benimsenmemiş bir Etrüsk kalıntısı olmalı çünkü erkeklerde kısmen yaşayan kısa saç kültürü Romalı kadınlarda hiç yok ve yukarıda bahsettiğime benzer bir aşağılama anlamı içeriyor. Romalıların Etrüsklerden birçok kültürel mirası yaşattıkları ve Etrüsklerin kendilerine has özellikleri olan, Latin zihinlerde üst-kültür konumuna erişmiş bir dizi kültürel özellikleri olduğu düşünülürse bu çok mantıklı.

(Elbette bazı istisnaî durumlar var, meselâ Firavun dönemi Mısırında saçları kökünden kesip peruk takmak gibi bir adet var ve saç resmen pis bir vücut parçası olarak görülüyor. Saç kesmemekle kölelik arasında kültürel illişki var. Buna benzer yerel bazı alışkanlıkları genellememin dışında tutuyorum.)

27a8baf96474233cf07d2c522ace3991.jpg

(Ahameniş hanedanın büyük imparatorlarından Cyrus ve mahiyetindeki erkekler, bir kabartmadan çalışılmış çizim. Uzun saç, kıyafet ve takıların antik dünyada sosyal olarak ne kadar belirleyici olduğunun birinci elden ifadesi.) 

Roma’nın tanıştırdığı erkekte kısa saç kültürü Akdeniz çevresinde yavaşça yayıldı, özellikle alt sosyal sınıflarda benimsendi. Hıristiyanlığın alt toplum kademelerinde yaygınlaşmasından ve sonuçta siyasî gücü elinde toplamasından sonra adı konmamış bir Hıristiyanlık sembolü haline geldi. Kısa saç hızla Hıristiyanlığa meyleden, mülksüz, mütevazi, kalabalık halk tabakasının saç modeli oldu. Katolik Kilisesinin kısa saçı savunan bazı deklarasyonları bile mevcut. Böylece Roma kilisesinin etki alanında kalan yerleşimlerde eski asaletin sembolü olarak Uzun Saç ve yeni dindar düzenin sembolü olarak Kısa Saç çatışan iki kültürel değer olarak yarışmaya girdiler. Kadınlarda hiçbir zaman kısa saç söz konusu olmadı ama Kilise kadınların saçlarının herkesin görebileceği yerlerde açık olmaması gerektiği inancını Orta Çağ boyunca yaygınlaştırdı.

Doğu Hıristiyanlığı hiçbir zaman kısa saçı benimsemedi. İslam’da da uzun saç yaygındı ve hatta, bir görüşe göre sünnet kabul edildi. (Dinî yaklaşımın yanında Bedevilerdeki görece daha kısa saç kültürü Arap toplumunda kısa saçı bir geri kalmışlıkla ilişkilendirilmesine sebep oldu.) Asya’da ise her yerde uzun saç yaygın. Çin’de ergenliğe girmiş çocukların saçını kesmek cezaya tabîdir.

Tüm Doğu kültürleri içinde en büyük karmaşayı yaratan Siddharta Gotama’nın, yaygın bilinen adıyla Buda’nın müritleri ve kıta boyunca yaydıklar öğretiler oldu. Bizzat Gotama’nın uzun saçlı ve son derece gösterişli temsil edildiği çeşitli görsel unsurlara rağmen Bodisatvalar saçın gösterişli bir vücut parçası olarak egoyu, kibri ve kötücül düşünceleri desteklediği savını oluşturdular. Nitekim yüz milyonlarca nüfusun Sanayi Devrimi’ne kadar açıkça maruz kalmadığı kısa saç kültürüne paralel ve derin bir kellik ritüeli Asya boyunca çeşitli toplumsal kademelerde gelişti. Orta Çağ boyunca kellik bir bakıma münzevî bir hayat tercihinin ve dinselliğinin sembolüdür. Bunun yanında neredeyse istisnasız olarak (ki bu “neredeyse” kelimesinin isnadının epeyce çoğunu Japon kültünde samuray liderlerinin bazılarının saç kazıtmayı tercih etmesi oluşturur.) siyasal iştah ve karizma kaygısı güden tüm Asya liderleri uzun saçlılığı tercih eder ve Budist sadeliğe lafta kalacak bir saygının ardında küçümseme hissederler.

(Yine de Budizmin çok temel değerlerle iç içe olduğu Hindiçin’de dahi kadınlar tarih boyunca asla kısa saçla veya saç kazıtmayla ilişkilendirilmedi.)

Klasik Avrupa tarihinde Kilise’nin etkilerine rağmen kısa ve uzun erkek saçı alışkanlığı yan yana yaşamaya devam etti. Şövalyelerin uzun saçlı olması ve yaverlerinin mutlaka onlardan daha kısa saçlı olmaları kesin gerekli görülen bir saygı unsuruydu meselâ. Kraliyet ailelerinin çoğunda saç kesme kültürü yoktu (özellikle kilise desteğine politik olarak ihtiyaç duyan krallar, örneğin İngiliz kralı II. Aethelred, saçlarını kestiler) Katolik Kilisesi ile ilişkisi olanlar, tüccarlar, zanaatkârlar, doğrudan kiliseye bağımlı bir ekonomik hayatı olan köylü ve serf sınıfı saçlarını kısa bırakırdı.

1640-1650 İngiliz İç Savaşı’ndan sonra kısa saç taraftarı dinî görüş güç kazandı ve “uzun saçlı (kilise görüşlerini az önemseyen) erkeklerin askerlik görevini iyi yapamayacağı” görüşü orduda kabul görür oldu. Ordudaki askerlerin saç ve sakal tıraş edilme adeti İngiliz ordusundan çıkıp önce Amerika’ya, sonra Prusya’ya, sonra da bu ana askerî ekollerden dünyanın her yerindeki ordulara yayıldı. (Osmanlıların askerî reformu da Prusya etkisindedir.) Dolayısıyla askerlik yapan ‘maço’ erkeğin sembolü kısa saç, üniforma ve tıraşlı yüz olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı, sakallı ve salaş giyimli erkekler ancak askerlik mesleğinden ve erkeksi beden gücünden uzak mesleklerle uğraşanlar, meselâ akademisyenler, müzisyenler, şairler gibi ekonomik statüsü düşük erkekler olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı erkek barbar kültürlerle özdeşleştirildi.

Her yerde bu geçiş süreci o kadar kolay olmadı. Batı ve Kuzey Avrupa’nın ağır ağır yaşadığı geçiş süreci başka coğrafyalarda pek yaşanmamıştı. İspanyol ordusunda kısa saçlılık adeti Franco rejimine dek benimsenemedi. Japonya’da ancak Meiji reformlarıyla ve oldukça sancılı bir şekilde kısa saç kabul edilmek zorunda kalındı. Çin’de 1960’larda erkeklerin uzun saçlı olmasını yasaklayan yasalara ihtiyaç duyuluyordu. İran’da sanayileşme dönemine dek uzun saç adeti devam etti ve özellikle Şii dinsel klerik tabakası saç kesmeyi reddetti. Etnik Amerikan yerlileri bugün bile saçlarını kesmeyi onursuzluk ve dejenerasyon olarak görürler. Afrika’daki “dreadlock” rasta kültürü şu an hâlen yaygındır ve uzun saç bırakıp örgülerle bağlamak ritüel düzeyinde değeri olan bir kültür parçasıdır.

Neden kadınlar uzun saçlıdır yerine neden erkekler kısa saçlıdır sorusu daha fazla tarihsel içeriğe haiz cevaplar barındıran bir soru. Kadınların antik çağdan bugüne uzun saç geleneğine müdahale edebilen bir kilise, devlet, kültürel üst yapı olmadı. Değişen kadınlar değil, erkekler. Erkekler ve erkeğin toplumsal rolündeki büyük yapısal değişiklikler.

images

Anadolu Neden Geri Kaldı?

Bunu kavramak için Anadolu tarihinin bütününü görmek gerek.

Anadolu antik çağ boyunca medeniyetin ortasında duran bir yerdi. Kendi inşasını kendi halkları yapardı. Hattilerin Anadolu’nun ortasında kurdukları uygar yapı trajik birtakım siyasi krizlerle hüsrana uğrasa da kıyı kesimler bayrağı başarıyla devraldı. Geçen yüzyıllar buna Yunan kolonilerini ve Pers idaresini ekledi. Anadolu Thales’i, Anaksagoras’ı yetiştirdi, Anadolu cazip ve üretken bir yer oldu, Hellenizmle beraber tam bir şehir hayatı ülkesi haline geldi.

(Yukarıda Hatti güç merkezinde Bronz Çağ Anadolusu. Apasa ve Mileto diye anılan şehirler ileride Efes ve Milet adıyla parlayacak, Troia ihtişamıyla destanlara konu olacaktı.)

İskender’den sonra onun ardılı komutanların çıkardığı diadoklar savaşlarının çalkantısı Anadolu’nun yıkımına yol açmadığı gibi farklı bölgelerle iletişim kurmasına ve belki dünyanın en kozmopolit bölgesi haline gelmesini sağladı. Neticede savaş alanları her on yılda yeni düzenler getirse de Anadolu bir yandan Yunanistan ve Suriye ile bir kıyı şehirleri Birliği sağladı, bir yandan da giderek kendi öz idaresini sağlamaya başladı. Bunun bariz örneklerini batıdaki Pergamon Krallığı, kuzeydeki Bitinya ve Pontus krallıkları ve güney kıyılarındaki Likya Birliğidir.

(Diadok Savaşları’ndan genel bir Anadolu manzarası, etrafındaki güç odaklarına rağmen Anadolu kendi idaresini sağlayacak güç ve beceride siyasi egemenlikler yaratmayı başarmıştı. İskender’in haşmetli komutanlarının hiçbir Anadolu’da gerçek bir hegemonya kuramadı. Anadolu bu sırada dünyanın en gelişmiş bölgelerinden biriydi.)

Anadolu’nun bu kıyı merkezli kültürel gelişmişliği Magnesia Savașı ve Pergamon Krallığı’nın vasiyetle Roma himayesine bırakılması sonucu daha da katmerlendi. Kıyılardaki kalkınma iç bölgelere dek yayıldı. Amasya gibi bir “barbar” sınırından Strabo gibi adamlar yetiştirecek kültürel potansiyele sahip olan Anadolu Roma topraklarının doğu yarısıyla birlikte dünyanın medeniyet merkezinin as takımında yer alıyordu.

(Yukarıda İskender tüm Asya hakimiyeti umuduyla Gordion Düğümü’nü kesiyor. Anadolu’nun tam ortasındaki Gordion’un antik dünya sembolizminde Anadolu’yu nasıl bir öneme addettiği çok açık. İskender’in Anadolu fetihleri çok sonradan Roma tarihçilerince “medeniyetin özgürleşmesi” olarak övülecekti.)

Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve sosyal krizlere girmesi Anadolu’yu başlarda etkilemedi. Anadolu halkı Pannonya’daki, Galya’daki savaşlardan uzaktı, göçlerin ilk vurduğu yerler Anadolu değil İtalya, İspanya ve Balkanlar olmuştu, üstelik Anadolu kendi ekonomisine ve gururlu bir kültürel mirasa sahipti. Dolayısıyla Anadolu 3. yüzyıl krizinden epeyce geç haberdar oldu. Ama sonunda bir daha toparlanamayacağı ölçüde etkilenecekti.

Kriz Anadolu’yu bir dizi kıtlık ve nüfus hareketleriyle vurdu. Devlet yardıma gelmediği gibi elindeki son çabayı Anadolu halkında güçlü bir cemaat oluşturan Hıristiyanları tepe tepe avlamak için harcadı. Anadolu nüfusunun dış dünya ile bağlantısı koptu, yüzyılların ekonomik iletişimi kaba ve basit bir hayatta kalma çabası düzeyine geriledi. Sonunda Antik Roma denilen siyasi oluşum resmen ortadan kalkıp yerine Hıristiyanlığı devletleștiren yeni bir Doğu Roma siyasi girişimi ortaya çıktığında Anadolu entelektüelliği buna Yunan ve Balkan entelektüelliğiyle birlikte can havliyle tutundu. Anadolu kültürel birikimi son bir umut olarak yeni Roma’nın, yani Konstantinopol’ün surlarına sığındı.

(Roma’nın düşüșü. Medeniyet tarihinde önemli bir ana tekabül eder. Roma modern zamanlara kadar demografik yapısını toparlayamadı. Yaklaşık 1500 yıl boyunca sadece bir dinî prestij makamı olarak kaldı. Dünya bu sırada kendine yeni Romalar aramaya devam etti, en çok kabul edileni Doğu Roma’nın Konstantinopol’ü oldu.)

Orta Çağ’ın ilk yüzyıllarının Anadolusu istilaların ve talanların yaralarını sarmaya çalışan bir yerdi. Efes gibi bir yer Gotlar tarafından yağmalanmıștı. En büyük nüfuslu yerleşim olan Alexandria Troas terk edilmişti. Pergamon’un ekonomisi çökmüş ve şehir talan edilmişti. Kilikya yine bir korsan yuvası durumundaydı. 3. yüzyıl krizi atlatılamamıștı, Hıristiyanlık antik çağın son aristokratik kazanımlarını da silip geçti.

Orta Çağ başı Anadolusu hiç de bayındır bir yer değildir. Doğu Roma imparatorlarının Konstantinopol’ünden uzaklaștıkça yatırım ve kültür kaynaklarından da uzaklaşırsınız. Doğu Roma için Anadolu’nun çoğu Sasanilere bırakılmaması gereken yıkıntı, silik, miras şehirlerden ve korunmaya muhtaç gariban Hıristiyanlardan ibarettir. Ne Mısır’ın tarımsal zenginliğine ne İtalyan şehirlerinin nostaljik prestijine ne Balkan ticaret yolunun gelirlerine sahiptir. Anadolu Konstantinopol’ün sadece bir uzantısı durumundadır.

İslam imparatorluğunun yükselişi özellikle 8. yüzyıldan itibaren Güney Anadolu’yu Bağdat merkezli yeni bir kültür hinterland’ına sokar. Ermeni Krallığı da Doğu Anadolu’da Dikranacert çevresinde orijinal bir kültür ortamı yaratmaya başlar. Bu arada Doğu Roma’nın siyasi zayıflama emarelerinin yanında Konstantinopol’ün komşusu Bitinya bölgesinin kalkınmaya başladığını görürüz.

(Halife Harun Reșid Frank Krallığı’ndan elçileri kabul ediyor. Resimde halife gerçek bir ihtişam ve güç sembolizmi örneği. Harun Reșid döneminde İslam dünyasının tarihsel zirvesinde olduğu konusunda yaygın bir uzlaşma vardır. İslam halifeleri döneminde Anadolu’nun sadece küçük bir kısmı ele geçirilmiş ama büyük bir kısmı Bağdat ve Halep yolu üzerinden bu ihtişamlı kültürün etki alanında kalmıştı. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında kayda değer bir Müslüman nüfus buldular.)

1071’de Türklerin büyük zaferi – Doğu Roma’nın büyük felaketi Anadolu’nun neredeyse tek hamlede el değiştirmesine neden olur. Bu el değiştirme yıllar süren kuşatmalar, kıtlıklar, yağmalarla değil; bir anda ve oldukça kansız bir süreç içinde gerçekleşir. Selçuklu askeri hanedanı peşinde İran-Horasan karması bir kültür ortamı Anadolu platosuna girer ve ele geçirilen yerleşimlerin görece en gelişkini olan Konya’yı mesken tutar. Sosyete dili Farsça olan ve Belh-Merv-Isfahan hattının İslam sonrası altın çağını adeta Konya merkezinde kolonisi durumuna gelen bu kültür Anadolu boyunca irili ufaklı her yerleşimde etkisini gösterir. Konya belki yüzyıllar sonra ilk kez Anadolu’nun Konstantinopol ve Bağdat odakları dışında kendi içinden yükselttiği ilk kültürel ve, tabii, siyasi merkezdir. Bu arada olup biten Haçlı Seferleri eskinin İtalya-Yakın Doğu ticaret hattını da canlandırır, Anadolu kıyısını alışverişe açar.

Selçuklu İmparatorluğunun hâlâ sebepleri tartışılan siyasi bölünmesi, zaten çoktan zayıf olan İslam halifelerinin Hülagü tarafından Bağdat’ta aşağılayıcı bir yenilgiye uğratılmasından sonra Anadolu’nun Moğol istilasına açılması anlamına gelir. Moğollar yeşeren Anadolu şehirlerini talan ederler, kentsoyluluk zayıflar, esnaflık ve zanaat geriler. Anadolu’nun halkı kırsallașır. Anadolu Rönesansı başladığı gibi aniden sona erer.

Moğollar’ın önünden kalabalık bir Oğuz Türkmen nüfusu Anadolu’ya sığınır. Buna bugün demografi tarihçileri 13. yüzyıl Türk göçleri adını veriyor. Detaylarını çok iyi bilemiyoruz ama kesin olan şu ki Anadolu’nun asıl Türkleșmesi ve yaygın dilin Farsçadan Türkçeye kaymaya başlaması bu göç dalgasıyla birlikte. Moğolların önünden mülteci olarak Anadolu’ya sığınmıș bu boylar zamanla İlhanlı baskısından kaçıp Doğu Roma sınırında irili ufaklı beylikler oluşturmaya başlıyorlar. Moğolların Anadolu’dan çekilmesiyle sekteye uğrayan Anadolu kentlerinin gelişimi yeniden güç kazanıyor, siyasi olarak bu kez başlarında yerel Türkmen beyleri var. Kültürel merkez halen Konya; İran-Horasan kültürü biraz daha zayıf olmakla beraber sürüyor. Ama Anadolu bu kez topyekûn Türkleșiyor/Türkmenleșiyor.

(Sivas’taki Gök Medrese Selçuklu dönemindeki Anadolu bayındırlașmasına ve Maveraünnehir kaynaklı kültürel kolonileșmesine açık bir örnektir. Konya’dan başlayan bu kalkınma bütün Selçuklu şehirlerinde bir rekabet halinde izlenir.)

150 yıl kadar süren bu ikinci bayındırlașma döneminin sonu Konstantinopol’ün fethi yani 1453. O güne kadar otonom olarak kalkınan Anadolu yeniden Konstantinopol merkezli bir yapının uzantısı konumuna düşüyor. Merkeziyetçi siyasetin sonucunda Anadolu Konstantinopol’deki sultanların gözünde sorun yaratan bir sürü göçebe Türkmen beyinin ve eski esnaf kentlerinin platosu konumuna geri dönmeye başlıyor. Artık ne Bağdat ne Bitinya ne de başka bir odağın kültür alanında olmayan Anadolu, gerçekte tamamen Balkanlı bir hanedanın vergi deposundan başka bir şey değil. Osmanlı yöneticileri Anadolu’da asla gerçek bir kalkınma hareketi amaçlamamıșlar, hiçbir zaman bir bayındırlașmaya öncülük etmemişler, Anadolu halkını vergilerin ve isyanların ötesinde bir devlet konusu olarak görmemişlerdir.

İslam imparatorluğunun modern eleştirisinde güçlü bir eğilim vardır: İslam Rönesansı’nı Gazali’nin rasyonalizm karşıtı retoriği ve felsefesi üzerinden eleştirme eğilimi. Anadolu’nun geri kalmışlığı bazen aynı sepetin içinde Gazali’ye bağlanır.

Şimdi bu hikayenin ışığında Anadolu kültürüyle Gazali arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum. Gazali’den sonra da parıldayan Endülüs, Sicilya, Bağdat, Maveraünnehir gibi bölgeler var İslam dünyasında. (ki Anadolu bunlardan birinin direkt etkisinde) Bunun yanında Gazali döneminde İslam medeniyeti zaten geniş çaplı bir iniş içindeydi. Gazali’den önce de İslam dünyası hiçbir zaman süreklilik gösteren bir entelektüel orijinallik içinde olmadı. İslam dünyasının altın yılları Yunan düşüncesinin tercümesi (Urfa-Șam-Filistin hattı) ve Kur’an’a dayalı yorumu (Horasan) ile matematik-coğrafya mirasının devralımından (Mısır-Trablus-Endülüs) ibarettir. Bu kopuk kopuk parlak dönemin sonunda çıkan ve gayet de orijinal felsefî savları olan Gazali’yi Anadolu’nun geri kalmasından sorumlu tutmak bence tamamen yanlış. Anadolu’nun geri kalmışlığı içinde yaşayan halkın bizzat kendisinden ve o halkı yönetenlerin politikalarından ileri geliyor:

Anadolu Roma çağından sonra uzun süre toparlanamadı. Doğu Roma idaresinde başıboş kaldı. 13. yüzyıl göçleri Anadolu’yu göçebe ve okuryazarlıktan uzak bir kalabalıkla doldurdu, Moğollar var olan kültürü talan ettiler, bundan sağ çıkıp kalkınanları da Konstantinopol tek-merkezli devlet anlayışı öldürdü. Anadolu’nun makus talihinin altında özetle bu üçü yatar.

Why Didn’t Ottomans Colonize the New World As They Could Do Easily?

Ottomans never had a nautical vision. Until famous era of formerly-pirate naval lords of Ottomans, no one in that huge empire even dreamt a dominion over Mediterranean. Also, before safely routing to New World, Ottomans had to overcome many strong navies such as Venice, Genoa, Knights of Rhodes, Spain, Papacy and etc.

Either in era of founder members or much later terrific emperors of three continents, Ottomans had never had a tradition on seas and usually chose to hire a previously prepared fleets and let them act freely by some terms. Most of these seamen were based in Algeria or Tunisia and therefore, interested in with their local business and practically useful tasks like conquests of Rhodes, Cyprus, Crete and Djerba. Expending vast treasure of empire, captains like Barbarossa, Dragut, Piri and Uluç, these bold bad-ass men grown-up in ships and spent years oaring for higher ranked war-lords, these guys were very experienced in navy and, at least for some period, made Ottomans the greatest threat for European coasts. They were very skilled in bulding-up a Mediterranean power, but that was all. They knew every single girth in shores of Europe, North Africa and Near East but saw no benefit from those in Brazil or Canada. They were not visionary navigators like the Portuguese.

Even worse, it was proved that age of fearsome Turkish captains of 16th century didn’t teach anything to Ottoman high classes when only visionary man in bureucracy with a comprehension of discovery age was officially executed due to his failure in Indian Ocean. This last hope of a bright, modernised Ottoman state policy to become was known as Piri Reis. Many people heard about him and his brilliant world map but only little knows he was executed by the order of Suleyman the Magnificent, in the days of top glory in Ottoman history.

(Only remained part of Piri Reis’ world map. It was famed with suprising details such as accurate description of Antarctican mountains and meticulous drawing of northern borders of South America.)

Piri_reis_world_map_01.jpg
In little while, Ottoman superiority in Mediterranean has faded away and the navy turned into a useless, outdated piece of rotting woodwork. Thanks to witting force of Venice and Italian states, besides, uninterest of Spain and France to poor old-school Mediterranean trade rather than New World, Ottomans were clueless about their misery in the sea for two centuries, thinking of Mediterrenean an already-conquered castle. After Andrea Doria securing the western half of Mediterranean sea, European students of developing school of naval arts have lost their appetite to regain the eastern half.

At the end, standing like an antique remnant of Medieval seamanship, one would call a funny joke seeing it in the middle of an age when newer technologies sparked up every day as the blanks in world map were being filled up ongoingly, whole Ottoman navy was burned out by Russians in the Raid of Chesme. Sultanate in Constantinople was shocked. People were angry cause their sons were burned alive in ships incapable of any defence against great Russian navy. A vizier, Cezayirli Hasan Pasha, issued Sultan Selim III, a pretty reformist sultan, urging that they have to catch up Western vision of navy. This was how the first still-operating university in Istanbul was founded, Mühendishane-i Bahr-ı Hümayun -“Imperial School of Naval Engineering” – (today known as Technical University of Istanbul). In those years, Russian naval force was behind that of the English, Swedish or French.

But it was too late. New World was already conquered and Ottomans were 300 years behind. It was years needed before a proper intelligent group of military men to rival oncoming opponents. When Ottomans even got aware of importance of the discoveries, Spain was already nearing end of her age of colonies.

In its peak, Ottomans reached as far as British Isles and Iceland which they ravaged. By the efforts of Piri Reis, responding call of Muslim sultan of Aceh for help, Ottomans sent a navy to the Indian Ocean and tried a few failed attempts to break Portuguese rule there. These two events are drawing borders of both Ottoman reach and Ottoman vision in seas. Sultanate of Aceh has officially remained a far-eastern protectorate of Ottoman Empire until that late year of 1903, when Duth army ended the Sultanate. However, Aceh never saw a royal delegate of Ottoman dynasty which was the higher authority the island presented herself. This was how Ottoman Empire has been indifferent and unaware to overseas.

(Sultanate of Aceh was famous with female admirals and rulers called ‘Sultana’. Right downwards you might see Keumalahayati, a femme fatale admiral operating Sultanate navy, died in combat with Portuguese colonialists. Aceh was known with her dominating naval technologies, maritime tradition and a royal academy of naval sciences in Muslim world and Keumalahayati was one of the brightest in this tradition, after her education in the academy she led a long, gory resistance against Portuguese invasion.)

c2776b7e22261d48cdf475f43bc7e4ba--military-academy-military-women.jpg

As for any realistic approach on possibility of Muslims early reach in America, there’s only one single doubt. Yes, there is one. In 1511, a Portuguees king regent in Java, Alfonso de Albuquerque, was handed a local atlas with Arabic script and gave it to a cartographer to make copy of it. The original atlas was later lost in an accident but the copy remained. Weirdly, in that Javanese atlas Brasilian coastline was very deeply accurate. It was strange because discovery of Brasil was just eleven years before, in 1500. Thus, some contemporary historians mention a possibility of Arabian reach to America in 15th century, earlier than Columbus.

Obviously, this is just a claim, a mystery hard to solve. There’s no further evidence to prove such great hypothesis. Also, eleven years is also something, an information about Brasilian coastline may have been heard by Muslims in that eleven years. We know that information was quickly spread among seaman society regardless of religions or ethnicity. Eleven years might be an explanation by Occam’s razor.

Through my reading in peer views I have found three other concrete reasonings for Ottomans’ absence in New World. I wish to discuss to them under this title either.

  1. European naval technology was better that Asian and Middle Eastern rivals.
    This is quite true. Most of European countries have longer maritime tradition. Italy, inheriting Roman maritime commerce network through strong fleets of Venice and Genoa, has been the flagship of Europe in Mediterranean trade since Punnic Wars and raised the most influential navy masters in the sea. Vikings, a populace featured by their skills in the waters from Baltic to Canada, contributed a lot to Western European naval skills as they violently inhabited shores across the continent and ended Arabian superiority in the Mediterranean which was proven in regain of Sicily. By rivalries such as Anglo-French in the Channel and Anglo-Hispanic in the Biscay, Europeans expanded their experience in oceanic waves and, lastly but not leastly, the dogfight between Portugal and Spain over Canary Islands and Guinea, frequently stirred up until papal sponsored Treaty of Torsedillas, has marked the crescendo of European naval technology, which soon proven to be an immence difference-maker in horrifying tides of oceans as compared with Muslim maritime abilities.However, on contrary of some prejudiced radical Eurocentricist historical views, Ottoman state was very adaptive, flexible and open-minded for the needs of its age. When appeared to be necessity, Ottomans created a tremendous stable army out of nothing else than a vagrant, indisciplined cluster of nomadic horseriders. As they faced with impregnable walls such as Constantinople, Ottoman army had hired very skilled artillery masters from Europe and soon, as most of historical records didn’t fail to indicate, Ottoman artillery was among the best in the world. When it came to establish a balance between increasing expenditure and local unrests in recently annexed lands, Ottoman taxation system swiftly got into very efficient use and for centuries fed for the fortune of Ottoman military operations required.

    Additionally, there were many convert captains in Ottoman navy. Fame of the Barbary pirates were pretty spread in 16th century and any couragous seaman got in trouble with laws was keen to piracy. This made Turkish-Barbary pirates one of best escapes in that age; they were sponsored and politically supported by mighty Ottomans and donated a well-based haven in North Africa and literally gifted an official permit for their violant art of plunder. If a young skilled European captain settled to convert to Islam and accepted to present his force to Sultan’s power on the sea in belligerence when needed, he would be very welcomed in tranquil waves of Mediterranean. In that years, the basin has still been promising luscious treasures for bandits willing. Ottoman navy, hence, found various external guides already familiar with trans-oceanic seaways and New World could lead Sultan’s ships across the Atlantic.

    One of most famous convert pirates of Barbary was Yusuf Reis, or as known in English records, Jack Ward. After dealing with local fishery in royal waters of England in his early maritime career, Ward had had offical permission of piracy from the Queen in 1558 as Anglo-Spanish war emerged as a big threat for the kingdom. He gained the nickname of “Birdy” among British sailors for he was famed to always act quickly and always give the slip every time Spanish armada was on his neck. However, attacking a Danish ship full of Catholic captives, Ward has been arrested by England navy and sent to be jailed to Caribbeans. Not much long after, he managed to breakaway and a stole large French ship he later named “Little John”. Acknowledging he was unsafe in Channel water after being a long-time Spanish enemy, an English jailbreaker and thief of a French ship, he routed towards Mediterranean and he consequently joined Ottoman pirates. Several accounts including William Lithgow, a Scottish traveler visited Ward in Tunisia later, issues that he became a Muslim devout that he even quitted drinking alcohol and changed his name to Yusuf. Even after his death of plague in age of 70, he remained a public legend in England and a play about his life was written and staged in London with title “A Christian Turn’d Turk”.  Four hundred years later, Hollywood filmmakers also found this historical figure inspiring and, thus, created most iconic pirate figure on the screen ever, Jack Sparrow of Pirates of the Caribbean series. Another character in the series, Barbarossa, was also a direct inspiration of an Ottoman pirate, the highest ranked admiral in fleets named Hayreddin Barbarossa.

    captain-jack-sparrow.png

    barbossa-barbarossa-hayreddin.jpg

    Although these chances  I mentioned upwards, Ottomans didn’t update their navy, never. They could have easily done in a geography including countries with sea-based economies like Greece, Levant or Egypt, yet they didn’t even try for a long-long time until when it was too late. So, I think this reasoning has some point but cannot claim a big share in overall justification.

  2. Ottomans were too busy with their continental conflicts that they couldn’t have opportunity to look overseas.
    This is also quite acceptable by its core. Ottoman borders were full of enemies as Habsburgs were massing their forces with the motive called Holy League while only realistic chance of Ottomans was desperately trying to make a functional alliance with France, which never gave major benefits; on the side, the Safavids of Iran were still holding desires for Mesopotamia and Azerbaijan and in fact dared a few eventually failed attempts to invade on. By the way, Russian pressure on Crimean Tatars, only genuine ally of Ottoman Empire, was increasing to pin them down in the peninsula and hindering them for further cooperation with Ottoman forces threating Eastern Europe. Surely, Ottoman masterminds were busy with such issues, opportunities and conflicts along the borders rather than some semi-fairytale land ten thousands of kilometers away.Nevertheless, the situation was pretty similar for European colonists. The greatest masterpieces in Age of Discovery happened as the news from fierce destructions of continental wars such as Thirty Years War, Seven Years War, Succession War of Spain and etc. still been fresh. Spain and England were continuously at war with each other, the Netherlands were always feeling a threat of total annexation, France was going bankrupt head over heels, Portugal was barely staying up with the supports of English throne. Moreover, these countries also had to deal with continent-wide religious unrest caused by Martin Luther and his vigilants and most of them suffered at least a few civil wars.

    All of these problems didn’t slow their hardworking passion in Americas down, indeed, they just transported their conflicts to the other side of the ocean and, thus, their battlegrounds gained variety. I don’t see vastly rich Ottoman treasure and ambitious Ottoman war heros wouldn’t enjoy to get into the adventures in New World. Actually, aside long and tiring war periods, Ottoman history has also witnessed some relieving eras such as Period of Tulip, famous with long-time peace in foreign affairs and an enjoyable idleness for Ottoman high class in Istanbul, also whole reign of Bayezid II, who was known with his strict, boring piety and unwillingness to breake any peace. Both of the time-slots I propose were simultaneous with climax of discovery events overseas. Therefore, I don’t think of Ottoman campaign was any significantly harder than colonialist Europe.

    (Colonial map of Americas in 17th century when Ottoman Empire was enjoying a total domination in Mediterranean trade.) 

    3b012ed00779c7af3a40a2e7fae98a8f.gif

  3. Ottoman naval bases were too far from oceanic routes, Sultanate suffered a geographical deficit.
    The reason three is where I disagree. Straits of Gibraltar have never fallen into tight grip of Spain or Portugal and Ottoman navy very often raided Spanish and Catalunian ports just without hesitation. After victories in Preveza and Djerba, whole Mediterranean shores were under the swords of Ottoman captains for some while and they could reach even further easily. And guess what, they did. Küçük Murad Reis led expeditions reaching until Iceland and British Isles where they were paid tributes and held captives. Vivid and profiting ports of English throne like Plymouth, Portsmouth and Baltimore has been sacked by Turkish sailors and many more had to agree paying yearly tributes. Island of Lundy in Bay of Bristol was invaded and based by Ottoman navy as rest of operations and punishments of disrespecting Atlantic ports were here planned. Sack of Baltimore has been a so deep impact that whole population ashore chose to relocate inner lands, afraid of a Viking-like Turkish invasion in Britain. Also, Turkish attack in Iceland later became a folk-tale, Tyrkjaránið, and rumours about sight of Turkish ships have remained a mass-nightmare in Iceland population. Turkish pirates all over the world was known to be bloody fearful, adventurous, far-reaching criminals with a strange concept of morality for captives, such as religious freedom, good behaviour on women and staying loyal to ransom deeds.(A depiction of Tyrkjaránið in the eyes of an Icelander, among hundreds of captives abducted to be sold as slaves, 27 Icelanders have been ransomed and freed. Their later accounts on their time in Turkish fleet provides us a first-hand documentation on Ottoman pirates’ life.)

    Tyrkjaranid.jpg

    In other half of the world, Özdemir Pasha was assigned to capture Ethiopia and Sudan, which he succeeded. Basing his assaults in Yemen, Özdemir Pasha organized several landings to the Africa and finally captured a large territory reaching Djibuti. Thus, the world beyond Red Sea and Horn of Africa was all open for Ottoman conquests. All bases from in civilized Africa, Arabian Peninsula and haven of Basra was under Ottoman rule as the Portuguese overseas empire were turning her attention on goods of Indian Ocean. However, after the Indian Expeditions of Piri Reis era, Ottoman navy almost never took action in the oceans.

    Thus, I think the picture is clear now. For an empire in such large scale that of Ottomans, participating the colony races wasn’t unreachable. Through the efforts of dominating three continents by the land, a maritime domination was, as if, gifted to Sultans in Istanbul by legendary captains of empire, yet, Sultanate failed, or forgot, to open the box of the prize and let it rot in memories of 17th century. The empire lacked a visionary policy in a rapidly changing world and suffered its hard consequences in the end.

    (A current pub in Baltimore, the sack of port by Muslim corsairs in 1631 remains to be remembered in such details.)

    sack-inn.jpg

Dilin Evrimi Üzerine

Dilin evrimsel gelişimi nasıl gerçekleşti ve dilin günümüzdeki haline dönüşümünün insanın beyinsel gelişimine nasıl bir etkisi olmuştur ?

Çok çok güzel bir soru bence bu. Çünkü insanın en belirgin özelliklerinden biri malum doğa ortalamasının çok üzerindeki entelektüel becerisi. Bu entelektüel becerilerin de istisnasız tamamı dil ile ilgili, dilin belli bir gelişmişliğini gerektiriyor. Yani diğer her entelektüelliğimiz doğrudan dile bağımlı diyebiliriz.

Ve maalesef sorunun buradan sonrası gerçekten spekülasyonlara bağlı. Bu linkte güzel bilgiler verilmiş, orada da bahsediliyor; FOXP2 adındaki gen birçok memeli canlıda ve şakıyıcı kuşlarda  görülüyor. FOXP2 geniyle dil işlevi çok ilişkili ama maalesef bu genin ne zaman bu kadar karmaşık hâle geldiğini bilmiyoruz. H. sapiens’in, yani bizim, FOXP2 genetiği hem kuzen primatlardan hem diğer tüm canlılardan farklı. İnsan FOXP2’sinin yakın zamanda kanıtlanan pozitif kalıtımsal özelliği, yani eşlendiğinde tüm diğer gen yapılarına baskın karakterde oluşu onu insanın dil yeteneği kazanmasında çok kritik olduğu düşüncesini yaygınlaştırdı. H. erectus konuşuyor muydu bilmiyoruz. Gırtlak anatomisine ve insana benzer FOXP2 genine bakılırsa H. neanderthalensis muhtemelen konuşabiliyor olmalı ama emin değiliz. H. sapiens ne zaman gerçekten konuşmaya başladı, yine emin değiliz.

Hayvanların sesli iletişim kurdukları herkesçe bilinir. Kuşlar belli ses uyarılarıyla haberleşirler. Yunuslar denizin iletken ortamında ses dalgalarını çok sık kullanırlar. Korkutmak, sevgi göstermek, kur yapmak gibi temel memeli davranışları zaten anlamlı ses dizileriyle ifade edilir. Bütün bunların FOXP2 ile sağlandığını artık kesin olarak biliyoruz. Ancak yine de bir WordPress blogu yazmakla yaklaşan yırtıcıya karşı uarıcı çığlık atmak arasındaki boşluğu kesin verilerle doldurmaktan çok uzağız. İskeletlerin, fosillerin, mumyaların aksine kelimeler pek günümüze ulaşmıyor. Primatların da bu haberleşme yeteneğinden nasibini almış olmasından başka bildiklerimiz çok az.

Ama bildiklerimiz de var. Meselâ meşhur bir goril, Koko, binin üzerinde bir kelime dağarcığına sahip ve işaret diliyle bu kelimeleri kullanabiliyor. Ancak bunları iki öğeli yani özne ve yüklem olarak dile dönüştürebiliyor sadece. Gramer kullanamıyor. Zaman veya durum eklerinin hiçbirini öğrenemiyor. Ancak bahsettiği konular sadece kendiyle ilgili değil, herhangi bir nesneyle ilgili iki öğeli ifadeler yaratabiliyor, yani dış çevresini de dilinin konusu yapabiliyor. Kendisinin bir dil konuştuğunun farkında, işaret dilini iyi konuşan birini gördüğü zaman “iyi-konuşmak” işaretini yaparak dili fark ettiğini onaylıyor. Hatta birkaç kez kendi kelimelerini de icat ettiği fark edilmiş: örneğin “yüzük” kelimesi ona hiç öğretilmemiş olmasına karşın “bileklik” ve “parmak” kelimelerini bitişik kullanarak “parmak-bileklik” diye melez bir kelime üretmiş kendi kendine.

Demek ki, en azından bazı dil yeteneklerinin ortak primat atalarından beri belli bir ölçüye dek sürdürüldüğünü düşünebiliriz. Bir örnek daha var, insana evrimsel olarak daha yakın bir canlı, Şempanze Washoe, 2007’de ölmeden önce yaklaşık 350 kelimelik işaret dili kullanabiliyordu. Üstelik Koko’dan biraz daha üstün olarak sıfatlar da kullanabiliyordu. Bu sıfatların bazıları “Daha fazla”, “Sessiz”, “Korkunç” işaretleri gibi tamamen soyut ve salt algının ötesinde öznel-bilişsel özelliklerden de yararlanan sıfatlardı. Washoe ayrıca çok kolaylıkla isim tamlamaları da kullanabiliyordu, hiç öğretilmemiş “kuğu” kelimesinin bir kuğu gördüğü zaman tam karşılığı olarak “su-kuş” kelimeleri kullanmayı kendi kendine bulmuştu ki bir eğitmeni bunu ilk fark ettiği an için “sanki dış uzaydan bir S.O.S. sinyali almak gibiydi” demiştir. Washoe başka şempanzelere öğrendiği kelimeleri öğretebiliyordu ve dil algısı karşısında işaret dilini az bilen biri olduğunu fark ettiğinde işaretlerini yavaşlatacak kadar gelişmişti.

(Altta: Washoe, Büyük Primat Dili isimli hipotezin aynı adlı projesinin ilk başarılı örneğiydi. Bazı primatologların primatların birbiriyle anlaşabildikleri bir dilleri olduğu, bu dilin işaret dili alfabesiyle insanlar tarafından anlaşılabileceği varsayımıyla birçok primat dil eğitimi altına alındı. Projenin sonucunda elde edilen bulguların ne ifade ettiği hâlen tartışmalıdır.)

Washoe_chimpanzee.jpg

Tüm bunlar bir şeyler anlatıyor bize. Kelime üretebilen, sıfat kullanabilen, yeni gördüğü objelere isim verebilen, isim tamlamaları yapabilen, dilsel ifadelerin iç niteliğine yönelik soyut kelimeler kullanabilen, konuştuğu dilin düzeylerine hakim, konuştuğu dili bilmeyenlere öğretebilen primat için bir sonraki adım mutlaka nesne kullanmak ve dolayısıyla ilk kompleks “cümle”yi kurmak olmalıdır. Çünkü ne Koko ne de Washoe havuç yiyen bir tavşan gördüklerinde “Tavşan-Havuç-Yemek” işaretlerini birarada kullanabiliyordu. Dilin olay anlatıcı (narrative) niteliği eksikti. Bu yüzden çok büyük bir olasılıkla kurgular ve bunlara bağlı ortaya çıkan kültürler insanlara özgüdür.

İnsan en geç -40.000 civarında bu kompleks cümleyi kurmuş olmalıdır çünkü Harrari’nin popüler Sapiens kitabında da geniş olarak bahsedildiği üzere insan elinden çıkma Aslan-adam figürü tam bir kurgusal üründür. Bu ürünün üretilmesi bir kültü işaret eder. Aslında çok daha öncesinde bile bu gerçekleşmiş olmalı çünkü kurguların birer külte dönüşmüş olması daha da eski br dil tarihine işaret ediyor. Tam bu dönemde başlayan topyekün avlar, mamut, elk gibi büyük hayvanların ele geçirilmesi işleri de olay anlatıcılığa ihtiyaç yaratıyor: Aslan ne kadar yaklaştı, Geyik nerede otlanıyor, Diğer Kabile ne yöne kaçıyor gibi bilgiler hayatı daha komplike hâle gelen insan için anlatılması zorunlu durumda.

(Altta: Aslan-adam; Almanya’da, Hohlestein-Stadel’de bulunan; insanın ilk figüratif sanat ürünü. Bir tanrıyı mı, bir doğaüstü canavarı mı yoksa sadece basit bir kurgu kahramanını mı temsil ediyordu, bilemiyoruz.)

240px-Loewenmensch2.jpg

Öte yandan, diğer primatlarda bahsetmediğim önemli bir dil özelliği de nesnelerin “belirtici” şekilde anlatılmaması. Washoe ona su içmesi için verilen bardakları dil yönünden birbirinden ayırt edemiyordu. Özel bir bardaktan bahsetmek istediğinde gidip o bardağı getiriyor, “bardak-kötü”, “yeni-bardak”, “daha fazla-bardak” gibi ifadelerle bardağının kırıldığını yenisini istediğini anlatıyordu. Bu konu her açıldığında yeniden o kırık bardağı getiriyordu. İşte popüler bir görüşe göre bu zorluk zamirleri ortaya çıkarmıştır. Bu da bir insan icadı olmalıdır zira primatlar zamir ifade eden işaret dili kelimelerini ya hiç anlayamıyorlardı ya da tamamen yanlış kullanıyorlardı. Büyük olasılıkla gelişmiş av kültürünün yarattığı komplike topluluk ve aile bağlantıları zamir kullanımını zorunlu kıldı. Zamanla basit mülkiyetlerin de ortaya çıkması, olay anlatımının derinlik kazanması zamirlerin dönüşerek ‘case’ler halinde (bkz. Almanca’nın artikelleri) çeşitlenerek cümle içinde işlev kazanmasına yol açtı.

-40.000 ile -10.000 arasında nasıl bir dilsel evrim yaşandığına dair neredeyse hiçbir fikrimiz yok. Emin olduğumuz başlıktan ibaret gelişmeler şunlar: Ayrıntılarını hiç bilmediğimiz karmaşık bir gramer gelişti. Dilin kelime dağarcığı dünyayı fetheden insanla beraber katlanarak arttı. Dil aileleri belirginleşmeye başladılar. Dil folklorik bir nitelik kazandı ve kurgu-mit-kült-din evrimsel zinciri tamamlandı. Dil yeteneği bir sosyal üstünlük belirteci oldu. İnsanların ilk bariz yabancılaşmaları birbirleriyle dil yönünden anlaşamamaları ile gerçekleşti.

(Çok önemli ama detaylı incelenmesi gereken bir konu da insanların Neanderthal kuzenleriyle iletişimidir. Büyük olasılıkla Neanderthaller konuşabiliyordu ama insanların onlarla anlaşıp anlaşamadığından emin değiliz. Buna karşın insan genomundaki yaklaşık yüzde 2’lik Neanderthal payı bir türler arası üremeyi ve belki de aynı dili konuşuyor oluşu işaret ediyor olabilir. Buna çok ilginç bir sosyal bilimler katkısı da Bask dilidir. Bask dili bilindiği kadarıyla dünyanın en izole dillerinden birisi. Bazı etimolojik özellikleri nedeniyle Baskçanın dünyanın en eski dili olabileceği, hatta gramer ve temel vokabüler gelişimini Paleolitik çağdan beri taşıyor olabileği düşünülüyor. (Bir örnek vereyim; bıçak, balta, maşa, makas gibi Paleolitik icadı birçok alet Baskçada “taş” (aitz) kelimesinden türemiştir.) Üstüne üstlük Bask sözlü folklorü “dağlarda yaşayan, iri yarı ve tüylü bir insan çeşidi”ni ve ona karşı insanların verdikleri mücadeleleri anlatır. Bu iri insanın kendine ait dili, şefleri, toprakları olduğunda bahsedilir, hikayeler iri adamın dağlara çekilmesi ve sonunda ortadan kaybolmasıyla sona erer. Bazı linguistlere göre bu Neanderthallerin insan folkloründe miras kalmış bir fosilidir.)

Dilbilimcilerin yaygın uzlaştığı görüşe göre birçok dil ortak bir grup atadan türemiştir. Örneğin, bahsettiğim -10.000 yıllarında İngilizce ve Farsçanın ortak atası olan bir Proto-Hint Avrupa yaşamaktaydı. Daha sonra ortadan ikiye ayrılan, sonunda şimdiki Hint-Avrupa dilleri dediğimiz dünya nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu dilleri oluşturan grubun ortak atası işte bu Proto-Hint Avrupa’dır. Proto-Hint Avrupa’nın esasları bugün epeyce biliniyor, cümle yapısı, ses özellikleri, bazı temel kelimeleri dilcilerin “backtrack” dedikleri yöntemlerle tahmin edilebiliyor. (Hatta Proto-Hint Avrupa dilinde teorik olarak yazılmış bir hikayeye ve seslendirmesine buradan ulaşabilirsiniz: https://en.wikipedia.org/wiki/Schleicher%27s_fable) Buna benzer başka dil aileleri de vardır. Birçoğu için Proto-Hint Avrupa’dan çok az bilgi sahibiyiz. Ancak Proto-Hint Avrupa ve Proto-Afrasyatik dilleri Hitit, Miken, Mısır gibi erken dönemde yazıya geçirilmiş torunları olmaları açısından avantajlı durumdalar. Ama hepsi en erken -10.000’e kadar anlaşılabilmektedir. -10.000’den öncesi için dillerdeki ses değişikliklerini kestirmek hemen hemen mümkün değil gibi duruyor.

Meritt Ruhlen adındaki dilbilimci dünya dilleri için dev bir iddia ortaya attı ve tüm dillerin ortak atası olan bir Proto-Dünya dilini varsaydı. Bu iddiaya göre tüm Avrasya dilleri ve Amerika dilleri ortak bir atadan geliyordu. Pasifik dilleri ve Sino-Tibet dillerinin ortak bir atası da vardı. Hami-Sami dilleri ve Afrika dilleri de bir ortak ataya sahipti. Tüm bunların üzerinde ise tüm insanlığın ilk ortak ata dili Proto-Dünya duruyordu. Başlangıçta müthiş beğeni ve ilgi toplayan bu iddia dev bir tartışma yarattı dil camiasında. Tartışma hâlen sürmektedir. Tabii kısa zamanda bu çok çekici görüş birçok yönden eleştirildi ve salt ses benzerliği karşılaştırmasına dayalı yöntemlerin bazıları dilbilimciler tarafından bilimdışı olarak görüldü. Hatta sonraları Ruhlen’in iddialarına esas teşkil eden  Ural-Altay gibi yakından bildiğimiz dil ailelerinin bazıları konsept olarak geçerliliğini yitirdi ve çöktü. Elbette buna karşılık, Ruhlen ve destekçileri Kusunda dilinin bir acayip durumu, Kuzey Amerika yerli dillerinin Yenisey Sibiryası dilleriyle oldukça benzer özellikleri, dünya dillerinin bir çoğunda benzeşen “ata, baba” gibi wanderwort (gezgin) kelimele vb. çok sayıda olgularla çıkageldiler ve Ruhlen’in hipotezlerine yeni destekler de geliştirildi.

(Altta: Ruhlen ve yandaşlarının olası Proto-Dünya soyağacı denemelerinden biri. Farklı Ruhlen yandaşları (taksonomist dilciler, kladistler gibi çeşitli sıfatlarla tanınırlar) farklı dönemlerde birçok olası soyağaçları önerdiler. Bizzat Ruhlen’in kendisi de hipotezinin ana varsayımlarını sık sık revize etti. Modern dilbilimcilerin birçokları için bu ağaçlar için yeterli bulgular yoktur ve eldeki bulguların ispat niteliğinde olmak çok daha fazla destekleyici verilere, derin analizlere ihtiyaç vardır.)

Fig_1_macrofamilies.png

Bugün hâlâ dilin ne antropologları ilgilendiren döneminin detaylarına ne de dilbilimcileri ilgilendiren detaylarına hakimiz. Sosyal bilimler cephesinde dilcilerin büyük bir çoğunluğu en azından Neolitik çağ ve sonrasının tam bir dilsel evrimi işaret ettiğini kabul ediyorlar. Ancak Proto-Dünya hipotezi kendini kabul ettirmekten çok uzak. Makroaileleri bırakın, standart kabul edilmiş dil ailelerinin bile çok büyük kısmı şüpheyle yaklaşılıyor. (Mesela Türk dili artık kendine ait ‘Turkic Languages’ evrimsel ağacı altında kabul edilir oldu, Moğolca-Tunguzca-Türkçe üçlüsünün Altay ailesi bile genelgeçer kabul olmaktan çıktı) Antropoloji ve doğa bilimleri cephesinde genetik araştırmalar umut verici. Sonunda FOXP2 geninin tam ortaya çıkışı aydınlatılırsa, H. erectus’un gırtlak kemiklerinde daha fazla fikir verecek bulgulara rastlanırsa, H. neanderthalensis’in, kim bilir, belki dilsel özelliklerine işarete edecek kesin bir kalıntısına (meselâ Aslan-adam gibi) ulaşılırsa büyük yollar kat edilmiş olacak. O güne dek, dilin en büyük entelektüel destekçimiz olduğunu kabul edip bu temelde varsayımlarımızı çeşitlendirmekten fazla elimizden bir şey gelmiyor.