Feminizmin Gordion Düğümü: “Bayan”

A: “Osmanlı’da Günlük Yaşam” ifadesiyle “Bayan, kimi aradınız?” ifadesi arasındaki benzerlik nedir?  İlk bakışta “Ne alaka?” değil mi? 

İkisi de duymaya çok alışkın olduğumuz için bize sanki doğruymuş gibi gelen, ama birçok açıdan yanlış olan kullanımların başlıca örneklerinden oluyor. İlk ifadeyi tarih sınavında kağıdınıza yazarsanız, eğer hocanız yeterince bilgili biriyse, kağıdınıza kırmızı bir çizik yiyip 3-5 puan kaybetme riskiniz var (tecrübeyle sabittir).  İkinci ifadeyi ise bir kadına söylerseniz, hitap ettiğiniz kişi bilinçli bir feministse, sağlam bir azar işitmeniz işten bile değil.  Gelin buradaki hataların ne olduğuna ve doğrusunun nasıl olması gerektiğine bakalım.

“Osmanlı” sözcüğü bir özel isim olarak “Türk” sözcüğü gibi, “İngiliz”, “Fransız” sözcükleri gibi, bir topluluğu ve o topluluğun üyesi olan kişileri anlatır. Yani nasıl ki “Türk’te Günlük Yaşam”, “İngiliz’de Günlük Yaşam” şeklindeki ifadeler yanlış oluyorsa; “Osmanlı’da Günlük Yaşam” ifadesi de yanlış oluyor. Yani “Osmanlı’da…” şeklinde başlayan ve çok kullanıldığı için artık alışmış olduğumuz cümleler, dil bilgisi açısından hatalı cümleler oluyor. Doğrusu, “Osmanlılarda Günlük Yaşam” veya “Osmanlı Devleti’nde (toplumunda vs.) Günlük Yaşam” şeklinde olmalıydı. Karşılaştığımız “Osmanlı” sözcüğü içeren bir ifadenin doğru kullanılıp kullanılmadığını anlamanın basit yolu, “Osmanlı” sözcüğü yerine “Türk” (veya “İngiliz”, “Fransız” vs.) koyup okumak. Eğer kulağınızı tırmalıyorsa, muhtemelen yanlış kullanılmıştır. 

Feminist kadınların “bayan” kelimesine tepki gösterdiklerini neredeyse herkes biliyordur. Yıllar önce “biz ‘bayan’ değiliz, kadınız” tepkisini ilk duyduğumda, birçoğumuz gibi ben de “neden buna bu kadar takılıyorlar ki” diye düşünmüştüm (henüz yeterince bilinçli olmadığım yıllar demek ki).  Bunu sorduğumda aldığım “çünkü erkekler ‘kadın’ kelimesini kullanmamak için ‘bayan’ kelimesini kullanıyorlar” ve ” ‘bayan’ kelimesi bir sıfattır, hitap ederken ‘bayan X’ şeklinde kullanılsa tamam, ama sadece ‘bayan’ şeklinde kullanılması yanlış” şeklinde haklı cevaplar alsam da; “Bayan” kelimesinden neden bu derece rahatsız olduklarını net olarak anlamamı sağlayan şey, bizzat şahitlik ettiğim bir olay oldu.

Yıllar yıllar önce, bir sınav salonundayız ve salon görevlisi olan bay (  Nasıl da saçma oluyor değil mi? ) sınava girecek olan biz öğrencileri sıralara yerleştirmeye çalışıyor. Hatırladığım kadarıyla üniversite öğrencilerinin veya yeni mezunların girdiği bir sınavdı. Yani sınava girecek hemen herkes aynı yaşlarda… 40’lı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim Salon Görevlisi, içimizden birine seslendi “Beyefendi, siz şöyle geçin”. Hemen ardından da diğer bir kişiye seslendi: “Bayan, siz de şöyle geçin”…

O an, o salon görevlisi baya, “Kocaman, kelli felli adamsınız; ‘beyefendi’ demekten gocunmayan diliniz neden ‘hanımefendi’ demekten gocunuyor acaba?” demek istedim; ama işte… 

Velhasıl, Türk erkeği güya kibar olmak için “bayan” şeklinde hitap ederken, aslında kadına “hanımefendi” demekten kaçıyor. Kendisine “bakar mısın bay?” dense gıcık olup yadırgayacak ve kendisiyle dalga geçildiğini düşünecek tip, “bakar mısın bayan?” dediğinde nazik olduğunu düşünüyor.

Burada da “bayan” sözcüğünü doğru kullanmanın formülü, “Osmanlı” yerine “Türk” sözcüğünü koyup okumak gibi, “bayan” sözcüğü yerine “bay” sözcüğünü koyup okumak. Zaten göreceksiniz ki hemen her yerde saçma bir şekilde kullanılmış oluyor. En sağlamı, “bayan” sözcüğü yerine (yerine göre) “kadın” veya “hanım” sözcüklerini kullanmak. Örneğin İngilizce “Ladies and gentlemen” (leydiz en centılmın) ifadesini Türkçeye gudubet şekilde “beyler bayanlar” olarak değil de, gayet şık “hanımlar beyler” şeklinde çevirmek gibi…

B: Bence “Osmanlı’da Günlük Yaşam” tabiri bir hata değil. Tarihî hanedan isimleri, devlet isimleri, dönemi ifade eden isimlerde bu kullanım Türkçe’de yaygın. “Bizans’ta Dinî Müzik”, “Antik Roma’da Denizcilik”, “Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset” gibi kullanımlar gayet yaygın. Zaten “Osmanlı” kelimesi burada aslında adlaşmış sıfat. Türkçe gramerde sıfatları isim olarak kullanmak mümkün. “Hey, ihtiyar!” diye seslenirken, “Eskiyi özledim” dediğimizde bunu yapıyoruz.

“Bayan” kelimesini ne sıfat ne isim olarak kullanmayı seviyorum ben. Ta Orhun Yazıtları’nda geçen ve “zengin kişi” anlamına gelen “bay” kelimesi sonradan aslında bizim de kullandığımız Batı Türkçesi’nde neredeyse kaybolmuş, sadece Kıpçaklarda ve Kırgızlarda korunmuş. Dil Devrimi sırasında sanırım erkek hitap sıfatını eski aristokratik anlamından uzaklaştırmak için “bey” kelimesi yerine “bay” kelimesi başka lehçelerden alınıp kullanıma sokulmuş. Gelgelelim bu yetmemiş (galiba madam-mösyö gibi bir ikilemeyi tamamlaması için) üstüne bir de bundan “bayan” kelimesi uydurulmuş. Türkçe’de öncesinde böyle bir sıfat yok. Hatta Türkçe’de -an diye bir dişileștirme sıfatı da yok. Hatta ve hatta, tarihsel olarak Bayan Türklerde bir erkek ismi.

1930’ların TDK’sında çalışıyor olsaydım böyle uyduruk ve içi boş sıfatların türetilmesine külliyen karşı çıkardım. Hem cehalet hem kolaycılık bu. Diğer yandan aradan doksan yıla yakın zaman geçtikten sonra bu kadar günlük dile girmiş bir kelimeyi reddetmek de olacak şey değil. Galat-ı meşhur lûgat-ı fasihten evladır. Mecburen kullanıyoruz.

Diğer taraftan diğer tüm sıfatlar gibi bay ve bayan sıfatları da adlaşmış sıfat olarak bal gibi de kullanılabilir. Siz bunu sıfat diye halka sunarsanız halk da alır bunu “baylar ve bayanlar” diye kullanır. Üstelik Türkçe’ye has değildir bu, meselâ İngilizce’de de “What do you think, miss?” diye nazik bir soru sorabilirsiniz. Kimse “miss değil ulan, lady diyeceksiniz” diye bir feminizm söylevi vermez. Veya “Mister, is this your umbrella?” diye sorduğunuzda şemsiyesine hasret duyan hiçbir İngiliz beyefendisi size “mister senin babandır, gentleman desene, ayı” diyerek girişmez.

Kısacası bir yanıyla bayan-kadın hassiyetini başından sonuna kadar dil cehaleti olarak görüyorum. Diğer yanıyla da bay ve bayan sıfatlarından adeta tiksiniyorum, maalesef Dil Devrimi Türkçe’yi idadîlerden mekteplerden ve onlara ulaşabilen dar kitlenin özel mülkiyetinden çıkarıp halka vermek gibi başarılması zor bir görevi tamamlarken bazı ufak tefek yanlışlar da yapmış işte. Ama üzgünüm, söylenen Osmanlı örneğiyle bunun pek bir alakası olduğunu sanmıyorum. Bizzat benim de kalpten savunduğum kadın eşitliği ve cinsiyet hukuksuzluğu davası için çaba gösteren bazı feministler de lütfen Türkçe gramer dersi alsınlar ve daha fazla altı doldurabilir hassasiyetlerin peşine düşsünler.

A: “Bazı feministler de lütfen Türkçe gramer dersi alsınlar” ne yazık ki çok talihsiz bir cümle oldu. 🙂

Beni çürütmek için verdiğiniz örnekler, tam tersine söylediğimi destekliyor. Bakın, “Bizans”, “Antik Roma” gibi ifadeler “Osmanlı” ya da “Türk” sözcüklerinin muadili değil.

Bizans = Roma = Türkiye = “Osmanlı Devleti”
Bizanslı = Romalı = Türk = Osmanlı

Yani “Bizans’ta Dinî Müzik” ifadesi zaten doğru çünkü onun muadili bir yapı kurmak isterseniz “Türkiye’de Dinî Müzik”, “Osmanlı Devleti’nde Dinî Müzik” demeniz gerekiyor.

Ama “Osmanlı’da Dinî Müzik” ifadesinin muadili olan yapılar “Bizanslı’da Dinî Müzik”, “Türk’te Dinî Müzik” oluyor. Gördüğünüz gibi de çok saçma oluyor. 🙂

Aynı şekilde “Osmanlı’da Denizcilik” dediğinizde de “Roma’da Denizcilik” gibi bir şey demiş olMUyorsunuz, “Romalı’da Denizcilik” gibi bir şey demiş oluyorsunuz. Ne kadar yanlış bir kullanım olduğu daha iyi anlaşılabiliyor mu?

“Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset”, sizin açınızdan talihsiz, ama benim anlattığım durum açısından o kadar güzel bir örnek olmuş ki; anlatamam. 😀 Yanlış işte bu. Böyle yazılmaz. Bu “Osmanlı’da İç Siyaset” yanlışıyla bire bir aynı; tam muadili işte. 😀 Kulağınıza gerçekten bir gariplik gelmiyor mu burada? “Kullanımı yaygın” dediğiniz “Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset” ifadesini Google’da bir aratın bakayım, kaç kere kullanılmış. 😀 (Tabii ki sıfır). İngilizcesini düşünün, “… in Holy Roman” olmaz, “… in Holy Roman Empire” olur. Aynı şekilde “… in Ottoman” diye bir şey olmaz, “… in Ottomans” olur.

“Osmanlı” sözcüğü buradaki örneklerde olsa olsa “adlaşAMAmış sıfat” olur bence. 🙂

B: Her şeyden önce şunu söyleyeyim, ben bunları sizi çürütmek için filan yazmadım. Yukarıda da söylediğim gibi bay ve bayan kelimelerinin zaten kullanılmasından pek hoşlanmıyorum, kendim de kullanmıyorum. Açıkçası herhangi bir şekilde söyledikleriniz çürümese daha memnun olurum. Tek derdim yapılan benzetmeyle ilgili şüphelerimi göstermekti, ben yokken konu nereler gitmiş…

Bir kere Bizans kelimesiyle ilgili söylediğinize hiç katılmıyorum, Bizans kelimesi sözkonusu ülkenin neredeyse hiç kullanmadığı eski bir İstanbul ismi olan Byzantion’dan gelir, buna Rönesans aydınları şimdi anlatsam sadece konuyu uzatmış olacağım birtakım ideolojik kaygılarla Roma ya da Doğu Roma ifadelerinin yerine “bizantino” diye bir İtalyanca karşılık yaratıp Bizans İmparatorluğu isminde kullanmışlar. Bizans diye bir yer ismi, etnisite ismi, ülke ismi, hanedan ismi, hatta günlük hayatta kullanılmış şehir ismi bile yok. Siz şimdi “Hayır, Bizans kelimesi kelime yapısı olarak Osmanlı’nın eşdeğeri değildir” derseniz, Bizans’ı bir isim olarak kullanırsanız ben ve Rönesans aydınlanmasından arkadaşlarım da size “e bu Bizans neresidir, kimin nesidir?” diye sormak zorunda kalırız ve vereceğiniz her cevap yanlış olur. Çünkü Bizans hiçbir şeyin ismi değil ortografik olarak bir sıfattır ve “Bizans İmparatorluğu” dediğinizde onu adlaşmış sıfat olarak kullanırsınız. Tıpkı Osmanlı Devleti dediğinizde bir belirtisiz İSİM tamlaması yaptığınız gibi.

“Osmanlı’da” ifadesinde gramer yönünden hiçbir yanlışlık olmadığı iddiamı yinelemek zorundayım. Uygarlık, devlet, hanedan vb. isimlerde böyle niteleyici kelimeler adlaştırılarak kullanılabilir. Roma örneğini vermem de bundandır, “Antik Roma’da” derken bir yer ismi değil, uygarlık ismini o dönemin geneline atfedersiniz. Mesela “Tarih Sümer’de Başlar” dersek “Hayır, Sümer bir kavim ismi, ‘Sümer ülkesinde’ diyeceksiniz” diye itiraz ederseniz sizi pek kaale alamayız. Veyahut Habeş, Hind, Yunan gibi uygarlık, ülke, etnisite ifade eden kelimelerin dönem ismi olarak kullanılmasına karşı çıkmanız da keyfîdir. Özdemir Paşa “Habeş’e sefere giderken”, Cengiz Han “İç Asya’dan Hind sınırına kadar ilerlerken”, Sokrates “Antik Yunan’ı birbirine katarken” gramer hatası yapmış olmazlar. Tıpkı “Habsburglar Osmanlı’ya savaş açınca” yapmamış oldukları gibi.

Miss ve mister konusuyla ilgili benzetmenizi sanırım anlayamadım. Türkçe’de şu an bay da var, bayan da, beyefendi de var, hanımefendi de, bey de var, hanım da. Ama tartışmayı karışık hale getirmeye ihtiyaç yok, dillerde hitap kelimeleri isim olarak kullanılabilir. Miss ve mister kadar bay ve bayan kullanımı doğaldır. Bayan kelimesi uyduruk da olsa kullanılabilir, kullanan bunu küçümseme amacıyla kullanıyorsa suç ne kelimeye ne de gramere aittir, ne de kelimenin (aslında olmayan) anlamına aittir. Diğer yandan, “karı” kelimesi örneğinde görüldüğü gibi bazı kelimeler zamanla argo haline ya da yüksek sosyal statü arasında uygunsuz hale gelebilir elbet. “bayan” kelimesinin bu duruma düşmesi de mümkün. Hiç itirazım yok. Aksine mutlu bile olurum. Ama bu kelimeyi bir gramer yanlışı olarak karalamaya çalışmak da hem dezenformasyon hem de Türkçe gibi benzeri zor bulunur düzeyde cinsiyetçilikten uzak kurallara sahip bir dile getirilmiş ucuz bir eleştiri diye düşünüyorum. Ortada bir cinsiyetçilik varsa bu kelimenin kendisinden veya kullanımından kaynaklanmıyor. Bizzat onu kullanan toplumdan kaynaklanıyor.

Advertisements

Büyük Taarruz Üzerine

Nasıl gelindi 30 Ağustos 1922’ye? Bir defa muazzam bir gerginlikle gelindi. Evet, Sakarya Meydan Muharebesi’nde 200 bin kişilik devasa Yunan ilerleyişi Polatlı-Haymana bölgesinde güç bela durdurulmuştu. Ama bu olay 1922 değil, 1921 yaz aylarında gerçekleşmişti. Üzerinden geçen bir koca yıl boyunca Ankara Hükümeti, dünya diplomasisini kendi lehine çekmek için olağanüstü çalıştı. Bir yandan Sakarya’nın yaraları sarıldı, diğer yandan taarruz hazırlığı yapıldı. Mart 1922’ye gelindiğinde Mustafa Kemal artık umudunu kaybetmeye başlayan İttifak’ın ateşkes önerisini “Anadolu tamamen boşatılana dek” reddetti ve resmen köprüleri yaktı. Bu arada Mustafa Kemal’in başkomutanlık sıfatı 3. kez uzatıldıktan sonra dördüncü seferinde meclisten geçemedi, taarruzda geç kalınmakla suçlandı. Nihayet bin bir politik ültimatomla sınırsız başkomutanlık yetkisi meclisten geçirildi.

Yani Ankara, tabanında her an sabırsızlıkla kaynamaya hazır ama üst protokolün sonsuz bir sebatle sınandığı bir yılı geçirmek zorunda kalmıştı.

Yunan krallığı da bir o kadar gergindi. Kral Konstantin’in Sakarya öncesindeki pek medyatik “Ankara’ya!” sloganıyla artık dalga geçiliyordu. Üstelik Kral İstanbul’da sürgün hayatı yaşayan Venizelistlerin anti-monarşist sürekli eleştirisi altında huzursuzdu. Atina’da devamlı bir cadı avı mevcuttu, Venizelosçu memurlar ve subaylar sırayla tasfiye ediliyorlardı. Kral’a güven yoktu, üstüne üstlük Anadolu Harekatı’nın başına Sakarya’dan sonra Papulas’tan daha güvenilir bir isim beklenirken aklî dengesi herkesçe kuşkulu bulunan General Hacianestis getirilmişti. Hacianestis gelir gelmez bütün Yunan savunma düzenini kendi keyfince değiştirmişti. Yetmezmiş gibi sinir bozucu yaşlı General Metaksas sürekli olarak Anadolu Harekatı’na açıktan muhalefet ediyordu.

Anne6.jpg

General Georgios Hacianestis

Yunan tarafı herhangi bir uluslararası destek göremeyişine ve iç-dış politik baskılara dayanamamış, Trakya üzerinden iki kolordusunu “gerekirse” İngiliz kontrolündeki İstanbul’u işgal edecek kadar cüretkâr planlara hazır tutmak üzere mobilize etmişti. Acil durum çekici olarak İngilizlere siyasî şantaj bile kartlar arasındaydı.

Bugün biliyoruz ki Yunan istihbaratı müstakbel Türk taarruzunun aylar öncesinden farkındaydı. Fakat bundan ayrı, ölesiye ihtiyaç duyulan somut bilgilerin hiçbiri yoktu. Türkler ne zaman saldıracaktı? Mevcutları ne kadardı? Ateş güçleri ne kadardı? Kuzeyden Eskişehir hattına mı, güneyden Konya-Afyon demiryoluna mı yürüyeceklerdi?

30 Ağustos’u anlamak için o taarruzun coğrafyasını da anlamak gerekir.

İzmir, Yunan savaş gücünün karargâhıydı. Buradan doğuya dağ sıraları arasında giden yol Turgutlu, Alaşehir, Uşak ve Banaz üzerinden Dumlupınar Geçidi’ne ulaşır ve zorunlu olarak Afyon’da bir duraklama yapar. Afyon’dan batıya uzanan hat, Yunan savaşçılarının kaçınılmaz olarak tek iletişim ve ikmal hattıdır. Afyon’un doğusu ise Oluk Dağı ve Emirdağ’ın sarp kayalarıyla çevrilidir, askerî operasyonlar için geçit vermez. Bu mecburiyetle Afyon’da çıkıp Oluk Dağı’nın kuzey-kuzeydoğu yönünde ilerlerseniz sırayla Gazlıgöl, Kütahya, Eskişehir ve Seyitgazi’ye ulaşırsınız ve sonuçta Porsuk Çayı vadisine girersiniz. Vadinin kuzeyi Sündirek Dağları’yla kuşatıldığından ilerlemek için Porsuk boyu tek seçenektir. Porsuk’u takip etmek bir orduyu dosdoğru doğu yönünde Polatlı’ya dek ulaştırır. Burada Porsuk, Sakarya Nehri’ne karışır. Sakarya’nın geçince artık sadece Polatlı tepelikleri ve ardından tüm savunmasızlığıyla Ankara vardır.

İşte bu bilgiler ışığında 1922 yazında Türk taaruzunun geleceği yön hâlâ meçhul olduğundan Hacianestis görünürde pekâlâ akılcı duran savunma planını devreye soktu. Eskişehir ve Bilecik savunmanın kuzey parçasını oluşturdular, Yunan 3. Ordusu Petros Sumilas’ın emrinde buraya mevkilendirildi. Ortada Kütahya ve Gazlıgöl mevkii Kimon Digenis’in emrindeki Yunan 2. Ordusu’na bırakıldı. Güneydeki Afyon merkezli savunma ise General Trikupis’in emrinde Yunan 1. Ordusu’nun göreviydi.

Bu savunma planının ana fikirleri şöyle:
– Türklerin kuzeyde Bilecik-Gemlik arasında kalan bir mevkiden hücum imkanı yok. Arazi koşulları taarruz hızında ilerlemeye elverişsiz.
– Türklerin Afyon’dan daha güneyde bir hücum imkanı da yok. Mevzi Ankara’da çok uzakta ve üstelik Büyük Menderes Nehri kuzeye doğru saldırılar için doğal bir engel.
– Asıl saldırılar için ya Porsuk Vadisi üzerinden Eskişehir ya da Konya-Akşehir-Çay yolu üzerinden Afyon hedef olabilir.
– Kuzey ve güneydeki bu iki olası hedefin ortasında Kütahya’daki 2. Ordu hangi tarafa saldırı gelirse oraya destek olacak.
– Güneyden Afyon’a saldırmak uzun bir yol demek. Türkler daha büyük olasılıkla önce Eskişehir’e saldıracaklar.
– Savaş düzenini geniş alana yaymak ve birlikleri aynı hat üzerinde tutmak Türklerin cephe gerisine sarkmasını önleyecek.

 

Türk tarafında ise farklı endişeler ve hesaplar vardı. Bir kere Afyon’a dek 300 kilometre çarpışılan düşman mağlup edilse bile İzmir’er kadar nasıl kovalanacaktı? Kaldı ki ordu mevcudu hâlâ Yunanlılardan azken bu mümkün müydü? Genişletilerek 800 kilometreye ulaşmış Yunan savunma hattı nasıl delinecekti? Harekat başarısız olursa bir B planı var mıydı?

Nitekim İsmet Paşa Batı Cephesi Komutanı sıfatıyla harekattan yana olmadığı görüşünü belirtti. Yakup Şevki Paşa da bir kolordu komutanı olarak bu kadar uzun mevzilerde savaşacak asker bulunmadığı görüşündeydi. Birinci Ferik ünvanlı, koskoca Osmanlı’nın eski Harbiye Nazırı Fevzi Paşa da ateş gücü yetersizliğinden dem vurdu ve harekattan yana değildi. Bunlara rağmen Müşir Mustafa Kemal Paşa gizlice karayolu üzerinden Konya’ya, sonra Akşehir’e ve Şuhut’a geçti. Taarruzu Şuhut’tan resmen başlattı.

Türk hücumunun fikirleri şunlardır:
– Asıl hücum uzun yoldan, güneyden, direkt Afyon üzerine yapılacak. Gerçek hedef Afyon. Afyon alındığında İzmir yolu ile bağlantısı kesilen tüm diğer Yunan hedefleri savaş dışı kalacaklar.
– Kuzeydeki Yunan 3. Ordusu’nun asıl hedefi geç görmesi için Türk 2. Ordusu o bölgeye de küçük çaplı saldırılar gerçekleştirecek.
– Harekatın ilk saatlerinde Fahreddin Paşa emrindeki Türk 5. Süvari Kolordusu Afyon’un hemen güneyindeki dağlar arasından Kırka geçidini hızla ve gizlice geçecek, Afyon’un batısına sarkacak. İzmir-Afyon ve Afyon-Eskişehir arasındaki tüm telgraf ve demiryolu bağlantısını imha edecek.
– Geri çekilen Yunan birlikleri dağıtılmayacak, bir araya toplanmalarına adeta izin verilecek, zaten mühimmat sıkıntısı yaşayan Türk topçusunun bu toplanıp yoğunlaşmış Yunan mevzilerine ateş açması sağlanacak. Böylece isabet oranı artacak.
– Harekat başarılı bile olsa İzmir yolu boyunca birçok yeni mevzi imkanı bulunduğu ve yeni bir Türk taarruzu organize etmek çok zor göründüğü için tüm Yunan birlikleri 20 kilometrelik cephe sahaları içinde bir seferde kesin olarak imha edilecek.

baskomutanlik-meydan-savasi-krokisi.jpg

Harita üzerinde Türk taarruzu ve Yunan savunma düzeni

Türk hücumunun fikirleri yaz başında Çay’da bir araya gelen Mustafa Kemal ve ordunun yüksek rütbelilerinin istişaresinin ürünüydü. Ancak bu hâliyle plan neredeyse her yönden sıra dışıydı:

Taarruz hatları asimetrikti. Tüm gücün bir muharebe alanının tek yönüne (Afyon’a) yoğunlaştırılması savunmacı tarafından kuşatılmayı kolaylaştırdığı varsayılan bir fikirdi.

Taarruzun topçu ateşi kullanım şekli devrimsel nitelikteydi. O güne kadar Napolyon çağından beri top gücü, savunma hatlarını yıpratıcı nitelikte görülen bir silahtı. Savunmacıların bir noktada yoğunlaştırılıp top ateşiyle kitlesel imhasını amaçlamak görülmemiş bir anlayıştı.

Taarruzun ana fikri bile ilk bakışta yanlıştı. O devirde tüm taarruz fikirleri savunma hatlarını yarıp parçalamak üzerine kuruluyken Türk taarruzu düşmanın bir arada geri çekilmesini istiyor, kendisi de ironik olarak tek noktada konumlanıyordu.

Taarruz görülmemiş ölçekte hız bağımlıydı. Birkaç gün içinde 200 bin kişilik bir gücün imha edilmesi, kaçamaması, yeniden mevzilenememesi elzemdi.

Taarruzun en kritik aktörlerinden birinin 5. Süvari Kolordusu’na ait olması belki en büyük sürprizdi. Süvari sınıfının modern cephe savaşlarındaki yükü neredeyse tamamen ulaşım ve lojistik boyutuna inmişken Fahreddin Paşa’ya verilen bir Anadolu dağ geçidini geceleyin gizlice aşıp cephe gerisine sarkma görev, ortodoks bir taktisyen için masalsı bir çılgınlıktı.

Bu gariplikler içinde Şuhut’tan saldırı emri geldi. 25’i 26 Ağustos’a bağlayan gece Fahreddin Paşa’nın kolordusu Kırka dağ geçidini aştı, yol üzerinde küçük bir Yunan piyade takımının devriyesiyle karşılaşıldı. Hiçbir haberci bırakılmayacak şekilde imha edildi. Sabahleyin Türk 1. Ordusu Çay yolu tarafından kuzey-kuzeybatı yönünde Afyon önündeki savunma hatlarını vurdu, Türk 2. Ordusu da plana uygun şekilde aynı anda güneybatı yönlü intikale başladı, fakat yanıltıcı bir saldırı kuzeydeki 3. ve 2. Yunan Orduları üzerine gönderildi. Bu küçük istisna dışında tüm Türk savaş gücünün bir anda Afyon’un doğu üzerinde toplanması Yunan savunmasının ilk hattının derhal terk edilmesine sebep oldu. Afyon güneyindeki müstahkem Tınaztepe ve Mantarlı Tepe Türklerin eline geçmişti.

Yunan savunmasının taarruza bir es verdirebilmesi 26 Ağustos akşam saatlerini buldu. Bu noktaya kadar her şey tam olarak Türk planına uygun şekilde gerçekleşti. Müşir Mustafa Kemal Paşa şimdi bir karşı saldırı bekliyordu. Fakat tam da hesaplandığı şekilde cephe gerisindeki Fahreddin Paşa ve emir süvarileri İzmir-Afyon-Eskişehir hattı üzerindeki tüm ikmal ve iletişim ağını akşama dek sabote etmişti. İzmir’deki merkez karargahın gelişmelerden kesinlikle haberi yoktu. İzmir yönündeki büyük sessizliğin ardından General Hacianestis kişisel inisiyatifle yedekte bekletilen Yunan 2. Ordusunun Kütahya’dan Çay yönüne karşı saldırı emrini verdi. Ancak sabote olmuş iletişim nedeniyle Hacianestis, Yunan 1. Ordusunun büyük bir yedek kuvvet ihtiyacı içinde olduğundan habersizdi.

Kütahya’dan ve Hacianestis’ten herhangi bir destek haberi alamayacağını anlayan Yunan 1. Ordu komutanı Trikupis, çaresizce savunma mevzilenmesini bozarak güney yönünde kendi karşı saldırısını başlattı ve neredeyse tamamen imha olup geri çekilerek Afyon’dan çıkmak zorunda kaldı. Tınaztepe İzmir yolunun doğrudan müstahkem mevkii idi ve Afyon’dan İzmir yönüne çekilmek Tınaztepe hâlâ bir Türk mevzisiyken intihar demekti. Bu yüzden mecburen çok daha kuzeye, lojistik olarak sorunlu İlbudak Dağı’na doğru çekilme manevrası uygulandı. Trikupis ertesi sabah karşı taarruza hazırlanan Yunan 2. Ordusunu kendi yetkisini aşmak pahasına acilen desteğe çağırdı.

Türk planı kusursuz işliyordu. Yunan 2. Ordusu birbiriyle çelişen emirler almıştı, yavaşlamıştı, lakin tam da istendiği şekilde Yunan 1. Ordusu’yla aynı mevziye İlbulak Dağı yönüne sıkışıyordu. Yunan 3. Ordusu ise tamamen iletişimsiz, ikmalsiz ve işlevsizdi.

28 Ağustos sabahı İzmir ile güçlükle iletişim kurulabilmişti. Karargah Trikupis’ten gelen felaket haberlini aldığında Hacianestis’in karşı saldırı emri kesin olarak iptal ederek 2. Ordu’nun Trikopis’e tümden bağlandığı raporunu gönderdi. Tüm savunma düzeni sorumluluğu artık Trikopis ve ona bağlı Yunan 1. Tugay komutanı Tümgeneral Frangu emrinde yeniden düzenlenmişti. Bu yeni acil durum planına göre Trikopis İlbudak Dağı yönüne düzenli çekilmeyi sağlarken Tümgeneral Frangu da biraz daha batıdaki Dumlupınar Tepesi’ne giden yolu temizleyecek ve böylece İzmir yolu üzerinde derhal bir Dumlupınar savunması oluşturulacaktı. Hacianestis ise resmen görevden alınmıştı.

Fakat zaten böyle bir yeniden mevzilenme planını haftalar öncesinden öngören Türk kurmaylarının bu plana izin vermeye ne niyetleri ne de zamanları vardı. Müşir Mustafa Kemal Paşa kesin emriye İlbudak Dağı’na çekilen Trikopis’in yol üzerindeki tek lojistik kaynağı olan Çalköy’de Yunan çekilmesi şiddetli top atışına maruz bırakıldı. Öyle şiddetli tahribat verildi ki Yunan ordusundan büyük çaplı kaçışlar gerçekleşti. Topçu mevzisinden güçlükle çıkabilen Trikopis birlikleri mecburen doğuya atarak Olucak köyünde 28’i 29 Ağustos’a bağlayan geceyi geçirdi. Bu sırada Yakup Şevki Paşa’ya bağlı Türk süvarisi İlbudak ile Dumlupınar arasında kalan tüm yolu pusuya hazır birliklerle dolduruyordu.

Frangu daha hızlı davranmış ve Albay Kemaleddin Sami Bey’e bağlı Türk 4. Kolordusu’nun İzmir yolunu kuşatan çevirme harekatının önünden kaçarak Dumlupınar üzerinde az çok müstahkem sayılacak bir mevki ele geçirebilmişti. Güneyden baskı altındaki Frangu’nun beklentisi Trikopis’in doğu yönünden kendisiyle birleşmesiydi. Bu yüzden askerlerine ne pahasına olsun sol kanadın güvende tutulması, gerekirse sağ kanatta Türklere açık mevziler bırakılması emrini verecek kadar cesur davranmıştı. Tabii Trikopis’in doğudan ulaşmaktan çok uzak, Olucak’ta sıkışıp kaldığından tamamen habersizdi.

29 Ağustos günü Türkler asıl muharip güçlerini Trikopis üzerine ulaştırdılar. Türk 2. Ordusu’na bağlı 6. Kolordu General Kazım (İnanç) Paşa komutasında hücuma geçerek önce Trikopis’in Dumlupınar’da birleşme yönündeki son umudunu yok etti, ardından süratle imha hareketine girişti. Gün boyunca her iki tarafın ciddi kayıplar verdiği bir savaşın ardından nihayet 30 Ağustos sabahına girildi.

30 Ağustos sabahında General Trikopis kritik bir karar vererek Dumlupınar fikrini tamamen terk etti ve çok daha güney yönlü bir intikal ile Banaz yönünde çekilme emri verdi. Fakat yol üzerindeki Alıören’de yine Türk süvari birliklerince kuşatılmaktan kurtulamadı. Üstelik burada lojistik gücü sıfıra kadar tükenmişti ve duraklaması ölümle eşdeğerdi. Bu nedenle akşama kadar savaş emri veren Trikopis topyekün imha ihtimali iyice belirdiğinde askerî düzeni terk ederek gece kalan 5 bin er ve erbaşla birlikte Uşak’a yönüne kaçtı. 2 Eylül’de Uşak’ta Türk güçlerine esir düşecekti.

Tümgeneral Frangu ise Albay İzzeddin Bey komutasındaki Türk 1. Kolordusu’na karşı 30 Ağustos’un son saatine dek savaştı, son saat içinde sol kanadı da tamamen dağılan Frangu belli ki başka ihtimal göremeyerek Banaz’a doğru kaçış için son emrini verdi. 10 Eylül’e kadar kaçmakta olan Yunan askerî gücünün komutasını elinde tutan Athanasios Frangu nihayet Çeşme’de demirli Yunan gemileriyle, hiç esir düşmeksizin Anadolu’yu terk etse de Yunanistan’daki Venizelosçu devrimin ardından ünlü bir monarşist olarak ordudan tasfiye edilmekten kurtulamayacaktı. 4 günlük taarruzun işlev sahasının uzağında kalan Yunan 3. Ordu komutanı General Petros Sumilas da ordularını 18 Eylül’de Bandırma’ya kadar çekti ve sonuçta Anadolu yarımadasını terk etti.

30 Ağustos gecesi Müşir ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa muzaffer Türk güçlerine o meşhur “İleri!” emrini vermişti. Taarruzun başlamasından 14 gün sonra İzmir ele geçirildi.

  • Büyük olasılıkla, geniş hat savunması askerî tarihe bir daha dönmemek üzere cephelerden silindi.
  • Süvari sınıfı muharip güç listelerinden çekilmeden önce destansı bir kapanış imkanı buldu.
  • 20 yıl sonra Blitzkrieg tarafından icra edilene dek eşi görülmeyecek büyüklük ve hızda bir taarruz gücü sahnelenmiş oluyordu.
  • Napolyoncu hatlar çatışması teorisi Türk ve belki de Avrupa tarihinde ilk defa bu kadar açıkça eleştiriliyor ve çok daha mobil taktik-stratejilerce mağlup ediliyordu.
  • Profesyonel askerî akıl ve becerinin 15 günde 200 bin kilometrekarelik bir mevziyi nasıl ele geçirebilecek niteliğe ulaştığı ilk kez görüldü.
410px-Turkish_infantry_in_trench.jpg

Türk Kara Gücünün Altı Asrı: Steplerden Üç Kıtaya

Bugün biraz bu anlayışın sınırları esnetildi, şema köhnemiș görülmeye başlandı ama Osmanlı ordu sistemini dört aşama olarak düşünebiliriz:

Pre-klasik/Pastoral/Asyatik evre: Beylik döneminden Yavuz Selim’in Mısır fethine kadarki düzen. Ordu tasarımının en dinamik olduğu evre. Devlet tebaası gün geçtikçe genişliyor, savaş nerede olacaksa oranın Türkmen beyi devlet safına çekilip gazaya ikna ediliyor. Bunlar dereyi tepeyi ovayı tanıyan, baskın yapmayı, inisiyatif almayı bilen, çekirdekten akıncı adamlar. Cahil ama hızlı ve tahmin edilmesi zor adamlar. Savaşlar daha küçük çaplı Bizans garnizonlarına karşı olunca topografyayı bilmek belirleyici oluyor. Paşalarla da iyi geçindikleri için devletin idaresinde söz sahibiler. Zaten devlet, bir asker devleti.

Fatih döneminde Balkan nüfusu topyekün teba oluyor, Macaristan gibi çok kuvvetli bir düşmana komşu olunuyor. Balkanlı nüfusun ordu kadrosuna bir şekilde dahil edilmesi şart yani. Sonuçta Yeniçeri sistemi kuruluyor. Eski Türkmen beyleri bozulmasın diye “bunlar hünkarın kişisel korumasıdır” kılıfı bulunmuş. Bu sayede ordu muazzam kalabalıklașmıș. Fakat karar unsurları yine Paşalar ve perde arkasında yarı özerk bile davranabilen Türkmen beyleri.

Klasik Evre: Safevi Savaşları’ndan sonra iki fikir ortaya çıkmış; bir, Türkmen beylerine güven olmaz. İki, her yere Türkmen iskan ettirmekle bu kadar büyük ülkenin garnizonunu sağlayamayız. E, hazine de dolu. O yüzden parası neyse verilmiş, Yeniçeriler palazlandırılıp nihayet aslî ordu unsuru olmuşlar. Türkmen desteği zayıflayınca düşen süvari sayısını tazmin etmek için yerel beylere tımar dağıtılmış, sipahi yetiştirilmiș. Tüfek kullanımı Yeniçeri ocağı içinde usta-çırak ilişkisine bağlanmış. Topçuluk, askerî inşaat, haritacılık gibi konularda özelleșmiș Yeniçeri alt grupları oluşmuș. Mesafeler uzadığı için yol bakımları, lojistik, ordu istihbarat ağları bürokratik ciddiyetle iyileștirilmiș. Bunlar Avrupalılardan yaklaşık 150-200 yıl önce tamamlanmıș.

Fakat sorun şu ki büyük savaşlarda görevlendirilen paşaların askerî deneyimleri az. Avrupa’daki mezhep savaşları kalifiye ve iyi eğitimli soylu çocuklarından generaller yetiştirirken, Osmanlı paşaları giderek ordunun iç işlerinden anlamayan, tamamen idarî işlere odaklı adamlar olmuşlar. Zenta Savaşı gibi beklenmedik büyük yenilgilerin sebebi tamamen Osmanlı karargahının Avrupalı karargahlara karşı zayıflığından ibaret. Avrupa tarihi bu nedenle çok korkunç Osmanlı ordularına karşı zor şartlar altında “mucize”ler yaratan Savoylu Eugene, Jan Sobieski, Raimondo Montecuccoli gibi kahramanlarla dolu. Yani klasik Osmanlı ordusu Avrupa ordularından daha iyi, fakat karargahlar daha kötü.

Reform evresi: Özellikle Avusturya’nın Prusyalılardan kötekle profesyonel askerî yöntemleri öğrenmesi ve Rusya’nın müthiş paralar harcamak pahasına ordusunu modernize etmesinden sonra 18. yüzyıl ortalarından itibaren Doğu Avrupa’da bu üç büyük gücün birbirine bariz bir üstünlüğü kalmıyor. Yeniçeri sistemi ise Balkanlardan ziyade Anadolu kökenli askerlere doğru kayıyor. Devlet içinde muktedir Balkan kökenliler, çamur deryasında savaşmak yerine masa başı memuriyetleri tercih eder olmuşlar. Anladığım kadarıyla bugünkü genel görüş bunun usta-çırak zincirine büyük zarar verdiği yönünde. Nitekim, örneğin topçuluk geleneği hızla boşluğa düşmüş ve Osmanlı tüfekleri değişen Avrupa tüfekleri karşısında antika gibi kalmış. Bu arada küresel ölçekte ticarî trendin değişmesiyle Anadolu, Suriye, Filistin fakirleșmiș, devlet otoritesi zayıflamıș, tımar sistemi bozulmuş, sipahiler tarihten silinmiș. Devlet ödeneği çektikçe Yeniçeriler zıvanadan çıkan bir yiyici takımı haline gelmiş. Daha Köprülüler döneminden itibaren sorun aslında fark edilmiş ama ilk adımlar III. Selim’i bulmuș, tam reform ancak II. Mahmud’da Yeniçerilerin ipinin çekilmesiyle tamamlanmıș.

Bu dönemin ordularındaki temel özellik iş bilmez subaylar, disiplinden uzak erler ve askerlikle ilgisiz sözde generaller. Özellikle sadrazamların ve birkaç bilinçli padişahın kişisel farkındalığı, voyvodalıklar ve Mora dışında kalan Osmanlı topraklarını kurtararak Osmanlı ordusunu güç bela reforme etmiş gibi görünüyor. 1830’ların Osmanlı ordusunun 1787’de Yaş’ta tarumar olan ordudan çok üstün olduğunu düşünüyorum. Avrupalılardan üstün olmasa da hâlâ rahatlıkla küresel sayılacak bir askerî güç.

Romantik evre: 1853’te Kırım Savaşı ertesinden devletin sonuna kadarki dönem. Sanayi Devrimi’nin ve uçuşa geçen askerî lojistiğin yakalanmaya çalışıldığı, nitelikli eleman eksiğini fark eden devletin varını yoğunu asker yetiştirmeye, tren yolu yapmaya, tüfek ithal etmeye, Avrupa’dan askerî ortaklık bulmaya harcadığı yıllar. Fatih devrinden beri belki ilk defa büyük karacı mareșaller geri dönüyor. Ordu, epeydir ilk defa devletten biraz daha güçlü konuma geliyor. Yeni kuşak askerî erkan da çareyi devlet yönetimine ortak olmaya çalışmakta buluyor. İmparatorluğun ordu nüvesinde yeniden inşası hayali var. Fakat özellikle iç siyasi sorunlar ve deniz sınırlarındaki bariz zaafiyet yüzünden toprak kayıpları devam ediyor. 1913’teki acı mağlubiyet böylesine tek boyutlu ve romantik bir yeniden inşa hayalinin ne kadar ütopik olduğunun son işareti.

***

Ben şahsen Osmanlı kara ordusunun hiçbir zaman çok çok kötü olduğunu düşünmüyorum. 1750-1800 arası belki görece en kötü dönem. Ondan önceki 450 yıl boyunca Osmanlılar ya göçebe/vurkaç tipi geleneğin ya da devlet eliyle mahareti desteklenen alanında uzmanlașmıș Yeniçeri kuvvetlerinin etkisiyle kendi bölgesinin en kuvvetli ordusu. Ayrıca hem sınır boyunda kolluk kuvvet görevi gören yarı-sivil akıncılarıyla hem de payitahtta talim yaptırılan düzenli alaylarıyla çok yönlü ve kolay uyum gösteren bir ordu. Avrupalıların çiftçiden bozma piyadelerinden, disiplin bilmez paralı askerlerinden, paslı kılıçla yarı sarhoş savaşa giden serf takımından çok üstün. Fatih döneminden itibaren (belli ki biraz Bizans mirasından da yararlanılarak) askerî zanaatçılık da rakip Batılılardan üstün hâle getiriliyor, Kuzey Balkanların alt yapısı her seferden önce ve sonra elden geçiriliyor. Yılmaz Öztuna’nın hesabına göre 1550-1750 arası tüm Osmanlı devlet gelirinin yarısı yapılașmaya harcanmış. Muhtemelen epeyi askerî amaçlı yapılar.

Bu arada yorumlarımın hepsi kara ordusu için. Deniz ordusunda bence çok daha karamsar bir tablo var. Boğazlar, adalar ve Afrika o kadar uzun süre elde tutulduysa bu büyük oranda ticarî önemini yitirmekte olan yerler olmalarından ileri geliyor. Osmanlı denizciliği Barbaros’un devlet sistemine dahil edilmesinden 1600’lerin ilk çeyreğine kadarki kısacık süre dışında Avrupalılarla rekabet etmeye yakın bile değil. Onu tamamen ayrı başlıkta konuşmak lazım.

A Response On Turkish Language Reform

About Turkish Language Reform, there are many to say as to its motivation asked but I want to say a few.

First of all, it wasn’t actually about “purification” of Turkish lexicon. Before Reform, the official use of language was so distinct from public use that there wasn’t even a consensus on how to spell some of official words. Almost entire phrases in an Ottoman document were meaningless to common Turkish speaker’s ears. Many of the words were long out of their primary meaning and searching in Arabic language in the need of loanwords or generic words was almost an instinct. Year by year, Turkish official language was splitting away from its native speakers by the hands of officials and Istanbul bureaucracy.

Second, one shouldn’t script a language with 8 vowels like Turkish using Arabic abjad. It creates a mess. Distinctly articulated common words like “kul” (slave), “kül” (ash), “kol” (arm), “kaval” (flute-pipe) were written same, قول, in Ottoman scripture. Even before Republican era, some Ottoman intelligentsia noted the nonsense and made proposals for a reformation of alphabet, which all never actualized.

Third, public use of Turkish language hasn’t throughly changed since 14th century. We see it at numerous records of folk conversations by European travelers in Anatolia. Turkish speakers of Anatolia didn’t see a Great Vowel Shift like English language got through. The reform, also, didn’t even touch a thing in folk language. It just abolished traditional Ottoman use and standardized Constantinopolitan Turkish accent. Thus, Turkish Language Reform was actually a reform on official use of language. An ordinary Turkish citizen in 2018 doesn’t understand a 1925 speech by Ataturk but, aside a group of well-educated upper class, any ordinary Turkish citizen of 1920s couldn’t understand it too.

If you’re a common literary person, a language reform is nothing but a torment to you. The state had to convince bureaucracy for the requirement. So, based on the worldwide trend of local nationalisms, a “Turkification” in language has been advertised. The reform period has been depicted as a drama of “pressured, looked-down, productive Turkish language breaking its chains of ages”. The sudden boost of literacy was considered a positive feedback and many of officers adapted the alphabet easily since had they taken mandatory French classes in classical Ottoman education. The reform was seen mainly successful. Later, both nationalist and leftist parties supported and interiorized the reform into their agendas indicating it to be a key struggle for society and campaign of education.

A Response On Turkish Language Reform

About Turkish Language Reform, there are many to say as to its motivation asked but I want to say a few.

First of all, it wasn’t actually about “purification” of Turkish lexicon. Before Reform, the official use of language was so distinct from public use that there wasn’t even a consensus on how to spell some of official words. Almost entire phrases in an Ottoman document were meaningless to common Turkish speaker’s ears. Many of the words were long out of their primary meaning and searching in Arabic language in the need of loanwords or generic words was almost an instinct. Year by year, Turkish official language was splitting away from its native speakers by the hands of officials and Istanbul bureaucracy.

Second, one shouldn’t script a language with 8 vowels like Turkish using Arabic abjad. It creates a mess. Distinctly articulated common words like “kul” (slave), “kül” (ash), “kol” (arm), “kaval” (flute-pipe) were written same, قول, in Ottoman scripture. Even before Republican era, some Ottoman intelligentsia noted the nonsense and made proposals for a reformation of alphabet, which all never actualized.

Third, public use of Turkish language hasn’t throughly changed since 14th century. We see it at numerous records of folk conversations by European travelers in Anatolia. Turkish speakers of Anatolia didn’t see a Great Vowel Shift like English language got through. The reform, also, didn’t even touch a thing in folk language. It just abolished traditional Ottoman use and standardized Constantinopolitan Turkish accent. Thus, Turkish Language Reform was actually a reform on official use of language. An ordinary Turkish citizen in 2018 doesn’t understand a 1925 speech by Ataturk but, aside a group of well-educated upper class, any ordinary Turkish citizen of 1920s couldn’t understand it too.

If you’re a common literary person, a language reform is nothing but a torment to you. The state had to convince bureaucracy for the requirement. So, based on the worldwide trend of local nationalisms, a “Turkification” in language has been advertised. The reform period has been depicted as a drama of “pressured, looked-down, productive Turkish language breaking its chains of ages”. The sudden boost of literacy was considered a positive feedback and many of officers adapted the alphabet easily since had they taken mandatory French classes in classical Ottoman education. The reform was seen mainly successful. Later, both nationalist and leftist parties supported and interiorized the reform into their agendas indicating it to be a key struggle for society and campaign of education.

Kültegin Yazıtı’ndaki Yer ve Etnisite İsimleri Üzerine

Bilge Kağan Yazıtı’ndan sonra Kültegin Yazıtı’ndaki yer ve etnisite isimlerini derledim. Yine bazı noktalar çok net, bazıları muamma. Etimolojilerin içinden birkaç ilginç hikaye de çıktı. Zaman ayırıp okuyan herkese teşekkür ederim.

____________

Ediz: Türk boy ismi. Yazıtta “İki-Ediz” olarak bahsediliyor. Bu ikisi hangisidir bilemiyoruz. Yalnız, her kimlerse bunlarla ilgili sert ifadeler var. Moğolistan’ın doğusunda Çin sınırında yaşarlarken, Aşina klanının zayıfladığı bir sıra Çinlilere bağlılık bildirmişler. Bilge Kağan ve Kültegin de Koşulgak’taki (meçhul bir yer) büyük bir savaş sonucu onları yenmiş, hatta adeta ibret olsun diye topluca kılıçtan geçirmiş. Tamamen tükenmemiş olacaklar ki yazıtta Kağan’a bağlı boylar içinde isimleri geçiyor. Ahmet Taşağıl hoca Edizlerin Çin kaynaklarındaki A-tie’ler olduğundan kuşku duymuyor. Bu bilgiyi A-tie’lerin sadık vasallar olarak övülmesiyle ilişkilendiriyor. Bunlara Çin’de önemli memuriyetler bile verilmiş, askerî destek de almışlar. Çinlilere göre A-tie’ler önceden çok daha batıda, Kırgızistan’a yakın Seyhun Nehri kuzeyinde yaşıyorlarmış, nitekim Tölis (Çince Tiele) boyları içinde anılmışlar. Sonradan ne hikmetse doğuda, sınır boyları arasında listelenmişler. Anlaşılması zor gerçekten.

Kök-Türük: Can alıcı bir ifade. Bilge Kağan’ın atalarından, hanedan kurucusu Bumin Kağan ve Istemi Kağan ile bağlı Türk beyleri bu isimle övülüyor. Yüce, gayretkâr ve başarılı liderler olarak anılıyorlar. Sanırım bizim tarih terminolojimizdeki “Göktürk” lafının kökeni bu. “Kök” sıfatı, tanrısallık ifade ediyor gibi.

Iduk-Ötüken: Ötüken. Bütün Türkçe ve yabancı kaynakların ortak görüşü; güneyde Orta Moğolistan’da Selenga ırmağının batı yakasından Orhun’un Hangay Dağları’daki pınarına, kuzeyde de Tuva Cumhuriyeti sınırındaki Sayan Dağları’na kadar üçgen şeklinde sulak bir havza olması gerek. Başındaki “ıduk”, kutsal demek. Fakat Ötüken kelimesinin etimolojisi hakkında varsayımların ötesinde bir şey bulamadım. Moğolcada “Ötög” kelimesinin anlamı ‘ayı’, bilmem ilgisi var mı. Yabancı kaynaklarda Yer-su ruhları, ağaç totemi ve türlü koruyucu ruhlarla ilişkilendiriliyor, herhalde bu bilginin kaynağı Irk Bitig, fakat emin değilim. Yazıtta Türklerin Ötüken’den uzağa gidip yerleşmeleri ayıplanıyor. Ötüken, Türk budunun en iyi korunduğu yer addediliyor. Bu adın Kaşgarlı’nın lügatına girecek kadar uzun yaşamasını da şahsen ilginç buldum.

Tangut: Sino-Tibetçe bir dil konuşan, kısmen Budist kısmen şamanist, Çin’in batısında şimdiki İç Moğolistan’ın Ordos bölgesinde yarı göçebe yarı yerleşik yaşayan ilginç bir halk, Çincede Qiang, kendi dillerinde Mi-niah diye anılıyorlar. (Bütün bunların aynı olduklarını Uygurlardan öğreniyormuşuz.) Tarihte ilk kez bahsedildikleri yer burası. Kültegin 17 yaşındayken Tangutları yenip ganimetler almış. Göktürklerin hükmünde yaşamışlar. 9. yüzyılda Uygurlardan sonra güçlü bir krallık kurarak önceden onları küçümseyen Çin’in kanunlarını, adetlerini, hatta Çince soyisimleri reddedip varlık mücadelesine girmişler. Cengiz Han gelince siyasi tarihten silinmişler. Bugün Tangut lehçelerini hâlâ konuşan birkaç yüz bin insan yaşıyormuş Çin’de.

Altı-Çub: Önceki yazıda bahsettiğim Soğdlar belli ki. Altı-Çub’un ne demek olduğu yine soru işareti.

Iduk-Baş: Kültigin ve Bilge Kağan’ın amcası Kapgan Kağan ile Çinli Zhou hanedanı arasında yapılan iki çok büyük savaştan birinin yeri. “Baş” kelimesi buranın bir pınar olduğu fikrini doğuruyor. İbrahim Kafesoğlu hocanın söylediğine göre burası Ötüken’den sonra ikinci kutsal yer olan Orhun’un kollarından Tamır(Temir?) Çayı’nın pınarı. Burada tanrı ve ruhlara adak adanıyor, kurban kesiliyor. Ötüken genel siyasî merkez, Tamır ruhanî merkez.(bkz. Türk Millî Kültürü, Kafesoğlu, sayfa 303) Çin Seddi’nden bu kadar uzakta Zhou ordusunun ne aradığı da soru işareti.

Kem: Yenisey’in Rusya içlerindeki kuzey kolu. Burası geçilip Kırgız ve “Çek”lerle savaşılmış.

Çek/Çik: Bir muallak kavim ismi daha, “Çek budun”. Kırgızlarla beraber isyan çıkardıklarına göre Ötüken merkezli Türk kağanlığı kimliğinden uzak bir boy olmalı. Ahmet Taşağıl hocanın fikri bence en yere basan varsayım; Çikler Bilge Kağan’ın Kırgız seferinde bir kere dağıtılmış, sonra Uygurlara kadar isimleri geçmiyor. Uygurlar zamanında yine aynı “Çik” ismiyle isyan etmişler, yine Kem ırmağının ötesinde mağlup edilmişler. Uygurların devri kapandıktan sonra Kem ırmağı yakınında hiç yoktan Kimek boyu diye bir yerel etnisite ortaya çıkmış. Ahmet Taşağıl hoca bu nedenle bunların Kimekler olabileceklerini söylüyor.

Örpen/Urpen: Yerli-yabancı bütün kaynakların pas geçtiği bilinmez bir yer. Kırgızlarla ve Çeklerle savaşılmış.

Altun-Yişiy: Günümüz Türkçesiyle “Altın Dağ”, Deniz Karakurt’un Türk Söylence Sözlüğü’ne göre muhtemelen Altay Dağları. Altaylar Moğolistan-Kırgızistan sınırından yükselip Rusya içinde kuzeybatı seyrinde devam eder. Bilge Kağan’ın Kırgız seferinin devamında batıya dönülerek bu dağlar aşılıyor ve Türügeş ülkesine ulaşılıyor. Bu doğruysa Altun>Altay dönüşümü nasıl olmuş acaba, Moğolca etkisi mi?

Beş-balık: Bugün arkeolojik kazı alanı, o devirde önemli bir ticaret şehri, Çin kaynaklarında adı Beiting. Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nin kuzey yarısında, Altayların hemen güneybatısındaki Cungarya düzlüğü sınırlarında kalır. Burası İpek Yolu’nun kuzey rotasının zorunlu bir durağı olduğu için stratejik önemi muazzam. Nacizane fikrime göre erken Türk tarihinin kilit yerlerinden biri. Göktürklerden önce en başta Basmiller, ayrıca Karluk, Kıpçak, Yağma gibi türlü göçebeler bölgede egemen. Birinci Göktürk Kağanlığı’nın sonunu getiren ayaklanma burada başlıyor, Çinli Tang hanedanı derhâl isyana destek veriyor, karşılığında bölgedeki boylar Tang’a bağlılık bildiriyorlar. Kültegin Basmilleri yendikten sonra bölge yine Türk hakimiyetine geçiyor, daha sonra Uygur döneminde büyük bir Budist kültür merkezi oluyor. Beş-balık’ın, yani “beş şehrin” isimleri Kaşgarlı tarafından listelenmişse de arkeolojik olarak bu isimleri doğrulayan başka veri yok. Bu “beş”i Beş-balık’ın semtleri midir, başka şey midir, ismin gerçek etimolojisi nedir bilemiyoruz. Bu arada “balık”ın da etimolojisi hakkında bir uzlaşı var mı hakikaten?

Basmil: Basmillerin Türklüğüne ilişkin en önemli kayıt kendi ellerinden gelmiş. Az bilinmesine şaşırdığım bir yazıt bırakmışlar, Beşbalık’ın kontrolünü ellerinden alan Aşina klanına serzenişte bulunuyor, kayıplarını yad ediyorlar. Kullanılan dilin Türkçe olması bence tartışmayı kapatıyor. Göktürk tarihinin en acayip siyasî olaylarından birinin ortasında buluyorlar kendilerini. Çin kaynaklarına göre Göktürk politik merkezinin doğudaki boylara (yani Tarduşlara) kayması Basmilleri (Çincede ‘Bahsimiler’) ve batı boylarını rahatsız etmiş. Tang hanedanı da askerî destek sözü verince bir düzine başka boyla koordine olarak isyan etmişler. Sayıca eksik olduklarını ve her yönden sarıldıklarını fark eden Aşinalar, Basmillerin destek Çin kuvvetleriyle birleştiği Tang sınırından dönmelerini beklemeden Beşbalık’a saldırıp garnizonsuz şehri almışlar, ardından şehirde pusuya yatıp gelen yol yorgunu isyancı güçleri sürpriz hücumla kendi surları içinde mağlup etmişler. Bir bakıma Orta Asya’nın Troya vakası yani. İsyan başlamadan bitse de Basmiller ortadan kaybolmamışlar. İkinci Göktürk Kağanlığı’nın sonunu getiren de yine onların katılımındaki başka bir isyan olacak. Basmillerin bir boy beyinin ileride kendini “kut” sahibi olarak görüp kendini yeni “kağan” olarak atama cüreti de töre sistemi içindeki yüksek konumlarına işaret ediyor sanki. Ayrıca “Üç-Iduklı” dedikleri Hristiyan dinini büyük kitleler hâlinde benimseyen nadir göçebelerden oldukları Gumilev’in sunduğu kaynağı belirsiz bilgiler arasında.

Karluk: Çince “Gelolu”, Farsça “Kallokh”, bazı yazıtlarda “Üç-Karluk”, şahsına münhasır bir Türk boyu. Çin-Kırgızistan sınırındaki Targabatay Dağları’yla özdeşleşmişler. Yazıtta özerkliğine düşkün diğer boylar gibi tipik bir Aşina düşmanı olarak anılıyorlar. Politik liderlerinin Yabgu sıfatı taşıması ve komşuları Türügeşlerin aksine Araplarla temaslarının çok daha barışcıl tavırda olması ilginç. Karahanlı hanedanını kurup Orta Asya’nın en eski Müslüman Türkleri olacaklar.

Togla: Bugünkü Moğolistan’da Tula Nehri, Orhun’un doğu kollarından biri. Tokuz-Oguz’un hakimiyet alanlarından biri gibi bahsedilmiş.

Antargu: Yine Tokuz-Oguz’la savaşılan muğlak yer.

Selenga: Bugünkü Moğolistan batısında Selenge Irmağı. Değişmeden kalan nadir yer isimlerinden biri. Tokuz-Oguz savaş yerlerinden biri daha. Buradaki Oguz’ların Çin’e kaçıp biat ettikleri özellikle söyleniyor.

Karagan: Selenge’deki belirsiz savaş sonrası kışlanılan yer, Ahmet Taşağıl hocaya göre Selenge yakınındaki bugün Hara’an olarak bilinen dağ olmalı. Selenge civarında yapılan göçebe savaşlarında bu dağın geleneksel kışlak olarak kullanıldığını söylüyor Ahmet hoca.

Uygur: Bildiğimiz Uygurlar. Ama şimdiki Sincan’da filan değil, anlatıma göre Ötüken’in doğusunda bir yerlerde yaşıyorlar. Ama bilgiler netlikten uzak, yazıtın bu kısımları tam okunamamış. Boy liderlerinin unvanının “Elteber” olması tamamen orijinal. Garip ama, Karluklardan Tudun Yatmar adında bir generalin Uygurlara karşı savaşmaya doğuya gittiği gibi bir anlatım var. Eğer doğru anlıyorsam, iki yazıtta da Aşinalarla doğrudan ilgili olmayan tek savaş bahsi bu olabilir.

Çuruk: Galiba Çin’le savaşılan belirsiz yer.

Tungker-Tag: Bir dağ adı olmalı. Kitanların generali Ukug-sengün’ün (“sengün” askerî bir sıfat) ilerleyişi bu dağda durdurulmuş. Kitanlar bugünkü Mançurya civarında olduğuna göre bu dağ da doğuda bir yerlerde olmalı ama hiçbir şey bulamadım. (Hiç anlamadığım bir şekilde Ukug-sengün’ün oğlunun savaşta öldüğü, anısına Kültegin’in balbal diktirdiği söyleniyor. Düşmana karşı gösterilen bu istisnaî saygı da acayip.)

Tokuz-Ersen(Ersin): Boy adı mı, yer adı mı belirsiz. Ama güneyde buraya kadar ordu gönderilmiş. Mehmet Ölmez hoca da bu belirsizliğe işaret ediyor. Fakat Çince kaynaklarla karşılaştırmalı olarak Ersen’in o günkü Tohar bugünkü Güney Sincan bölgesinde Karaşehir olması gerektiğini söylüyor. Zira Toharların bu şehre Arsi dediği kaydedilmiş. Çincesi Açini, Sanskritçesi Agnidesa. Budizmin erken dönemde en güçlü olduğu yerlerden biri, İpek Yolu’nun güney rotası üzerinde. Muhtemelen demografik olarak Uygur dönemi sonlarına dek Tohar-Saka etkisi güçlü kalmış. İsmin önündeki “Tokuz” sıfatı kafa karıştırıcı.

Çugay-Yiş ve Tögültün-Yazı: Çugay dağları ve Tögültün ovası olarak çevrilmesi gereken iki yer, yazıtta Türklerin gidip yerleşmeye kalktıkları için eleştirildikleri, Çinlilerin hediyelerle Türkleri kendi safına çekmeye çalıştıkları bir yer. Güneyde ve Çin’e yakın olduğu söylenmiş. Mehmet Ölmez hoca bile sadece ismen bahsetmiş, sanırım bu ikisinin yerini bilen yok.

Bilge Kağan Yazıtı’ndaki Yer ve Kavim İsimleri Üzerine

Orhun Yazıtları’ndaki yer ve etnisite isimlerini etimolojileri yönünden incelerken birçoğuyla ilgili bilgilerimizin ya varsayımsal ve temelsiz olduğunu ya da zaten hiç bilmediğimizi fark ettim. Değerli hocalarımızın görüşlerini merak ediyorum. Bilge Kağan Yazıtı’ndan tamamen amatör bir etnonim ve toponim derlemesidir.

_________

  • Kadırgan (Kingan) Dağları: Da Xing’an Ling, bugünkü Çin’in İç Moğolistan Özerk Bölgesi’nin doğu üçte biri ve Moğolistan arasında uzanan dağ sırası. Geleneksel olarak Türk boylarının doğu sınırı. Ötesinde Tunguzlar, Mançu, Evenkler yaşar. Bu isim Çince ismin Türkçeleştirilmesi midir, yoksa Türkçe kökenli midir?
  • Böküli Çölüg: Kaynaklarda Kore olarak yorumlanmış. Peki neye göre? Göktürklerle çağdaş olan Kore’deki Baekje krallığı ile ilişkilendirilmiş olabilir diye düşündüm.
  • Tabyaç: Çin. Bu kesin. Çünkü Kaşgarlı “Yukarı Çin’e Tawgaç derler.” gibi bir ifade kullanıyormuş. Bilge Kağan yazıtta “Ben Tabyaç’ta doğdum.” diye bahsediyor. Tabgaç aslında Çinlilerin To-balar/Tupalar dediği yabancı bir boyun ismi. Xiong-nu’lar ortadan kalkınca Xienpiler kuzey Çin sınırına egemen olmuşlar, To-balar ya da Tabyaçlar bunların içinde bir boy. Kaynaklarda Kuzey Wei hanedanı diye bahsedilen hanedanı kuruyorlar ve 557’ye kadar kesin iktidarda kalıyorlar. Bizdeki görüş Türkî olmaları gerektiği yönünde. Moğol veya Tunguz diyen de varmış, bilmiyorum. Bugünkü Tuva Türkleriyle ilişkili olmaları da akla yatkın ama bunu da bilmiyorum. Gerçekte Wei Nehri’nin yukarı bölgesine denk gelse de Göktürkler sanırım bütün Çin’i Tabyaç/Tabgaç addediyor. Bazı İslam ve Bizans kaynaklarında da Çin’i bu isimle tanımış.
  • Tüpüt: Tibet olsa gerek, değil mi?
  • Apar: Ortak yoruma göre Avar kelimesinin Eski Türkçesi. Batıdaki eski düşman. Peki Çinlilerin Ruan-ruan dedikleri bu mu? Attila’ya müteakip gelen Avarlarla ilgileri kesin mi?
  • Purum: Roma, Romalılar. Kronoloji düşünülürse Doğu Romalılar. Ama neye göre? Nerden biliyoruz Purum’un Doğu Roma demek olduğunu? Purum>Rum ilişkili midir? Aklıma Sasaniler geliyor ama İslam öncesi Farsçada Rum “Hrōmāy-īg” idi diyor Wikipedia. O değil herhalde. Neye göre Roma olduğunu bilen var mı?
  • Kırgız: Kırgız. O zamanlar şimdiki Kırgızistan’da değil, Yenisey nehri boyunca yaşıyorlarmış. Göktürklerin neredeyse düşman ilan ettikleri, sık sık hanlığa bela olan bir topluluk. Sonradan güneybatıya göçmüşler.
  • Üç-Qüriqan: Kimdir? Nedir? Qüriqan ne demektir? Damat anlamındaki ‘Küregen’le ilgisi var mıdır? Üç-ok denen Karluklarla bir ilgisi olabilir mi?
  • Otuz-Tatar: Bugün bildiğimiz Pontik step Tatarlarıyla bir ilgileri var mı? Yoksa Anadolu Türklerinin Tatar dediği Moğollarla bir ilgileri var mı? Yine belirsiz.
  • Kitan: Kitanlar veya Hitaylar. Moğol mu Türk mü Tunguz mu belirsiz bir etnisite. Çin kaynaklarına göre yukarıda bahsettiğim Kadırgan Dağları ve doğusunda yaşayan bir halk. Sık sık Çin’in Hebei bölgesine yağmalar düzenliyorlar. Göktürklerle arada bozulan bir ittifakları var. Göktürk ve Uygurların siyasi gücü bittikten sonra Liao hanedanını kuracaklar. Buraya kadar makul. 1125’te Liao Çinlilerce yıkılınca bir kısmının batıya gidip Müslüman olup Yedi-su bölgesinde Karahitaylar adını aldığı söyleniyor ama, ee, bizim bildiğimiz Karahitaylar Türkçe konuşan bir kavim değil miydi?
  • Tatabi: Benim erişebildiğim Türkçe kaynaklarda bir bilgi bulamadım. Ama yabancı kaynaklar Çinlilerin Kumo Xi dediği göçebe bir halkla eşleştirmiş. (Neye göre demişler?) Bu halk sonradan Liao hanedanının tebaasına asimile olmuş. Peki o zaman Batı kaynakları neye göre Kumo Xi’ler Mongolic’tir diyor? Bunların dilinden bir örnek mi var elimizde? Bu da belirsiz.
  • Temir Kapıg: Demir Kapı, Maveraünnehir’deki Belh ve Semerkand şehirlerini bağlayan ticaret yolunun yüksek bir dağ geçidi. Bugün Afganistan kuzeydoğusundaki Feyzabad şehri yakınlarında sarp, kayalık, korkutucu ama çok stratejik bir yer.
  • Tokuz-Oguz: Meşhur dokuz Oğuzlar. Eveet, buyrun bakalım: burdaki Oğuz sonradan batıya göçüp Oğuz Yabgu Devleti’ni kuracak olan bildiğimiz Oğuzlar mı yoksa genel olarak “boylar” anlamındaki “ok-uz” kelimesi mi? Kısa süre sonra taa Tuna düzlüklerinde yerleşecek Onogurlarla ya da Uzlarla KANITLANMIŞ bir ilgileri var mı? (Bu arada her kimlerse bu Tokuz-Oguzlar ve başlarındaki Baz Kağan Göktürklerin “kuzeydeki düşman” olarak tanıdıkları bir tehdit.)
  • Töles ve Tarduş: Bilge’nin babası İlteriş Kağan bu “Töles ve Tarduş halkları”nı düzene sokup başlarına şad ve yabgu atamış. Kim bunlar? İma edilene göre Türklerin sırasıyla batı ve doğu yarılarıymış. Tölesler Çin kaynaklarındaki Tiele, Tarduș da Xueyentuo (Seyanto) olarak düşünülüyor. İkisi de Xiongnu dağıldıktan sonra Çinlilerin uğraşmak zorunda kaldığı yağmacı göçebe kağanlıkları. İster istemez soruyorum, Göktürklerden önce Türk boyları arasında Tölis-Tarduş ayrımı mı varmış? Ahmet Taşağıl hocanın söylediğine göre varmış: (https://slidex.tips/download/sr-tardular-ahmet-taail) Ahmet hoca özellikle Tarduşların Göktürk devlet yönetiminde etkili olduklarını söylüyor. Peki Töles ne demek, Tarduş ne demek?
  • Yaşıl-Ügüz: Sarı Nehir, Çinçede Huang He. Bilge Kağan buraya amcasıyla ve Tarduşlarla beraber sefer düzenlediğini söylüyor. Fakat neden ‘yaşıl’? Huang Çince sarı demek. Moğollar çok sonraları bu nehre Şar Mörön yani sarı nehir demişler. Belki “Yaşıl” Nehir de bu değildir, az güneyindeki Yangtze Nehridir, neden olmasın?

    …diye düşünüyordum ki:
  • Şantung: Çince Şandong, okyanus sahilinde bir il. Kültürel ve dinî bir merkez, Konfüçyus’un da memleketi. Bilge Kağan amcasıyla yaptığı doğu seferlerinde Yaşıl-ügüzle beraber Şantung’u da sayıyor. Şantung Sarı Nehrin denize döküldüğü yer. O yüzden Yaşıl-ügüz Huang He/Sarı Nehir olmalı.
  • Kögmen Dağları: Batı seferlerinde bu dağlar aşılıp Kırgız diyarına ulaşılmış. Kırgızlar Yenisey havzasında olduğuna göre burası şimdiki Rusya-Moğolistan sınırındaki Sayan Dağları olmalı sonucu çıkarılıyor. Burası aşıldığına göre Göktürk hakimiyeti Sibirya içlerine ulaşmış diyebiliriz.
  • Türügeş: Bağlılığını bozup ihanet eden bir kağanın adı olarak anılmış, savaşılıp öldürülüyor. Bu aynı zamanda boy ismi gibi de görünüyor. Kağanın ismi Çin kaynaklarında Suogo. Öldükten sonra Türügeş boyu Yedi-su bölgesine doğru kaçmış, Göktürklerden sonra bağımsız kağanlık olup Emevilerle savaşacaklar.
  • On-ok: Belirsiz. Yazıtta tek kelime olarak kayda geçirilmiş: “Onok”. Onogurlar mı bunlar? Olabilir. Bozguna uğratılmışlar.
  • Az: Kopkoyu bir muğlaklık daha. Beysiz buyruksuz düzensiz kalmasınlar diye düzene sokulduğu kaydedilmiş bir halk. “Az budunu”. Kimdir neyin nesidir, Bilge Kağan neden bu kadar sahiplenir?
  • Kengü Tarban: Maveraünnehir. Kağanlığın batı ucu olarak bahsediliyor. Benim sorum şu: Kengü ne demektir, Tarban ne demektir? (tam fonetik yazılışıyla Keŋü Tarmanq)
  • Altı-Çub Sogdak: Soğdlar. Altı-Çub ne demektir bulamadım.
  • (Yer) Bayırku: Çin kaynaklarındaki Pa-ye-k’u olduğu genel kabul. Ulu İrkin denen biri tarafından yönetilen bir boy. (İrkin neden ulu acaba?) İsyan ediyorlar. Çin kaynaklarına göre Pa-ye-k’u bir Türk boyu, hatta Dokuz Oğuz’dan biri. Fakat Kaşgarlı’da, Reşidüddin’de, Ebu’l Gazi’de böyle bir Oğuz boyu ismi yok. Yabancı kaynaklarda da bir tane bile Bayırku’yla ilgili bilgi görmedim. Başındaki “yer” ifadesini de anlayamadım. Çinliler mutlaka bu konuda bir şeyler yazmıştır, bilenler aydınlatırsa çok mutlu olurum.
  • Türgi Yargun Gölü: Bayırku’nun Ulu İrkin’inin mağlup edildiği savaşın gerçekleştiği alanı tarifleyen göl. Neresi olduğu belirsiz.(http://www.turkishstudies.net/d…/cilt1/sayi6/sayi6pdf/80.pdf)
  • Songa Dağları: Belirsiz bir dağ sırası. Kögmen Dağları aşılıp Kırgız ülkesine gelindiğinde Songa Dağlarında Kırgız kağanıyla çarpışılmış.
  • Ertiş: İrtiş Nehri. Bu isim Türkçe kökenli midir, sevgili etimolojiye gönül vermiş insanlar? 
  • Bolçu: Türügeş’in mağlup edildiği bir nehir boyu ya da ova. Türügeşlerin yaşadığı yer göz önüne alındığında İrtiş Nehri’nin bir boyu olması gerektiği söyleniyor.
  • Tabar: Türügeş’in kağanı Suogo öldürüldükten sonra Türügeş boyunun iskan ettirildiği belirsiz bir yer.
  • Yincü-ügüz: Günümüz Türkçesiyle sanırım “inci” nehir, günümüz Kazakistan’ında Seyhun ya da Sir Derya Irmağı, antik Yunancada Jaxartes. Soğdlara karşı buraya kadar sefer yapıldığı ve boyların iskan ettirildiği söyleniyor.
  • Kengeres: Muhtemelen Hazar kuzeydoğu düzlüğü boyunca uzanan Kangar bölgesi. İsmin etimolojisi belirsiz, Toharca ve Kıpçak lehçeleri için varsayımlar öne sürülümüş. Yazıtta burası kağansız kalan Türügeşlerin ikinci kez isyan çıkardığı yer olarak bahsediliyor. İsyandan sonra bölgeye yerleşen Peçenek, Oğuz ve Kıpçak boyları Yunanca literatüre topluca Kangar, Çince literatüre Qangli olarak geçmiş. Göktürklerden kısa ömürlü bir boy konfederasyonu olarak devlet ismi haline gelmiş.
  • Kara Köl: Az halkının çıkardığı isyana karşı sefere çıkılan bölgenin ismi. Yukarıda paylaştığım Köktürkçe Nehir ve Göl dizininde güney Tuva bölgesinde tarif edilmiş ama Kırgızistan’da da aynı isimde bir yer var.
  • İzgil: Türk boy ismi. Onlar da isyan çıkarıp Göktürklerin gazabına uğruyorlar. Çok büyük ihtimalle sonradan İbn Fadlan’ın bahsettiği Askel Türkleri veya Ahmed bin Rüsteh’in Bersula ve Bulgarlar ile birlikte İtil Türklerinin üçüncüsü olduğunu söyleyeceği Esegel boyu ile aynı boy. Zuev’e göre Çinlilerin “en güçlü ve müreffeh Dokuz Oğuz boyu” olarak takdim ettikleri Axijie ve Issık Köl civarında yaşadığı söylenen Çiğil boyu ile de aynı olabilirler ama bu kadarı pek net değil.
  • Togu-balık: Togu şehri(?). Neresi olduğu belirsiz. Dokuz Oğuz’la yapılan ilk savaşın yeri.
  • Koşulgak: Ediz boyu ile çarpışmanın olduğu yer ismi. Koşulgak’ın neresi olduğu meçhul. Ediz boyu da bana sorarsanız aynı ölçüde meçhul, Ediz’i Çin kaynaklarındaki A-tie ile ilişkilendirecek pek bir şey yok zira. Yazıtta Dokuz Oğuz savaşlarının içinde gibi bahsedilirken A-tie’ler zaten Çinlilerce Dokuz Oğuz’dan biri sayılmamış. İkisiyle de ilgili pek veri yok.
  • Çuş Başı: Dokuz Oğuz savaşlarından birinin daha yeri. Yine bilinmiyor. Fakat Çuş nedir, başı nedir? Bir pınar kast edilmiş olabilir mi?
  • Azgıntı-Kadız: Dokuz Oğuzla son savaş yeri???
  • Magı-Korgan: Dokuz Oğuz savaşından sonra ordunun kışı geçirdiği bir yer. “Kurgan” kelimesiyle belki bir ilgisi vardır diye düşündüm. Dokuz Oğuz Savaşı ile ilgili diğer bilinmeyen yerlerle birlikte Tula Nehri boyunca Kuzey Moğolistan civarında bir yer olması beklenebilir.