Türk Kara Gücünün Altı Asrı: Steplerden Üç Kıtaya

Bugün biraz bu anlayışın sınırları esnetildi, şema köhnemiș görülmeye başlandı ama Osmanlı ordu sistemini dört aşama olarak düşünebiliriz:

Pre-klasik/Pastoral/Asyatik evre: Beylik döneminden Yavuz Selim’in Mısır fethine kadarki düzen. Ordu tasarımının en dinamik olduğu evre. Devlet tebaası gün geçtikçe genişliyor, savaş nerede olacaksa oranın Türkmen beyi devlet safına çekilip gazaya ikna ediliyor. Bunlar dereyi tepeyi ovayı tanıyan, baskın yapmayı, inisiyatif almayı bilen, çekirdekten akıncı adamlar. Cahil ama hızlı ve tahmin edilmesi zor adamlar. Savaşlar daha küçük çaplı Bizans garnizonlarına karşı olunca topografyayı bilmek belirleyici oluyor. Paşalarla da iyi geçindikleri için devletin idaresinde söz sahibiler. Zaten devlet, bir asker devleti.

Fatih döneminde Balkan nüfusu topyekün teba oluyor, Macaristan gibi çok kuvvetli bir düşmana komşu olunuyor. Balkanlı nüfusun ordu kadrosuna bir şekilde dahil edilmesi şart yani. Sonuçta Yeniçeri sistemi kuruluyor. Eski Türkmen beyleri bozulmasın diye “bunlar hünkarın kişisel korumasıdır” kılıfı bulunmuş. Bu sayede ordu muazzam kalabalıklașmıș. Fakat karar unsurları yine Paşalar ve perde arkasında yarı özerk bile davranabilen Türkmen beyleri.

Klasik Evre: Safevi Savaşları’ndan sonra iki fikir ortaya çıkmış; bir, Türkmen beylerine güven olmaz. İki, her yere Türkmen iskan ettirmekle bu kadar büyük ülkenin garnizonunu sağlayamayız. E, hazine de dolu. O yüzden parası neyse verilmiş, Yeniçeriler palazlandırılıp nihayet aslî ordu unsuru olmuşlar. Türkmen desteği zayıflayınca düşen süvari sayısını tazmin etmek için yerel beylere tımar dağıtılmış, sipahi yetiştirilmiș. Tüfek kullanımı Yeniçeri ocağı içinde usta-çırak ilişkisine bağlanmış. Topçuluk, askerî inşaat, haritacılık gibi konularda özelleșmiș Yeniçeri alt grupları oluşmuș. Mesafeler uzadığı için yol bakımları, lojistik, ordu istihbarat ağları bürokratik ciddiyetle iyileștirilmiș. Bunlar Avrupalılardan yaklaşık 150-200 yıl önce tamamlanmıș.

Fakat sorun şu ki büyük savaşlarda görevlendirilen paşaların askerî deneyimleri az. Avrupa’daki mezhep savaşları kalifiye ve iyi eğitimli soylu çocuklarından generaller yetiştirirken, Osmanlı paşaları giderek ordunun iç işlerinden anlamayan, tamamen idarî işlere odaklı adamlar olmuşlar. Zenta Savaşı gibi beklenmedik büyük yenilgilerin sebebi tamamen Osmanlı karargahının Avrupalı karargahlara karşı zayıflığından ibaret. Avrupa tarihi bu nedenle çok korkunç Osmanlı ordularına karşı zor şartlar altında “mucize”ler yaratan Savoylu Eugene, Jan Sobieski, Raimondo Montecuccoli gibi kahramanlarla dolu. Yani klasik Osmanlı ordusu Avrupa ordularından daha iyi, fakat karargahlar daha kötü.

Reform evresi: Özellikle Avusturya’nın Prusyalılardan kötekle profesyonel askerî yöntemleri öğrenmesi ve Rusya’nın müthiş paralar harcamak pahasına ordusunu modernize etmesinden sonra 18. yüzyıl ortalarından itibaren Doğu Avrupa’da bu üç büyük gücün birbirine bariz bir üstünlüğü kalmıyor. Yeniçeri sistemi ise Balkanlardan ziyade Anadolu kökenli askerlere doğru kayıyor. Devlet içinde muktedir Balkan kökenliler, çamur deryasında savaşmak yerine masa başı memuriyetleri tercih eder olmuşlar. Anladığım kadarıyla bugünkü genel görüş bunun usta-çırak zincirine büyük zarar verdiği yönünde. Nitekim, örneğin topçuluk geleneği hızla boşluğa düşmüş ve Osmanlı tüfekleri değişen Avrupa tüfekleri karşısında antika gibi kalmış. Bu arada küresel ölçekte ticarî trendin değişmesiyle Anadolu, Suriye, Filistin fakirleșmiș, devlet otoritesi zayıflamıș, tımar sistemi bozulmuş, sipahiler tarihten silinmiș. Devlet ödeneği çektikçe Yeniçeriler zıvanadan çıkan bir yiyici takımı haline gelmiş. Daha Köprülüler döneminden itibaren sorun aslında fark edilmiş ama ilk adımlar III. Selim’i bulmuș, tam reform ancak II. Mahmud’da Yeniçerilerin ipinin çekilmesiyle tamamlanmıș.

Bu dönemin ordularındaki temel özellik iş bilmez subaylar, disiplinden uzak erler ve askerlikle ilgisiz sözde generaller. Özellikle sadrazamların ve birkaç bilinçli padişahın kişisel farkındalığı, voyvodalıklar ve Mora dışında kalan Osmanlı topraklarını kurtararak Osmanlı ordusunu güç bela reforme etmiş gibi görünüyor. 1830’ların Osmanlı ordusunun 1787’de Yaş’ta tarumar olan ordudan çok üstün olduğunu düşünüyorum. Avrupalılardan üstün olmasa da hâlâ rahatlıkla küresel sayılacak bir askerî güç.

Romantik evre: 1853’te Kırım Savaşı ertesinden devletin sonuna kadarki dönem. Sanayi Devrimi’nin ve uçuşa geçen askerî lojistiğin yakalanmaya çalışıldığı, nitelikli eleman eksiğini fark eden devletin varını yoğunu asker yetiştirmeye, tren yolu yapmaya, tüfek ithal etmeye, Avrupa’dan askerî ortaklık bulmaya harcadığı yıllar. Fatih devrinden beri belki ilk defa büyük karacı mareșaller geri dönüyor. Ordu, epeydir ilk defa devletten biraz daha güçlü konuma geliyor. Yeni kuşak askerî erkan da çareyi devlet yönetimine ortak olmaya çalışmakta buluyor. İmparatorluğun ordu nüvesinde yeniden inşası hayali var. Fakat özellikle iç siyasi sorunlar ve deniz sınırlarındaki bariz zaafiyet yüzünden toprak kayıpları devam ediyor. 1913’teki acı mağlubiyet böylesine tek boyutlu ve romantik bir yeniden inşa hayalinin ne kadar ütopik olduğunun son işareti.

***

Ben şahsen Osmanlı kara ordusunun hiçbir zaman çok çok kötü olduğunu düşünmüyorum. 1750-1800 arası belki görece en kötü dönem. Ondan önceki 450 yıl boyunca Osmanlılar ya göçebe/vurkaç tipi geleneğin ya da devlet eliyle mahareti desteklenen alanında uzmanlașmıș Yeniçeri kuvvetlerinin etkisiyle kendi bölgesinin en kuvvetli ordusu. Ayrıca hem sınır boyunda kolluk kuvvet görevi gören yarı-sivil akıncılarıyla hem de payitahtta talim yaptırılan düzenli alaylarıyla çok yönlü ve kolay uyum gösteren bir ordu. Avrupalıların çiftçiden bozma piyadelerinden, disiplin bilmez paralı askerlerinden, paslı kılıçla yarı sarhoş savaşa giden serf takımından çok üstün. Fatih döneminden itibaren (belli ki biraz Bizans mirasından da yararlanılarak) askerî zanaatçılık da rakip Batılılardan üstün hâle getiriliyor, Kuzey Balkanların alt yapısı her seferden önce ve sonra elden geçiriliyor. Yılmaz Öztuna’nın hesabına göre 1550-1750 arası tüm Osmanlı devlet gelirinin yarısı yapılașmaya harcanmış. Muhtemelen epeyi askerî amaçlı yapılar.

Bu arada yorumlarımın hepsi kara ordusu için. Deniz ordusunda bence çok daha karamsar bir tablo var. Boğazlar, adalar ve Afrika o kadar uzun süre elde tutulduysa bu büyük oranda ticarî önemini yitirmekte olan yerler olmalarından ileri geliyor. Osmanlı denizciliği Barbaros’un devlet sistemine dahil edilmesinden 1600’lerin ilk çeyreğine kadarki kısacık süre dışında Avrupalılarla rekabet etmeye yakın bile değil. Onu tamamen ayrı başlıkta konuşmak lazım.

Advertisements

A Response On Turkish Language Reform

About Turkish Language Reform, there are many to say as to its motivation asked but I want to say a few.

First of all, it wasn’t actually about “purification” of Turkish lexicon. Before Reform, the official use of language was so distinct from public use that there wasn’t even a consensus on how to spell some of official words. Almost entire phrases in an Ottoman document were meaningless to common Turkish speaker’s ears. Many of the words were long out of their primary meaning and searching in Arabic language in the need of loanwords or generic words was almost an instinct. Year by year, Turkish official language was splitting away from its native speakers by the hands of officials and Istanbul bureaucracy.

Second, one shouldn’t script a language with 8 vowels like Turkish using Arabic abjad. It creates a mess. Distinctly articulated common words like “kul” (slave), “kül” (ash), “kol” (arm), “kaval” (flute-pipe) were written same, قول, in Ottoman scripture. Even before Republican era, some Ottoman intelligentsia noted the nonsense and made proposals for a reformation of alphabet, which all never actualized.

Third, public use of Turkish language hasn’t throughly changed since 14th century. We see it at numerous records of folk conversations by European travelers in Anatolia. Turkish speakers of Anatolia didn’t see a Great Vowel Shift like English language got through. The reform, also, didn’t even touch a thing in folk language. It just abolished traditional Ottoman use and standardized Constantinopolitan Turkish accent. Thus, Turkish Language Reform was actually a reform on official use of language. An ordinary Turkish citizen in 2018 doesn’t understand a 1925 speech by Ataturk but, aside a group of well-educated upper class, any ordinary Turkish citizen of 1920s couldn’t understand it too.

If you’re a common literary person, a language reform is nothing but a torment to you. The state had to convince bureaucracy for the requirement. So, based on the worldwide trend of local nationalisms, a “Turkification” in language has been advertised. The reform period has been depicted as a drama of “pressured, looked-down, productive Turkish language breaking its chains of ages”. The sudden boost of literacy was considered a positive feedback and many of officers adapted the alphabet easily since had they taken mandatory French classes in classical Ottoman education. The reform was seen mainly successful. Later, both nationalist and leftist parties supported and interiorized the reform into their agendas indicating it to be a key struggle for society and campaign of education.

A Response On Turkish Language Reform

About Turkish Language Reform, there are many to say as to its motivation asked but I want to say a few.

First of all, it wasn’t actually about “purification” of Turkish lexicon. Before Reform, the official use of language was so distinct from public use that there wasn’t even a consensus on how to spell some of official words. Almost entire phrases in an Ottoman document were meaningless to common Turkish speaker’s ears. Many of the words were long out of their primary meaning and searching in Arabic language in the need of loanwords or generic words was almost an instinct. Year by year, Turkish official language was splitting away from its native speakers by the hands of officials and Istanbul bureaucracy.

Second, one shouldn’t script a language with 8 vowels like Turkish using Arabic abjad. It creates a mess. Distinctly articulated common words like “kul” (slave), “kül” (ash), “kol” (arm), “kaval” (flute-pipe) were written same, قول, in Ottoman scripture. Even before Republican era, some Ottoman intelligentsia noted the nonsense and made proposals for a reformation of alphabet, which all never actualized.

Third, public use of Turkish language hasn’t throughly changed since 14th century. We see it at numerous records of folk conversations by European travelers in Anatolia. Turkish speakers of Anatolia didn’t see a Great Vowel Shift like English language got through. The reform, also, didn’t even touch a thing in folk language. It just abolished traditional Ottoman use and standardized Constantinopolitan Turkish accent. Thus, Turkish Language Reform was actually a reform on official use of language. An ordinary Turkish citizen in 2018 doesn’t understand a 1925 speech by Ataturk but, aside a group of well-educated upper class, any ordinary Turkish citizen of 1920s couldn’t understand it too.

If you’re a common literary person, a language reform is nothing but a torment to you. The state had to convince bureaucracy for the requirement. So, based on the worldwide trend of local nationalisms, a “Turkification” in language has been advertised. The reform period has been depicted as a drama of “pressured, looked-down, productive Turkish language breaking its chains of ages”. The sudden boost of literacy was considered a positive feedback and many of officers adapted the alphabet easily since had they taken mandatory French classes in classical Ottoman education. The reform was seen mainly successful. Later, both nationalist and leftist parties supported and interiorized the reform into their agendas indicating it to be a key struggle for society and campaign of education.