Feminizmin Gordion Düğümü: “Bayan”

A: “Osmanlı’da Günlük Yaşam” ifadesiyle “Bayan, kimi aradınız?” ifadesi arasındaki benzerlik nedir?  İlk bakışta “Ne alaka?” değil mi? 

İkisi de duymaya çok alışkın olduğumuz için bize sanki doğruymuş gibi gelen, ama birçok açıdan yanlış olan kullanımların başlıca örneklerinden oluyor. İlk ifadeyi tarih sınavında kağıdınıza yazarsanız, eğer hocanız yeterince bilgili biriyse, kağıdınıza kırmızı bir çizik yiyip 3-5 puan kaybetme riskiniz var (tecrübeyle sabittir).  İkinci ifadeyi ise bir kadına söylerseniz, hitap ettiğiniz kişi bilinçli bir feministse, sağlam bir azar işitmeniz işten bile değil.  Gelin buradaki hataların ne olduğuna ve doğrusunun nasıl olması gerektiğine bakalım.

“Osmanlı” sözcüğü bir özel isim olarak “Türk” sözcüğü gibi, “İngiliz”, “Fransız” sözcükleri gibi, bir topluluğu ve o topluluğun üyesi olan kişileri anlatır. Yani nasıl ki “Türk’te Günlük Yaşam”, “İngiliz’de Günlük Yaşam” şeklindeki ifadeler yanlış oluyorsa; “Osmanlı’da Günlük Yaşam” ifadesi de yanlış oluyor. Yani “Osmanlı’da…” şeklinde başlayan ve çok kullanıldığı için artık alışmış olduğumuz cümleler, dil bilgisi açısından hatalı cümleler oluyor. Doğrusu, “Osmanlılarda Günlük Yaşam” veya “Osmanlı Devleti’nde (toplumunda vs.) Günlük Yaşam” şeklinde olmalıydı. Karşılaştığımız “Osmanlı” sözcüğü içeren bir ifadenin doğru kullanılıp kullanılmadığını anlamanın basit yolu, “Osmanlı” sözcüğü yerine “Türk” (veya “İngiliz”, “Fransız” vs.) koyup okumak. Eğer kulağınızı tırmalıyorsa, muhtemelen yanlış kullanılmıştır. 

Feminist kadınların “bayan” kelimesine tepki gösterdiklerini neredeyse herkes biliyordur. Yıllar önce “biz ‘bayan’ değiliz, kadınız” tepkisini ilk duyduğumda, birçoğumuz gibi ben de “neden buna bu kadar takılıyorlar ki” diye düşünmüştüm (henüz yeterince bilinçli olmadığım yıllar demek ki).  Bunu sorduğumda aldığım “çünkü erkekler ‘kadın’ kelimesini kullanmamak için ‘bayan’ kelimesini kullanıyorlar” ve ” ‘bayan’ kelimesi bir sıfattır, hitap ederken ‘bayan X’ şeklinde kullanılsa tamam, ama sadece ‘bayan’ şeklinde kullanılması yanlış” şeklinde haklı cevaplar alsam da; “Bayan” kelimesinden neden bu derece rahatsız olduklarını net olarak anlamamı sağlayan şey, bizzat şahitlik ettiğim bir olay oldu.

Yıllar yıllar önce, bir sınav salonundayız ve salon görevlisi olan bay (  Nasıl da saçma oluyor değil mi? ) sınava girecek olan biz öğrencileri sıralara yerleştirmeye çalışıyor. Hatırladığım kadarıyla üniversite öğrencilerinin veya yeni mezunların girdiği bir sınavdı. Yani sınava girecek hemen herkes aynı yaşlarda… 40’lı yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim Salon Görevlisi, içimizden birine seslendi “Beyefendi, siz şöyle geçin”. Hemen ardından da diğer bir kişiye seslendi: “Bayan, siz de şöyle geçin”…

O an, o salon görevlisi baya, “Kocaman, kelli felli adamsınız; ‘beyefendi’ demekten gocunmayan diliniz neden ‘hanımefendi’ demekten gocunuyor acaba?” demek istedim; ama işte… 

Velhasıl, Türk erkeği güya kibar olmak için “bayan” şeklinde hitap ederken, aslında kadına “hanımefendi” demekten kaçıyor. Kendisine “bakar mısın bay?” dense gıcık olup yadırgayacak ve kendisiyle dalga geçildiğini düşünecek tip, “bakar mısın bayan?” dediğinde nazik olduğunu düşünüyor.

Burada da “bayan” sözcüğünü doğru kullanmanın formülü, “Osmanlı” yerine “Türk” sözcüğünü koyup okumak gibi, “bayan” sözcüğü yerine “bay” sözcüğünü koyup okumak. Zaten göreceksiniz ki hemen her yerde saçma bir şekilde kullanılmış oluyor. En sağlamı, “bayan” sözcüğü yerine (yerine göre) “kadın” veya “hanım” sözcüklerini kullanmak. Örneğin İngilizce “Ladies and gentlemen” (leydiz en centılmın) ifadesini Türkçeye gudubet şekilde “beyler bayanlar” olarak değil de, gayet şık “hanımlar beyler” şeklinde çevirmek gibi…

B: Bence “Osmanlı’da Günlük Yaşam” tabiri bir hata değil. Tarihî hanedan isimleri, devlet isimleri, dönemi ifade eden isimlerde bu kullanım Türkçe’de yaygın. “Bizans’ta Dinî Müzik”, “Antik Roma’da Denizcilik”, “Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset” gibi kullanımlar gayet yaygın. Zaten “Osmanlı” kelimesi burada aslında adlaşmış sıfat. Türkçe gramerde sıfatları isim olarak kullanmak mümkün. “Hey, ihtiyar!” diye seslenirken, “Eskiyi özledim” dediğimizde bunu yapıyoruz.

“Bayan” kelimesini ne sıfat ne isim olarak kullanmayı seviyorum ben. Ta Orhun Yazıtları’nda geçen ve “zengin kişi” anlamına gelen “bay” kelimesi sonradan aslında bizim de kullandığımız Batı Türkçesi’nde neredeyse kaybolmuş, sadece Kıpçaklarda ve Kırgızlarda korunmuş. Dil Devrimi sırasında sanırım erkek hitap sıfatını eski aristokratik anlamından uzaklaştırmak için “bey” kelimesi yerine “bay” kelimesi başka lehçelerden alınıp kullanıma sokulmuş. Gelgelelim bu yetmemiş (galiba madam-mösyö gibi bir ikilemeyi tamamlaması için) üstüne bir de bundan “bayan” kelimesi uydurulmuş. Türkçe’de öncesinde böyle bir sıfat yok. Hatta Türkçe’de -an diye bir dişileștirme sıfatı da yok. Hatta ve hatta, tarihsel olarak Bayan Türklerde bir erkek ismi.

1930’ların TDK’sında çalışıyor olsaydım böyle uyduruk ve içi boş sıfatların türetilmesine külliyen karşı çıkardım. Hem cehalet hem kolaycılık bu. Diğer yandan aradan doksan yıla yakın zaman geçtikten sonra bu kadar günlük dile girmiş bir kelimeyi reddetmek de olacak şey değil. Galat-ı meşhur lûgat-ı fasihten evladır. Mecburen kullanıyoruz.

Diğer taraftan diğer tüm sıfatlar gibi bay ve bayan sıfatları da adlaşmış sıfat olarak bal gibi de kullanılabilir. Siz bunu sıfat diye halka sunarsanız halk da alır bunu “baylar ve bayanlar” diye kullanır. Üstelik Türkçe’ye has değildir bu, meselâ İngilizce’de de “What do you think, miss?” diye nazik bir soru sorabilirsiniz. Kimse “miss değil ulan, lady diyeceksiniz” diye bir feminizm söylevi vermez. Veya “Mister, is this your umbrella?” diye sorduğunuzda şemsiyesine hasret duyan hiçbir İngiliz beyefendisi size “mister senin babandır, gentleman desene, ayı” diyerek girişmez.

Kısacası bir yanıyla bayan-kadın hassiyetini başından sonuna kadar dil cehaleti olarak görüyorum. Diğer yanıyla da bay ve bayan sıfatlarından adeta tiksiniyorum, maalesef Dil Devrimi Türkçe’yi idadîlerden mekteplerden ve onlara ulaşabilen dar kitlenin özel mülkiyetinden çıkarıp halka vermek gibi başarılması zor bir görevi tamamlarken bazı ufak tefek yanlışlar da yapmış işte. Ama üzgünüm, söylenen Osmanlı örneğiyle bunun pek bir alakası olduğunu sanmıyorum. Bizzat benim de kalpten savunduğum kadın eşitliği ve cinsiyet hukuksuzluğu davası için çaba gösteren bazı feministler de lütfen Türkçe gramer dersi alsınlar ve daha fazla altı doldurabilir hassasiyetlerin peşine düşsünler.

A: “Bazı feministler de lütfen Türkçe gramer dersi alsınlar” ne yazık ki çok talihsiz bir cümle oldu. 🙂

Beni çürütmek için verdiğiniz örnekler, tam tersine söylediğimi destekliyor. Bakın, “Bizans”, “Antik Roma” gibi ifadeler “Osmanlı” ya da “Türk” sözcüklerinin muadili değil.

Bizans = Roma = Türkiye = “Osmanlı Devleti”
Bizanslı = Romalı = Türk = Osmanlı

Yani “Bizans’ta Dinî Müzik” ifadesi zaten doğru çünkü onun muadili bir yapı kurmak isterseniz “Türkiye’de Dinî Müzik”, “Osmanlı Devleti’nde Dinî Müzik” demeniz gerekiyor.

Ama “Osmanlı’da Dinî Müzik” ifadesinin muadili olan yapılar “Bizanslı’da Dinî Müzik”, “Türk’te Dinî Müzik” oluyor. Gördüğünüz gibi de çok saçma oluyor. 🙂

Aynı şekilde “Osmanlı’da Denizcilik” dediğinizde de “Roma’da Denizcilik” gibi bir şey demiş olMUyorsunuz, “Romalı’da Denizcilik” gibi bir şey demiş oluyorsunuz. Ne kadar yanlış bir kullanım olduğu daha iyi anlaşılabiliyor mu?

“Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset”, sizin açınızdan talihsiz, ama benim anlattığım durum açısından o kadar güzel bir örnek olmuş ki; anlatamam. 😀 Yanlış işte bu. Böyle yazılmaz. Bu “Osmanlı’da İç Siyaset” yanlışıyla bire bir aynı; tam muadili işte. 😀 Kulağınıza gerçekten bir gariplik gelmiyor mu burada? “Kullanımı yaygın” dediğiniz “Kutsal Roma Cermen’de İç Siyaset” ifadesini Google’da bir aratın bakayım, kaç kere kullanılmış. 😀 (Tabii ki sıfır). İngilizcesini düşünün, “… in Holy Roman” olmaz, “… in Holy Roman Empire” olur. Aynı şekilde “… in Ottoman” diye bir şey olmaz, “… in Ottomans” olur.

“Osmanlı” sözcüğü buradaki örneklerde olsa olsa “adlaşAMAmış sıfat” olur bence. 🙂

B: Her şeyden önce şunu söyleyeyim, ben bunları sizi çürütmek için filan yazmadım. Yukarıda da söylediğim gibi bay ve bayan kelimelerinin zaten kullanılmasından pek hoşlanmıyorum, kendim de kullanmıyorum. Açıkçası herhangi bir şekilde söyledikleriniz çürümese daha memnun olurum. Tek derdim yapılan benzetmeyle ilgili şüphelerimi göstermekti, ben yokken konu nereler gitmiş…

Bir kere Bizans kelimesiyle ilgili söylediğinize hiç katılmıyorum, Bizans kelimesi sözkonusu ülkenin neredeyse hiç kullanmadığı eski bir İstanbul ismi olan Byzantion’dan gelir, buna Rönesans aydınları şimdi anlatsam sadece konuyu uzatmış olacağım birtakım ideolojik kaygılarla Roma ya da Doğu Roma ifadelerinin yerine “bizantino” diye bir İtalyanca karşılık yaratıp Bizans İmparatorluğu isminde kullanmışlar. Bizans diye bir yer ismi, etnisite ismi, ülke ismi, hanedan ismi, hatta günlük hayatta kullanılmış şehir ismi bile yok. Siz şimdi “Hayır, Bizans kelimesi kelime yapısı olarak Osmanlı’nın eşdeğeri değildir” derseniz, Bizans’ı bir isim olarak kullanırsanız ben ve Rönesans aydınlanmasından arkadaşlarım da size “e bu Bizans neresidir, kimin nesidir?” diye sormak zorunda kalırız ve vereceğiniz her cevap yanlış olur. Çünkü Bizans hiçbir şeyin ismi değil ortografik olarak bir sıfattır ve “Bizans İmparatorluğu” dediğinizde onu adlaşmış sıfat olarak kullanırsınız. Tıpkı Osmanlı Devleti dediğinizde bir belirtisiz İSİM tamlaması yaptığınız gibi.

“Osmanlı’da” ifadesinde gramer yönünden hiçbir yanlışlık olmadığı iddiamı yinelemek zorundayım. Uygarlık, devlet, hanedan vb. isimlerde böyle niteleyici kelimeler adlaştırılarak kullanılabilir. Roma örneğini vermem de bundandır, “Antik Roma’da” derken bir yer ismi değil, uygarlık ismini o dönemin geneline atfedersiniz. Mesela “Tarih Sümer’de Başlar” dersek “Hayır, Sümer bir kavim ismi, ‘Sümer ülkesinde’ diyeceksiniz” diye itiraz ederseniz sizi pek kaale alamayız. Veyahut Habeş, Hind, Yunan gibi uygarlık, ülke, etnisite ifade eden kelimelerin dönem ismi olarak kullanılmasına karşı çıkmanız da keyfîdir. Özdemir Paşa “Habeş’e sefere giderken”, Cengiz Han “İç Asya’dan Hind sınırına kadar ilerlerken”, Sokrates “Antik Yunan’ı birbirine katarken” gramer hatası yapmış olmazlar. Tıpkı “Habsburglar Osmanlı’ya savaş açınca” yapmamış oldukları gibi.

Miss ve mister konusuyla ilgili benzetmenizi sanırım anlayamadım. Türkçe’de şu an bay da var, bayan da, beyefendi de var, hanımefendi de, bey de var, hanım da. Ama tartışmayı karışık hale getirmeye ihtiyaç yok, dillerde hitap kelimeleri isim olarak kullanılabilir. Miss ve mister kadar bay ve bayan kullanımı doğaldır. Bayan kelimesi uyduruk da olsa kullanılabilir, kullanan bunu küçümseme amacıyla kullanıyorsa suç ne kelimeye ne de gramere aittir, ne de kelimenin (aslında olmayan) anlamına aittir. Diğer yandan, “karı” kelimesi örneğinde görüldüğü gibi bazı kelimeler zamanla argo haline ya da yüksek sosyal statü arasında uygunsuz hale gelebilir elbet. “bayan” kelimesinin bu duruma düşmesi de mümkün. Hiç itirazım yok. Aksine mutlu bile olurum. Ama bu kelimeyi bir gramer yanlışı olarak karalamaya çalışmak da hem dezenformasyon hem de Türkçe gibi benzeri zor bulunur düzeyde cinsiyetçilikten uzak kurallara sahip bir dile getirilmiş ucuz bir eleştiri diye düşünüyorum. Ortada bir cinsiyetçilik varsa bu kelimenin kendisinden veya kullanımından kaynaklanmıyor. Bizzat onu kullanan toplumdan kaynaklanıyor.

Advertisements

Büyük Taarruz Üzerine

Nasıl gelindi 30 Ağustos 1922’ye? Bir defa muazzam bir gerginlikle gelindi. Evet, Sakarya Meydan Muharebesi’nde 200 bin kişilik devasa Yunan ilerleyişi Polatlı-Haymana bölgesinde güç bela durdurulmuştu. Ama bu olay 1922 değil, 1921 yaz aylarında gerçekleşmişti. Üzerinden geçen bir koca yıl boyunca Ankara Hükümeti, dünya diplomasisini kendi lehine çekmek için olağanüstü çalıştı. Bir yandan Sakarya’nın yaraları sarıldı, diğer yandan taarruz hazırlığı yapıldı. Mart 1922’ye gelindiğinde Mustafa Kemal artık umudunu kaybetmeye başlayan İttifak’ın ateşkes önerisini “Anadolu tamamen boşatılana dek” reddetti ve resmen köprüleri yaktı. Bu arada Mustafa Kemal’in başkomutanlık sıfatı 3. kez uzatıldıktan sonra dördüncü seferinde meclisten geçemedi, taarruzda geç kalınmakla suçlandı. Nihayet bin bir politik ültimatomla sınırsız başkomutanlık yetkisi meclisten geçirildi.

Yani Ankara, tabanında her an sabırsızlıkla kaynamaya hazır ama üst protokolün sonsuz bir sebatle sınandığı bir yılı geçirmek zorunda kalmıştı.

Yunan krallığı da bir o kadar gergindi. Kral Konstantin’in Sakarya öncesindeki pek medyatik “Ankara’ya!” sloganıyla artık dalga geçiliyordu. Üstelik Kral İstanbul’da sürgün hayatı yaşayan Venizelistlerin anti-monarşist sürekli eleştirisi altında huzursuzdu. Atina’da devamlı bir cadı avı mevcuttu, Venizelosçu memurlar ve subaylar sırayla tasfiye ediliyorlardı. Kral’a güven yoktu, üstüne üstlük Anadolu Harekatı’nın başına Sakarya’dan sonra Papulas’tan daha güvenilir bir isim beklenirken aklî dengesi herkesçe kuşkulu bulunan General Hacianestis getirilmişti. Hacianestis gelir gelmez bütün Yunan savunma düzenini kendi keyfince değiştirmişti. Yetmezmiş gibi sinir bozucu yaşlı General Metaksas sürekli olarak Anadolu Harekatı’na açıktan muhalefet ediyordu.

Anne6.jpg

General Georgios Hacianestis

Yunan tarafı herhangi bir uluslararası destek göremeyişine ve iç-dış politik baskılara dayanamamış, Trakya üzerinden iki kolordusunu “gerekirse” İngiliz kontrolündeki İstanbul’u işgal edecek kadar cüretkâr planlara hazır tutmak üzere mobilize etmişti. Acil durum çekici olarak İngilizlere siyasî şantaj bile kartlar arasındaydı.

Bugün biliyoruz ki Yunan istihbaratı müstakbel Türk taarruzunun aylar öncesinden farkındaydı. Fakat bundan ayrı, ölesiye ihtiyaç duyulan somut bilgilerin hiçbiri yoktu. Türkler ne zaman saldıracaktı? Mevcutları ne kadardı? Ateş güçleri ne kadardı? Kuzeyden Eskişehir hattına mı, güneyden Konya-Afyon demiryoluna mı yürüyeceklerdi?

30 Ağustos’u anlamak için o taarruzun coğrafyasını da anlamak gerekir.

İzmir, Yunan savaş gücünün karargâhıydı. Buradan doğuya dağ sıraları arasında giden yol Turgutlu, Alaşehir, Uşak ve Banaz üzerinden Dumlupınar Geçidi’ne ulaşır ve zorunlu olarak Afyon’da bir duraklama yapar. Afyon’dan batıya uzanan hat, Yunan savaşçılarının kaçınılmaz olarak tek iletişim ve ikmal hattıdır. Afyon’un doğusu ise Oluk Dağı ve Emirdağ’ın sarp kayalarıyla çevrilidir, askerî operasyonlar için geçit vermez. Bu mecburiyetle Afyon’da çıkıp Oluk Dağı’nın kuzey-kuzeydoğu yönünde ilerlerseniz sırayla Gazlıgöl, Kütahya, Eskişehir ve Seyitgazi’ye ulaşırsınız ve sonuçta Porsuk Çayı vadisine girersiniz. Vadinin kuzeyi Sündirek Dağları’yla kuşatıldığından ilerlemek için Porsuk boyu tek seçenektir. Porsuk’u takip etmek bir orduyu dosdoğru doğu yönünde Polatlı’ya dek ulaştırır. Burada Porsuk, Sakarya Nehri’ne karışır. Sakarya’nın geçince artık sadece Polatlı tepelikleri ve ardından tüm savunmasızlığıyla Ankara vardır.

İşte bu bilgiler ışığında 1922 yazında Türk taaruzunun geleceği yön hâlâ meçhul olduğundan Hacianestis görünürde pekâlâ akılcı duran savunma planını devreye soktu. Eskişehir ve Bilecik savunmanın kuzey parçasını oluşturdular, Yunan 3. Ordusu Petros Sumilas’ın emrinde buraya mevkilendirildi. Ortada Kütahya ve Gazlıgöl mevkii Kimon Digenis’in emrindeki Yunan 2. Ordusu’na bırakıldı. Güneydeki Afyon merkezli savunma ise General Trikupis’in emrinde Yunan 1. Ordusu’nun göreviydi.

Bu savunma planının ana fikirleri şöyle:
– Türklerin kuzeyde Bilecik-Gemlik arasında kalan bir mevkiden hücum imkanı yok. Arazi koşulları taarruz hızında ilerlemeye elverişsiz.
– Türklerin Afyon’dan daha güneyde bir hücum imkanı da yok. Mevzi Ankara’da çok uzakta ve üstelik Büyük Menderes Nehri kuzeye doğru saldırılar için doğal bir engel.
– Asıl saldırılar için ya Porsuk Vadisi üzerinden Eskişehir ya da Konya-Akşehir-Çay yolu üzerinden Afyon hedef olabilir.
– Kuzey ve güneydeki bu iki olası hedefin ortasında Kütahya’daki 2. Ordu hangi tarafa saldırı gelirse oraya destek olacak.
– Güneyden Afyon’a saldırmak uzun bir yol demek. Türkler daha büyük olasılıkla önce Eskişehir’e saldıracaklar.
– Savaş düzenini geniş alana yaymak ve birlikleri aynı hat üzerinde tutmak Türklerin cephe gerisine sarkmasını önleyecek.

 

Türk tarafında ise farklı endişeler ve hesaplar vardı. Bir kere Afyon’a dek 300 kilometre çarpışılan düşman mağlup edilse bile İzmir’er kadar nasıl kovalanacaktı? Kaldı ki ordu mevcudu hâlâ Yunanlılardan azken bu mümkün müydü? Genişletilerek 800 kilometreye ulaşmış Yunan savunma hattı nasıl delinecekti? Harekat başarısız olursa bir B planı var mıydı?

Nitekim İsmet Paşa Batı Cephesi Komutanı sıfatıyla harekattan yana olmadığı görüşünü belirtti. Yakup Şevki Paşa da bir kolordu komutanı olarak bu kadar uzun mevzilerde savaşacak asker bulunmadığı görüşündeydi. Birinci Ferik ünvanlı, koskoca Osmanlı’nın eski Harbiye Nazırı Fevzi Paşa da ateş gücü yetersizliğinden dem vurdu ve harekattan yana değildi. Bunlara rağmen Müşir Mustafa Kemal Paşa gizlice karayolu üzerinden Konya’ya, sonra Akşehir’e ve Şuhut’a geçti. Taarruzu Şuhut’tan resmen başlattı.

Türk hücumunun fikirleri şunlardır:
– Asıl hücum uzun yoldan, güneyden, direkt Afyon üzerine yapılacak. Gerçek hedef Afyon. Afyon alındığında İzmir yolu ile bağlantısı kesilen tüm diğer Yunan hedefleri savaş dışı kalacaklar.
– Kuzeydeki Yunan 3. Ordusu’nun asıl hedefi geç görmesi için Türk 2. Ordusu o bölgeye de küçük çaplı saldırılar gerçekleştirecek.
– Harekatın ilk saatlerinde Fahreddin Paşa emrindeki Türk 5. Süvari Kolordusu Afyon’un hemen güneyindeki dağlar arasından Kırka geçidini hızla ve gizlice geçecek, Afyon’un batısına sarkacak. İzmir-Afyon ve Afyon-Eskişehir arasındaki tüm telgraf ve demiryolu bağlantısını imha edecek.
– Geri çekilen Yunan birlikleri dağıtılmayacak, bir araya toplanmalarına adeta izin verilecek, zaten mühimmat sıkıntısı yaşayan Türk topçusunun bu toplanıp yoğunlaşmış Yunan mevzilerine ateş açması sağlanacak. Böylece isabet oranı artacak.
– Harekat başarılı bile olsa İzmir yolu boyunca birçok yeni mevzi imkanı bulunduğu ve yeni bir Türk taarruzu organize etmek çok zor göründüğü için tüm Yunan birlikleri 20 kilometrelik cephe sahaları içinde bir seferde kesin olarak imha edilecek.

baskomutanlik-meydan-savasi-krokisi.jpg

Harita üzerinde Türk taarruzu ve Yunan savunma düzeni

Türk hücumunun fikirleri yaz başında Çay’da bir araya gelen Mustafa Kemal ve ordunun yüksek rütbelilerinin istişaresinin ürünüydü. Ancak bu hâliyle plan neredeyse her yönden sıra dışıydı:

Taarruz hatları asimetrikti. Tüm gücün bir muharebe alanının tek yönüne (Afyon’a) yoğunlaştırılması savunmacı tarafından kuşatılmayı kolaylaştırdığı varsayılan bir fikirdi.

Taarruzun topçu ateşi kullanım şekli devrimsel nitelikteydi. O güne kadar Napolyon çağından beri top gücü, savunma hatlarını yıpratıcı nitelikte görülen bir silahtı. Savunmacıların bir noktada yoğunlaştırılıp top ateşiyle kitlesel imhasını amaçlamak görülmemiş bir anlayıştı.

Taarruzun ana fikri bile ilk bakışta yanlıştı. O devirde tüm taarruz fikirleri savunma hatlarını yarıp parçalamak üzerine kuruluyken Türk taarruzu düşmanın bir arada geri çekilmesini istiyor, kendisi de ironik olarak tek noktada konumlanıyordu.

Taarruz görülmemiş ölçekte hız bağımlıydı. Birkaç gün içinde 200 bin kişilik bir gücün imha edilmesi, kaçamaması, yeniden mevzilenememesi elzemdi.

Taarruzun en kritik aktörlerinden birinin 5. Süvari Kolordusu’na ait olması belki en büyük sürprizdi. Süvari sınıfının modern cephe savaşlarındaki yükü neredeyse tamamen ulaşım ve lojistik boyutuna inmişken Fahreddin Paşa’ya verilen bir Anadolu dağ geçidini geceleyin gizlice aşıp cephe gerisine sarkma görev, ortodoks bir taktisyen için masalsı bir çılgınlıktı.

Bu gariplikler içinde Şuhut’tan saldırı emri geldi. 25’i 26 Ağustos’a bağlayan gece Fahreddin Paşa’nın kolordusu Kırka dağ geçidini aştı, yol üzerinde küçük bir Yunan piyade takımının devriyesiyle karşılaşıldı. Hiçbir haberci bırakılmayacak şekilde imha edildi. Sabahleyin Türk 1. Ordusu Çay yolu tarafından kuzey-kuzeybatı yönünde Afyon önündeki savunma hatlarını vurdu, Türk 2. Ordusu da plana uygun şekilde aynı anda güneybatı yönlü intikale başladı, fakat yanıltıcı bir saldırı kuzeydeki 3. ve 2. Yunan Orduları üzerine gönderildi. Bu küçük istisna dışında tüm Türk savaş gücünün bir anda Afyon’un doğu üzerinde toplanması Yunan savunmasının ilk hattının derhal terk edilmesine sebep oldu. Afyon güneyindeki müstahkem Tınaztepe ve Mantarlı Tepe Türklerin eline geçmişti.

Yunan savunmasının taarruza bir es verdirebilmesi 26 Ağustos akşam saatlerini buldu. Bu noktaya kadar her şey tam olarak Türk planına uygun şekilde gerçekleşti. Müşir Mustafa Kemal Paşa şimdi bir karşı saldırı bekliyordu. Fakat tam da hesaplandığı şekilde cephe gerisindeki Fahreddin Paşa ve emir süvarileri İzmir-Afyon-Eskişehir hattı üzerindeki tüm ikmal ve iletişim ağını akşama dek sabote etmişti. İzmir’deki merkez karargahın gelişmelerden kesinlikle haberi yoktu. İzmir yönündeki büyük sessizliğin ardından General Hacianestis kişisel inisiyatifle yedekte bekletilen Yunan 2. Ordusunun Kütahya’dan Çay yönüne karşı saldırı emrini verdi. Ancak sabote olmuş iletişim nedeniyle Hacianestis, Yunan 1. Ordusunun büyük bir yedek kuvvet ihtiyacı içinde olduğundan habersizdi.

Kütahya’dan ve Hacianestis’ten herhangi bir destek haberi alamayacağını anlayan Yunan 1. Ordu komutanı Trikupis, çaresizce savunma mevzilenmesini bozarak güney yönünde kendi karşı saldırısını başlattı ve neredeyse tamamen imha olup geri çekilerek Afyon’dan çıkmak zorunda kaldı. Tınaztepe İzmir yolunun doğrudan müstahkem mevkii idi ve Afyon’dan İzmir yönüne çekilmek Tınaztepe hâlâ bir Türk mevzisiyken intihar demekti. Bu yüzden mecburen çok daha kuzeye, lojistik olarak sorunlu İlbudak Dağı’na doğru çekilme manevrası uygulandı. Trikupis ertesi sabah karşı taarruza hazırlanan Yunan 2. Ordusunu kendi yetkisini aşmak pahasına acilen desteğe çağırdı.

Türk planı kusursuz işliyordu. Yunan 2. Ordusu birbiriyle çelişen emirler almıştı, yavaşlamıştı, lakin tam da istendiği şekilde Yunan 1. Ordusu’yla aynı mevziye İlbulak Dağı yönüne sıkışıyordu. Yunan 3. Ordusu ise tamamen iletişimsiz, ikmalsiz ve işlevsizdi.

28 Ağustos sabahı İzmir ile güçlükle iletişim kurulabilmişti. Karargah Trikupis’ten gelen felaket haberlini aldığında Hacianestis’in karşı saldırı emri kesin olarak iptal ederek 2. Ordu’nun Trikopis’e tümden bağlandığı raporunu gönderdi. Tüm savunma düzeni sorumluluğu artık Trikopis ve ona bağlı Yunan 1. Tugay komutanı Tümgeneral Frangu emrinde yeniden düzenlenmişti. Bu yeni acil durum planına göre Trikopis İlbudak Dağı yönüne düzenli çekilmeyi sağlarken Tümgeneral Frangu da biraz daha batıdaki Dumlupınar Tepesi’ne giden yolu temizleyecek ve böylece İzmir yolu üzerinde derhal bir Dumlupınar savunması oluşturulacaktı. Hacianestis ise resmen görevden alınmıştı.

Fakat zaten böyle bir yeniden mevzilenme planını haftalar öncesinden öngören Türk kurmaylarının bu plana izin vermeye ne niyetleri ne de zamanları vardı. Müşir Mustafa Kemal Paşa kesin emriye İlbudak Dağı’na çekilen Trikopis’in yol üzerindeki tek lojistik kaynağı olan Çalköy’de Yunan çekilmesi şiddetli top atışına maruz bırakıldı. Öyle şiddetli tahribat verildi ki Yunan ordusundan büyük çaplı kaçışlar gerçekleşti. Topçu mevzisinden güçlükle çıkabilen Trikopis birlikleri mecburen doğuya atarak Olucak köyünde 28’i 29 Ağustos’a bağlayan geceyi geçirdi. Bu sırada Yakup Şevki Paşa’ya bağlı Türk süvarisi İlbudak ile Dumlupınar arasında kalan tüm yolu pusuya hazır birliklerle dolduruyordu.

Frangu daha hızlı davranmış ve Albay Kemaleddin Sami Bey’e bağlı Türk 4. Kolordusu’nun İzmir yolunu kuşatan çevirme harekatının önünden kaçarak Dumlupınar üzerinde az çok müstahkem sayılacak bir mevki ele geçirebilmişti. Güneyden baskı altındaki Frangu’nun beklentisi Trikopis’in doğu yönünden kendisiyle birleşmesiydi. Bu yüzden askerlerine ne pahasına olsun sol kanadın güvende tutulması, gerekirse sağ kanatta Türklere açık mevziler bırakılması emrini verecek kadar cesur davranmıştı. Tabii Trikopis’in doğudan ulaşmaktan çok uzak, Olucak’ta sıkışıp kaldığından tamamen habersizdi.

29 Ağustos günü Türkler asıl muharip güçlerini Trikopis üzerine ulaştırdılar. Türk 2. Ordusu’na bağlı 6. Kolordu General Kazım (İnanç) Paşa komutasında hücuma geçerek önce Trikopis’in Dumlupınar’da birleşme yönündeki son umudunu yok etti, ardından süratle imha hareketine girişti. Gün boyunca her iki tarafın ciddi kayıplar verdiği bir savaşın ardından nihayet 30 Ağustos sabahına girildi.

30 Ağustos sabahında General Trikopis kritik bir karar vererek Dumlupınar fikrini tamamen terk etti ve çok daha güney yönlü bir intikal ile Banaz yönünde çekilme emri verdi. Fakat yol üzerindeki Alıören’de yine Türk süvari birliklerince kuşatılmaktan kurtulamadı. Üstelik burada lojistik gücü sıfıra kadar tükenmişti ve duraklaması ölümle eşdeğerdi. Bu nedenle akşama kadar savaş emri veren Trikopis topyekün imha ihtimali iyice belirdiğinde askerî düzeni terk ederek gece kalan 5 bin er ve erbaşla birlikte Uşak’a yönüne kaçtı. 2 Eylül’de Uşak’ta Türk güçlerine esir düşecekti.

Tümgeneral Frangu ise Albay İzzeddin Bey komutasındaki Türk 1. Kolordusu’na karşı 30 Ağustos’un son saatine dek savaştı, son saat içinde sol kanadı da tamamen dağılan Frangu belli ki başka ihtimal göremeyerek Banaz’a doğru kaçış için son emrini verdi. 10 Eylül’e kadar kaçmakta olan Yunan askerî gücünün komutasını elinde tutan Athanasios Frangu nihayet Çeşme’de demirli Yunan gemileriyle, hiç esir düşmeksizin Anadolu’yu terk etse de Yunanistan’daki Venizelosçu devrimin ardından ünlü bir monarşist olarak ordudan tasfiye edilmekten kurtulamayacaktı. 4 günlük taarruzun işlev sahasının uzağında kalan Yunan 3. Ordu komutanı General Petros Sumilas da ordularını 18 Eylül’de Bandırma’ya kadar çekti ve sonuçta Anadolu yarımadasını terk etti.

30 Ağustos gecesi Müşir ve Başkomutan Mustafa Kemal Paşa muzaffer Türk güçlerine o meşhur “İleri!” emrini vermişti. Taarruzun başlamasından 14 gün sonra İzmir ele geçirildi.

  • Büyük olasılıkla, geniş hat savunması askerî tarihe bir daha dönmemek üzere cephelerden silindi.
  • Süvari sınıfı muharip güç listelerinden çekilmeden önce destansı bir kapanış imkanı buldu.
  • 20 yıl sonra Blitzkrieg tarafından icra edilene dek eşi görülmeyecek büyüklük ve hızda bir taarruz gücü sahnelenmiş oluyordu.
  • Napolyoncu hatlar çatışması teorisi Türk ve belki de Avrupa tarihinde ilk defa bu kadar açıkça eleştiriliyor ve çok daha mobil taktik-stratejilerce mağlup ediliyordu.
  • Profesyonel askerî akıl ve becerinin 15 günde 200 bin kilometrekarelik bir mevziyi nasıl ele geçirebilecek niteliğe ulaştığı ilk kez görüldü.
410px-Turkish_infantry_in_trench.jpg