Neden Her Gün Farklı Giyinmek İstiyoruz?

Kıyafet kültürü oldukça eski. Belki de insana dair en eski ve kesintisiz kültürel davranış. İnsan “bilen hayvan”, “merak eden hayvan”, “konuşan hayvan” olduğu kadar da “giyinen hayvan”dır desek yanlış sayılmaz.

Medeniyet öncesi dönemde insanların çeşitli takılar ve desenli kıyafetlere meraklı olduklarını net olarak biliyoruz, gerek Çatalhöyük gibi yerleşik bölgelerden gerek Avrasya göçebe kültürlerinden elde edilen buluntular içinde çokça “süs” eşyası var. Üstelik bunlar sadece bir zümreye ait olamayacak kadar yaygın.

Asıl sorun, bunların yaygınlığı değil gerçek amacının ne olduğu. Klasik antropologlardan bazıları bunların gündelik amaçlarla değil, törensel ya da sosyal fonksiyonları olan eşyalar olduğunu söylüyordu. Örneğin, hanedan öncesi Mısır’da küpeleri rahipler takar, göçebe topluluklarda kabilenin büyücüsü (yaygın yanlış adıyla “şaman”ı) renkli giyinir, lohusa kadınlar işlemeli kuşak takar, süslü kılıçlar siyasal otoritenin sembolüdür vb. örnekleri çoğaltılabilecek kabuller vardı.

Antropologların kabulleri hâlâ biraz daha yavaş değişiyor ama arkeologlar bugün bu kabullerden biraz uzaklaştılar. Buz adam Ötzi’de dahi süslemeli giyim izleri ve hatta bir dövme bulundu. En zor koşullarda yaşayan Afrika göçebeliğinde bile hiçbir sosyal karşılığı olmayan bir yığın giyim seçeneği tanımlandı. Yani gündelik giyim-kuşam alışkanlıklarındaki çeşitlilik kültürü oldukça eski olmalı. Bu çeşitliliğin kullanılması için ille de bir kültürel olayın gelmesi beklenmiyor olmalı.

shell_beads.jpg
İsrail’deki Şkul mağarasında bulunan bu boncuklar aslında bir avuç delikli deniz kabuğu yığını olarak bulundu. Görselin altında görebileceğiniz şekilde bir ip geçirilerek kolye olarak kullanıldıkları düşünülüyor. Tam 110 bin yaşında dünyanın belki de en eski moda ürünlerinden biri.

Yine de hikâye hep böyle ilerlemiyor. Özellikle dünyanın çabuk metropolitleşen bölgelerinde, meselâ Roma kentlerinde ve özellikle de kalabalıkların sosyal düzeninin dikey konumlanmaya meylettiği Roma kentlerinde giyim eşyalarının bir nevi üniforma hâline geldiğini biliyoruz. Soylu sülalalerin gerek kadınları gerek erkekleri için belli başlı giyim kuşam kalıpları dışına çıkmak utanç verici sayılacak bir şeydi. Aynı şekilde sıradan bir Roma esnafının giyim kuşamı da bazı yasalarla sınırlanmıştı. Benzer şekilde Asur İmparatorluğu’ndan kalma betimlemelerde meslek grupları, sosyal sınıflar ve halkın çeşitli tabakları arasında doğrudan tek tipleştirilmiş giyim adetleri görebiliyoruz. Meselâ Pers İmparatorluğu’nda da soylu olmayan ailelerin çocuklarının sakal uzatıp sakalına boncuk takamayacağı, asker olmayan erkeklerin süslemeli giyinemeyeceği, sokakta altın, zümrüt gibi değerli nesnelerle dolaşmanın cezalandırılacağı gibi kesin kurallar var. Yani en geç İlk Çağ ortalarında dünyanın yerleşik birimlerinin gardrobu tekdüzeleşiyor olmalı.

Muhtemelen bunda sosyal yapıların önemi olduğu kadar giderek seyrelen vahşi av hayvanlarının ve daralan kırsal nüfusun da etkisi olmalı. Giyimin başlıca hammaddesi olan av hayvanları da, onu avlayacak insanlar da azalıyorsa seçenekler kısıtlanmış demektir. Bu durumda ister istemez üst sosyal gruplar giyimin tekelini kanunlarla ele geçirip çeşmenin başına kendileri oturmak isteyeceklerdir.

468px-Ancient_Times,_Greek._-_012_-_Costumes_of_All_Nations_(1882).jpg
Antik Yunan toplumun sosyal grupları ve oldukça katı giyim alışkanlıkları.

Tabii İlk Çağ’ı sona erdiren bizim Kavimler Göçü olarak bildiğimiz büyük göçebe akınları birkaç şeyi değiştiriyor:

– Moda değişiyor. At binici bir siyasal gücün, önceden barbar kıyafeti olarak hakir görülen “pantolon”u popülerleştirdiği görülüyor. Çok kumaşlı, eteklikli elbiseler yerine daha sade binici kıyafetleri tercih edilmeye başlanıyor.
– Göçebeler yanlarında hayvanları ve değerli madenleri de getiriyor. Ve bunların yeni geldikleri pazarlarda satıldıklarında çok paralar ettiğini fark ediyorlar. Yeniden bir deri bolluğu görülüyor. Yeniden bir değerli taş piyasası oluşuyor.
– Kısmen Hıristiyanlığın da etkisiyle sadelik ve örtünmecilik bir erdem sayılmaya başlıyor. Erkekler saçlarını kısa kesiyor, kadın kıyafetlerinde eskiye göre bir basitlik göze çarpıyor.
– Şehirler talan olduğu için büyük kitleler hâlinde köye dönüş başlıyor. Eski büyük kentlerin çoğunluğu siyasal otoriteler bozulduğu için korunamaz durumda kalıyorlar. Zanaatçılık gelenekleri bozuluyor. Giyim-kuşam ve takı yapımı geleneği cılızlaşıyor. Taş ve deri piyasada bol olsa çoğu az işlenerek kullanılıyor.
– Dünya genelinde sıcaklıklar artıyor. Daha ince kumaşlara talep artıyor. Yün yerine Doğu dünyasında pamuk ve Batı dünyasında Bizans ipeği önem kazanıyor.

Orta Çağ halkında gerçekten bir giyim-kuşam sıradanlığı gözümüze çarpıyor. Çoğu gerek Çin’de gerek Hindistan’da gerekse Avrupa’da çok renkli bir moda yok. Renkli giyim bir kraliyet iması, bir soyluluk hakkı. İpeğin tekelleşmiş olması değerini korkunç artırıyor, hatta siyasî antlaşmalara bile pazarlık konusu olacak duruma geliyor. İbrahimî dinlerin (ve tabii doğuda Budizmin) katı sadelik kuralları eski Pagan dinlerin şaşalı giysilerini sürekli baskılama hâlinde. Bu dönemde halkın gündelik kıyafetleri oldukça değersiz ve özen gösterilmemiş şeyler.

Medieval-marriage-ceremony-13th-century-52df23d.jpg
Orta Çağ İngiltere’sinde bir halk düğünü. Eskinin soylu beyaz rengi bir gelinlik rengi olmakla yetiniyor. Renk tercihlerindeki tekdüzelik kadar kadın ve erkek kıyafetlerindeki sadelik ve kapalılığa da dikkat edin.

İtalyan ipek üreticiliğinin Bizans’tan aşırılması ve Arapların İber yarımadasını fethederken pamuk dokumacılığı getirmesiyle birlikte Avrupa’da Yeni Çağ başında yeni bir bolluk dalgası yaratıyor. Toplumsal talep hızla artıyor. Gelişen denizcilik büyük kumaş üreticisi Çin ve Hindistan’ı olduğundan daha ulaşılır hâle getirince Avrupa ve Yakın Doğu pazarları kumaş çeşitliliğiyle doluyor. Fethedilen Amerikan düzlükleri, ele geçmiş Aztek altınları, Afrika’nın altın madenleri yüz binlerce kürk hayvanını ve değerli madenleri Avrupa’ya göndermeye başlıyor. Giyim-kuşam zanaatçılığı yeniden önemli hâle geliyor; terzilik, kuyumculuk, işlemecilik mezarından canlanıyor. Tekstil sektöründe genel bir değer artışı yaşanıyor.

Hâliyle üst sosyal tabakalar da giderek daha egzotik zevklere yöneliyorlar. Meselâ, trajikomiktir, Rusya’nın önceden çok da ilgilenmediği Sibirya bölgesi keşif seferleri aslında büyük ölçüde kürk ticaret yollarının peşinden gidiyor. İspanyollar El Dorado peşinde farkına bütün Orta Amerika’yı arşınlıyorlar. Kolomb’un bile Yeni Dünya’daki ilk sorduğu soruların çoğu altın üzerine.

Tarih bu gidişatı tersine çevirmenin yollarını daima buluyor. Elbette bu konuda İngiliz dokuma sanayinden bahsetmemek olmaz. Her şeye rağmen toplu üretim dışında kalmış bir tekstil sektörü 1764’te İngiliz “spinning jenny”sinin, yani bir çeşit dikiş makinası taslağının icat edilmesiyle geri dönüşü olmayan bir üretim patlaması yaşıyor. Batı Avrupa’da yaygınlaşan tekstil sanayi dünyanın tüm geri kalanını kısa zamanda sadece bir hammadde sağlayıcısı konumuna düşürüyor. İngiliz giyim anlayışı zaman içinde evrensel bir moda hâline geliyor. Diğer tüm toplumlar bunun bir türevi olma sürecine giriyorlar. Bu arada endüstri devriminin yarattığı dev işçi sınıfları kısa zamanda kendilerine ait üniformalar (kot, kasket, düşük kalite pamuk) edinmeye başlıyorlar. Yani genelde sanılanın aksine kapitalist ekonominin başlarda tekstil dünyasına çeşitlilik değil, tekdüzelik katmaya başladığı bile söylenebilir.

spinning-jenny.jpg
Bir “spinning jenny” ve onu kullanan dokumacıyı betimleyen çizim. Dokumacı kadın işçi önlüğü ve kısa kollu kıyafetiyle meşhur İngiliz proletaryasının ilk temsilcilerinden birini sembolize ediyor olabilir.

Peki günümüzdeki çeşitliliğe nasıl ulaşıyoruz? Amerikan tekstilinin büyük icadı “cotton gin”, nam-ı diğer çırçır makinesi ile. Çırçır makinesinin dünya yakın tarihine katkısı çok büyük. En gelişmiş İngiliz makinelerinden kabaca 50 kat daha hızlı üretim yapan bu makine, büyük bir hammadde ihtiyacı, dolayısıyla pamuk plantasyonunda çalışacak milyonlarca köle ihtiyacı, dolayısıyla Amerikan siyasetindeki çok büyük siyah-beyaz kavgası ve dolayısıyla Amerikan İç Savaşı, sonunda Amerikan sanayisini dünyada yarışılamaz kılan bir sonuç doğuruyor. Özellikle 20. yüzyıl başındaki Avrupalı mühendis ve teknisyenlerin Amerika’ya göç dalgası bu teknolojiyi mükemmelleştiriyor ve ABD dünya üretimini sürklase eder duruma geliyor. Adeta tekstil üretim bolluğu İngiliz tipi giyimin sınırlarını zorlayıp sonunda tamamen çatlatıyor. Amerikalılar yerel taleplere göre kumaşlar üretip ihraç etmeye başlıyorlar.

Sonrasını da İkinci Dünya Savaşı’nı takiben yine ABD’den başlayıp dünyayı saran bireysel özgünlük anlayışı ve giderek çözülen üniforma kültürü tamamlıyor. Elbette ABD’nin ya uzantısı ya rakibi olarak gelişen Güney Kore, Türkiye, Tayvan, Çin, Vietnam ve Yeşil Devrim sonrası Hindistan da bugünkü tekstil bolluğu çağının diğer müsebbipleri olarak zaman içinde Amerikan tekstilini solladılar. 80’lerden itibaren bolluk çağı global ölçekte yerleştiğinden beri tekstil sektörünün yeni sınırı iş gücü maliyeti olmaya başladı, böylece Bizans devrinden beri batının eline tuttuğu tekstil tekeli Doğu ve Güney Asya merkezine geçti. Adını “moda” koyduğumuz hiper-modern tekstil teknolojileri yüzyılının pazardaki kültürel sürükleyicisi ise hâlâ gerileyen Amerikan tekstil sektörünün elinde, tıpkı Roma toplumunun yasaları gibi kitleleri bir şeyleri giymeye, başka şeyleri de giymemeye ve her gün bizleri kendi imajlarımızı yansıtmaya teşvik ediyor.

textile.jpg

Advertisements

İnsan yavrusu Homo sapiens olarak doğmuyor olabilir mi?

İnsan yavrusu Homo sapiens olarak doğmuyor olabilir mi?

Yeni doğan bebeklerde omuz, sırt, alın ve kollarda daha sık görülen lanugo kılları 3-4 ay içerisinde tamamen dökülür. Erken doğan bebeklerde lanugo kılları daha belirgindir. Ayrıca yeni doğan bebeklerin göz renkleri de değişir. Yaklaşık 6. ayda gerçek göz rengine kavuşurlar. Evrimsel olarak daha erken dönemde ortaya çıkan koyu renk gözlerin rengi genelde değişmez. Fakat evrimsel olarak yakın dönemde ortaya çıkan açık göz renkleri (yeşil, mavi) 6. ayda belirginleşir.

Yeni doğan bebeğin kafa yapısının biraz sivri, alnının geriye yatık, burnunun yayvan olması genelde doğum kanalından kolay geçebilmesine yorulur. Fakat benzer özellikler Homo heidelbergensis kafa yapısında da görülür. Dahası ilk 6 ay bebekler oldukça çirkindir. 6 aydan sonra insana benzemeye başlarlar.

Entelektüel lincin önünü alma adına, Ahmet Hakan gibi sadece soruyorum. Dünyaya gelen bebekler Homo sapiens değil de daha önceki atalarımızın özelliklerini taşıyor olabilir mi?

Bu soruyu soruyorum, çünkü hamilelik süresinin 16 ay civarı olması gerektiğine dair sağlam görüşler var. “Hamile kadının leğen kemiği genişiliği izin vermediği için değil de, anne karnındaki bebeğin enerji ihtiyacını 16 ay boyunca karşılayamayacağı için bebekler erken doğuyor” iddiası var.

33575958_10156285475030502_4886469921422180352_n.jpg
33766989_10156285475390502_2471578388347748352_n.jpg

göz.jpg

Aslında sadece insanın değil özellikle tüm omurgalıların fetal dönemde aynı gelişimsel süreçten geçtiğini anlamak gerekir önce. Bir balık türü, bir kuş türü, bir sürüngen türünün embriyolojik gelişim sürecinde organogenez denilen aşamada hemen hemen birbirinin aynısı olduğunu görürsünüz. (Bu konuda Stephan J. Gould’un yayınları klasikleșmiș evrim sohbeti konusudur.) Sanırım “birbirinin neredeyse aynısı olan” farklı türlere ait embriyo görseli çok insana tanıdık gelecektir, bir ara internette popülerdi.

Peki neden böyle diye sorarsanız cevabı genetikte ve embriyolojide bulabiliriz. Gelişimsel süreç tüm canlılar için bir zigot hücresinden başlar. Bu zigot tüm canlılarda hücresel düzeyde benzerdir. Elbette ortaya çıkan canlılar nihayetinde apayrıdır. Fakat bu tek hücrelik zigotun çok karmaşık ve apayrı canlılara gelişmesi sürecindeki ilk gelişim aşamalarında farklılaşmanın izlerine rastlanmaz. Daha ziyade bir evrimsel ağaç süreci izlenir.

Şöyle düşünün, bir şehirden başka bir şehre doğru yola çıkıyorsunuz. Gidilebilecek yüzlerce şehir var. Ama eğer doğu yönüne giderseniz uzak batıda kalan çoğunun yolunda kısa sürede ayrılmış olursunuz. (Metaforik olarak hayvan aleminde olmayan canlılardan) Daha sonra yol üstünde ilk yerleşim yerlerini geride bırakmaya başlarsınız. (Metaforik olarak omurgasız hayvanlar vb.) Sonra bir yol ayrımına gelirsiniz, bir yön kuzeye bir yön güneye gider. Kuzeye gitseydiniz başka şehirlere doğru yönelecektiniz (Metaforik olarak kıkırdak iskeleti balıklar vb.) Ama siz güneye doğru devam ettiniz. (Bir noktada tetrapod dediğimiz “dört uzuvlu” hayvanlar yol ayrımına doğru dönmüş oldu fetus. Uzuvlar geliştirmeye başladı; respiratuar tomurcuklar, gelişmiş nefrotik yapılar gibi tetrapodlara has özellikler oluşmaya başladı) Bu şekilde başka yol ayrımlarında kendi yolunuzu tayin ederek devam edersiniz. Benzetmeye sadık devam edersek bir noktada insan fetüsü büyük merkezî sinir sistemi, kısa kaudal çıkıntı, belirgin uzun parmak anatomisi gibi primatlara ait özellikleri geliştirecek yolları seçer.

Bu uzun yolda bir canlının yol haritası genetiktir. Bir insan fetüsünün basbayağı kuyruk görünümünde bir yapı olan kaudal çıkıntı sahibi olmasının sebebi genetik bir sebeptir. Çünkü genetik şifreleme birikicidir. Evrimsel süreç benzetmemde bahsettiğim yolun önce yakın şehirlerine ulaşılmış, sonra giderek daha uzaklara, daha uzaklara, en sonunda günümüzde yaşayan canlıların bulunduğu kadar uzaklara gelinmiştir. Yani bir insan genetiğinde primat ortak atasının, memeli ortak atasının, omurgalı ortak atasının gerektirdiği “yol haritaları” sırayla çıkarılmış durumdadır. Buradan özel olarak H. sapiens’e çıkan yol haritası önceki şehirlere ve yol ayrımlarına ulaşmayı gerektirir. Bir embriyo bu öncül noktalara ulaşmadan doğrudan H. sapiens olmayı bilemez.

İnsanın erken doğduğu konusuna gelirsek evrimsel anatomistlerin şöyle bir görüşü var: İki ayaklı yürümenin getirdiği değişiklikler dişi insanda doğum kanalının daralmasına yol açıyor. Dolayısıyla uzun dönemde bir erken doğum baskısına yol açıyor. Canlıların vücut ağırlıklarına göre doğru orantılı artan bir anne karnı süresi vardır. Gerçekten de insanda bu süre çok kısadır. Yani evet, insanın beklenenden erken doğduğu doğru. Ancak şaşırtıcı olan iki ayrı şey de insan yavrusunun birçok memeliye göre çok geç motor hareket kapasitesine ulaşması ve birçok memeliden daha fazla anne bakımı almasıdır. Yani ortada tam bir evrimsel sonuç var. İnsanı iki ayaklı yürüten anatomi evrimi aynı zamanda erken doğum ve uzun süreli yavru bakımına da doğrudan yol açıyor. Ama bu (yukarıda anlattığım nedenden ötürü) bir H. sapiens yavrusu olmamak demek değildir. Tam aksine bu özellikler H. sapiens yavrusunun karakteristik özelliğidir. İnsanın başka türlere görece daha fazla doğum sonrası tamamlanan gelişimsel özelliği olması (düşük kas kütlesi, kemikleşmesini tamamlamamış iskelet, geri kalmış akciğer gelişimi, sürfaktan gibi metabolik gelişim elemanlarının eksikliği, kan seviyesi düşmemiş cinsiyet hormonları, zayıf pigmentasyon vb. birçok olgu) tam anlamıyla bir H. sapiens özelliğidir. Tersi değil.

Gould’un embriyolojik taslaklar gösterimi, farklılaşmanın ne kadar geç görünür olduğuna dikkat edin:

33613827_10216796446683896_3646614572187516928_n.jpg

Primatlarda doğum kanalları ve fetal baş çapları arasında temsilî bir karşılaştırma:

33676553_10216796464924352_6235235981901955072_n.jpg

İnsandaki kısa, geniş, kase şeklindeki pelvis kemik yapısına karşılık şempanzedeki uzun ve dar kemiklere dikkat edin. İnsan pelvisi üstündeki gövdeyi taşıyacak bir tabak biçimini almış ve çıkım yönü arka taraftan alt tarafa doğru yön değiştirmiştir. İki ayaklı duruşta insan bedeninin ağırlığı orta hatta ve pelvisle aynı hizadadır, insan pelvisi bu ağırlığı genişlemiş pelvis alanı ile karşılar. Oysa şempanzenin vücut postüründe ağırlık merkezi pelvisten öndedir, şempanze vücut ağırlığını hareket ettirmek için büyük kalça kaslarına ihtiyaç duyar, bu büyük kaslar geniş tendonlarla uzun şempanze pelvisi boyunca demetler halinde yapışır. Bu da insana göre daha uzun bir pelvis yapısı gerektirir:

33653439_10216796575887126_6685848140823658496_n.jpg

Psödo-Rust Cohle* ve Calypso** ile İnsanın Günahları Hakkında Tartışma

Rust Cohle : Bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi. Çok fazla bilinçlendik. Doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı. Bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. Hepimiz bir yanılsama içindeyken, duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat, aslında bir hiç olan bireyleriz.

Bence türümüzün yapması gereken en onurlu davranış, programlamamızı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa son vermektir.

Per Amoris: “doğanın bakış açısı” gibi bir şey olabileceğini varsayan yanlış görüşlerden biri bence bu. Sanki doğanın birtakım yaklaşımları, tasarımları, fikirleri varmış da biz buna aykırı hareket ediyormușuz yanılgısı. Soyumuz tükenecekse tükenir, bunu keyfî ve doğal bir ahlak yasasına uyma niyetiyle toplu intihar haline getirmek oldukça saplantılı ve gerçeklik algısından uzak olduğumuzu gösteren bir davranış olurdu. Klasik “kutsal doğa ve onu yozlaştıran insan” dilemması.

Hem “Doğanın kanunlarına göre var olmamalı” mıyız peki? Doğanın ne dışındayız ne de dışından geldik, bal gibi de sıradan bir primatken çok gelişmiş bir frontal korteksle gezegen dışına çıkabilen ilk tür olmak dışında pek az kayda değer yanı olan bir popülasyonuz hâlâ. Doğanın tam ortasında duruyoruz.

R.C: Gelişmişliğin göstergesi uzaya çıkmak mı? Doğayla uyum içinde yaşayabilmek mi? Sapiens uyanık zekâsıyla, kolaya kaçma yöntemleri ile bir çok yok oluşa imza attı. Zekâya sahibiz ama kullanmayı bilmiyoruz.

Per Amoris: Katılmıyorum. Doğayla uyum içinde yaşamak ne demek? Cyanobacteria ya da herkesin bildiği ismiyle mavi-yeșil algler ilk ortaya çıktıklarında Dünya atmosferine o güne kadar hiç olmayan miktarda oksijen molekülü saldılar. O kadar ki yeryüzünde toplu bir yok oluş gerçekleşti. Sonuçta oksijenli solunum yapabilen canlılar evrimleștiler ve canlılık da devam etti, cyanobacteria da devam etti, oksijensiz solunum yapanlar da.

Doğanın ne anayasası ne kuralları ne uyulacak bir uyumu var. Biz tür olarak kendimizi kurtarmak ve genetik materyalimizi geleceğe aktarmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Tıpkı cyanobacteria gibi. Onlardan daha suçlu değiliz, eğer böyle soy tüketme üzerinde hayalî bir ölçüt oluşturulacaksa insan türü şimdiye de bu listeye giremeyecek kadar az soy tüketmiştir.

Doğada ulaşılacak bir ‘hedef’, sağlanacak bir ‘üstünlük’ de yok. Uzaya gitmeden bahsederken meramım sadece dikkat çekici bir özelliğimize işaret etmek idi. Tıpkı bir devasa bir kara hayvanı olarak Brachiosaurus ne kadar dikkat çekiciyse insanın bilişsel yetenekleri o kadar dikkat çekicidir. Bu insanı üstün filan yapmıyor, böyle bir üstünlükten bahsetmek bile gülünç olurdu tabii. Ama evrende bilinen en komplike yapı olan frontal korteksi, çok standart dışı dişi üreme döngüsü ve vücut kütlesine göre ulaştığı toplam popülasyonu ile H. sapiens sapiens dışarıdan bakıldığında oldukça ilginçtir.

Uzay istasyonları, borsalar, bilgisayar programları, bıraktığımız koskocaman karbon ayak izi veya soyunu tükettiğimiz beyaz gergadanlar, dodolar vb. bizi doğanın tam ortasında ve onun mekanizmalarının içinde olmaktan çıkarmıyor. Neredeyse çaresiz bir şekilde doğanın tam da içindeyiz.

Calypso: Neden illa doğanın bakış açısı dendiğinde öteden beri varolagelen bir bakış ve ya amaç arıyorsun ki? Neden doğa sadece olduğu haliyle kendi başına bir amaç olamıyor? Neden üremeyi durdurup soyumuzu tüketmek en iyisi şeklinde bir yaklaşımı toplu intiharla katliam yaratalım şeklinde anlıyorsun? Aslında söylenen tam tersiyken kendi istediğin yerlere çekme lütfen konuşmayı. Doğada bir amaç olmak zorunda değil, bir programlama olmak zorunda da değil sadece bir varoluş var ve bizim bilincimiz bu varoluşa zarar veriyor. Burda iyi ya da kötü olarak değerlendirmek gerekmez sadece gerçek bu. Ve isteyen üremeyerek buna katkıda bulunmamayı seçebilir. Bu neyi değiştirir tartışılır, insanın ben duygusu buna ne kadar izin verir tartışılır ama kalıplaşmış laflarla sözcükleri olduğundan farklı yorumlayarak kendi istediğin tarafa çekmek çekiç olan birinin her şeyi çivi görmesine benziyor.

Per Amoris: Yorumunun aslında iki bileşeni var ve birincisinin kilit cümlesi şöyle: “doğa diye bir varoluş var ve biz ona zarar veriyoruz”

Hayır, tam olarak aksini düşünüyorum. Birincisi, doğa bilimcinin doğa kelimesini kullanırken kast ettiği canlılık, habitat, biyosfer vb. Dünya gezegenine özgü gibi görünen olgular değildir. Doğa Evren’in bütününde gördüğümüz madde ile enerji ve bunların arasındaki gözlemlenebilir ilişkilerden yola çıkarak teorize ettiğimiz fizik kurallarının oluşturduğu kümenin tamamına verdiğimiz isim. Kusuruma bakma ama bu tanımıyla doğaya zarar veren bir canlı türü olabileceği fikrine katılmam mümkün değil, bu olsa olsa bir bilimkurgu ürünü olurdu.

Ama eğer “yok, ben doğa derken yeryüzündeki yaşamı kast ediyordum, yine her şeyi çivi gibi görmeye başladın” dersen buna bile katılmıyorum. Neden? Denebilir ki, türleri gerçekten öldürmüyor muyuz? E, doğru öldürüyoruz. Peki, şimdiye kadar yeryüzündeki yokoluș süreçlerinden haberiniz var mı? Bildiğimiz OT, yani kuzey yarımküredeki en yaygın alttürü ile Festuca rubra’nın inanılmaz üreme kapasitesi ve besin kaynağı dominasyonu ile kaç çeşit bitki türünün soyunu tükettiğinden haberiniz var mı? Palm ağacı olarak bilinen Arecaceae ağaçları neden suçlu değil, onlar neden doğaya zarar vermiş sayılmıyor, Doğu Asya habitatlarında inanılmaz yok oluşlara neden oldular? Biz neden bir palmiye ağacından daha suçlu olalım?

İşte burada “bana ne palmiye ağacından, ben doğa ile ilişkimi kendim belirlerim, palmiye ağacı ne kadar canlı türünü yok etmiş olursa olsun ben kendi yokediciliğimle ilgilenirim” dediğin anda bana diyecek söz, bilime de sunacak katkı bırakmayıp varoluș felsefesi sularına doğru demir alıp aramızdan ayrılırsın, kendi argümanının da ikinci bileşenine geçmiş oluruz. Çünkü nesnellikten çıkıp kendini palmiye ağacından ayrı bir konuma sokmuş oluyorsun. Bu hiçbir şekilde bilimsel değil. Bilimi ilgilendirmiyor da.

Eğer kendi ahlak ve varoluş felsefi eğilimlerinde insanın zararlı, yokedici ve doğadan uzak bir canlı olduğuna kanaat etmişsen gerçekten saygı duymaktan başka bir şey elimizden gelmez. Üremek istemiyor musun? İyi, bizi ilgilendirmez. Ben zaten yukarıda bunu tartışmıyordum. İstediğin kadar üremeyebilirsin. Benim “insan doğanın dışında, doğaya zararlı, doğadan yabancılaşmıș bir canlı değildir” ana fikrim senin ürememe kararını yadırgayabilir mi sence? Seni geçelim, benim ürememi zorunlu mu kılar? Bence sen çekiç gibi kullandığın kişisel felsefi irdelemenin karşısında bu tartışmayı bir çivi olarak görmüş olmayasın?

R.C: Palmiye konusunda verdiğin yanıtta atladığın bir şey var. Palmiyenin en azından kendi türüne zarar vermeme konusunda farkı var insandan. Her halükârda daha masum.

Per Amoris: Keşke söylediğin gibi olsaydı 🙂 Doğada kanibalizm hem beslenme gerekçesiyle hem de sosyal gerekçelerle çok yaygındır. Bırakalım insanın istisnai olmasını, biyosferimizdeki türlerin herhalde çoğunluğu kendi türdeșlerine zarar verir. Birçok kușta sırf cinsel rekabet nedeniyle rakip hemcinsin yavrularını katletmek yaygındır. Balıklar türlerinde başkalarına ait yumurtaları yemek sık görülür, hatta yumurtadan ilk çıkan yavrular da daha doğamamıș kardeșlerine ait yumurtaları neredeyse olabilecek son noktaya kadar tüketirler. Mikrobiyoloji düzeyinde bile antijenik uyum sağlamayan bakterilerin kendi türleri içinde başka neden aramaksızın başkalarını fagosite ettiği görülmüştür.

Bu “barışçıl doğa” imajını yıkan son olay ise Jane Goodall’ın meşhur Tanzanya şempanze gözlemleri oldu. Goodall’ın kayıtları o güne dek barışçıl topluluklar olduklarını düşündüğümüz şempanzelerin nasıl sosyal statü ve alan rekabeti üzerine savaş kelimesi rahatça kullanılacak şekilde şiddete başvurabildiğini açık açık ortaya koydu. Goodall’ın rakip kabilenin liderinin nasıl öldürülüp cesedinin teşhir edildiğine ve cesedin adeta kültürel bir davranışla parça parça edildiğine dair gözlemlerini şurada okuyabilirsiniz.

R.C: Ölçü olarak insanda yine de bir ”daha fazla fenalık” durumu vardır. Mesela dişilere şiddet konusunda…