EURO 2024’ü Neden Bize Vermediler?

Organizasyon adaylığıyla ilgili iki-üç aydır merak edip ciddi ciddi araştırmalar yapıyorum. Özellikle yakın zamanlardaki gelişmelerden sonra konu iyice ilginç bir hâl aldı. Hem öğrendiklerimi hem de kişisel yorumlarımı paylaşmak istedim. Bunu yaparken elimden geldiğince tarafsız ve makul bir gözle bakmaya çalıştım.

Öncelikle organizasyon oylamaları konusunda UEFA, FIFA, IOC gibi dev kuruluşların belli bir değerlendirme formu var ve bunların hemen hemen her birinde, her zaman benzer bir seyir izleniyor:

1- Üst Kurum Gelirleri

Bu işle profesyonel ilgilenmeyenler olarak çoğunlukla düşünmediğimiz faktör. Ama bazen direkt belirleyici ve daima “çok” belirleyici. Üst kuruluş, organizasyonu verdiği ülke, şehir ya da federasyondan bir gelir bekliyor. Turnuva bittiğinde elde edilen gelirlerden alacağı payı kuruş kuruş düşünüyor.

Bu konuda Türkiye kozunu üst kurum gelirlerinden vergilendirme almayacağı yönünde bir kart atarak oynadı. Bence çok yerinde ve doğru bir hamleydi çünkü tipik olarak Avrupa ülkelerinin tamamı (ve Almanya) bu gelirlerden geniş bir vergi dilimini kendine ayırıyor. Türkiye bu vergilerden feragat ederek fark oluşturuyor. Ayrıca Türkiye’nin iddiası bir yaz turizmi ülkesi olarak bir yaz ortası turnuvasının Türkiye’de düzenlenmesinin ciddi bir seyir talebi oluşturacağı ve uluslararası bilet satışlarının çok tatmin edici olacağı şeklinde. Ben şahsen bundan biraz şüpheliyim, nedenlerini aşağıda açıklayacağım.

Almanya’nın ise üç kozu var; birincisi, üstün sponsor gelirleri. Dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olarak Almanya düzenlediği her turnuvada daima çok güçlü sponsorluklar bulabiliyor, bu konuda ABD, İngiltere, Fransa, Rusya gibi sayılı rakipleri var. Bunlardan UEFA da pay alıyor. İkincisi, kur farkı maalesef. Türkiye bazı konularda döviz gelirleri elde edecek olsa da tahmin edilen gelir kalemlerinin çoğunluğu Lira üzerinden sağlanacak, bu da öyle ya da böyle UEFA’nın payını daraltıyor. Üçüncü koz ise UEFA’nın marka, logo vb. telif haklarının kullanılacağı ürünlerden alacağı paylar. (Buna turnuva topundaki logolardan satılacak formalar üzerindeki amblemlere kadar birçok şey dahil) ESPN’in haberinde Alman federasyonunun şimdiden öngördüğü rakamlar Türkiye’nin bir buçuk katının üzerinde.

Kısacası üst kurum gelirleri parametresinde Almanya çok güçlü ama Türkiye’nin de iddiaları azımsanamayacak kadar ciddi.

2- Spor İtibarı

Net geride olduğumuz bir parametre ne yazık ki. Tüm organizasyonlar için ortak ve ciddiyeti kesin bir parametre. Örneğin, Hindistan’ı ele alalım, dünyanın en büyük ekonomik güçlerinden biri, en kalabalık ve genç nüfuslarından birine ev sahipliği yapıyor, turizm gelirleri muazzam, sanayileşmiş bir ülke. Her çeşit organizasyonun altından kalkacak gücü var. Ama spor itibarı çok zayıf bir ülke. Ne futbol ne basketbol ne atletizm için ismi pek bir şey ifade etmiyor, seyirciyi heyecanlandırmıyor. Bu yüzden Hindistan’da düzenlenen büyük bir organizasyon göremezsiniz. (Ancak yüzlerce yıllık bir satranç geleneği olduğu için sık sık satranç turnuvaları alır, zira satranç camiasında çok sağlam köklere sahip bir konumu olduğu bilinir.)

Türkiye ne yazık ki başaltı kabul edilebilecek bir futbol saygınlığına sahip. Türk futbolu dünyada birkaç kulüp ve oyuncu düzeyinde tanınıyor, nadir başarılarla hatırlanıyor, jenerik bir katkısı yok futbol kültürüne. Almanya ise tam tersi, bu sporun en eski, en başarılı, en hacimli ülkelerinden biri. Konu basketbol, voleybol, güreş, tekvando vs. olsaydı böyle bir fark oluşmazdı. Ama konu futbol. Uzatmıyorum. Bu parametrede çok gerideyiz.

3- Orijinallik

Sanırım en güçlü olduğumuz parametre.

Futbol organizasyonları konusunda orijinallik ABD’ye verilen dünya kupası organizasyonu ile başladı. Her zaman akla gelen klasik, güvenilir, oturmuş futbol ülkeleri dışında ABD’ye verilmiş bir kupa ile futbolun Amerikan toplumuna daha yakından tanıştırılması amaçlanmıştı. Ayrıca müdavim seyirci için de orijinal bir ülkeydi. FIFA için kendi “evrensellik” iddiasını kanıtlama fırsatıydı. Sonra 2000 Sydney Olimpiyatları, 2002 Japonya-Kore ortaklığında Dünya Kupası ve en son Güney Afrika’nın vuvuzelalı Dünya Kupası bu yeni parametrenin varlığı konusunda bir şüphe bırakmadı.

Doğrusu, Almanya bu konuda korkunç derecede zayıf. 2024 adaylığı için Alman kamuoyunun isteksiz, hatta reddeder bir düşünce hâlinde olduğunu herkes biliyor. Alman devleti federasyon ve organizasyon komitesine ciddi bir destek sunmadı. Büyük organizasyonlar tarihinde Almanya ismi sıkıcı olacak raddede sık geçiyor. Alman toplumunun bu konuda hiçbir açlığı yok. Almanya tercihi UEFA’nın imajına hiçbir şey katmadığı gibi ‘korkak bir seçim’ olma tehlikesini bile taşıyor.

Türkiye ise defalarca başvurularda bulunup reddedilmiş ve inadını sürdürmüş bir ülke olarak cefakâr ama iddialı, yeni, genç ve parlak bir tercih olma fırsatını sundu UEFA’ya. Ali Koç sunum sırasında 2024’ün Türkiye için ne ifade ettiğini tekrar tekrar vurguladı. Bu konuda Almanya’nın umursamazlıktan başka sunabileceği bir tutum yoktu. Jüriden aldığımız 4 oyda bu parametrenin başat önemli olduğunu düşünüyorum. Türkiye cesur ve orijinal olan tercihti.

4- Maddî ve Sosyal Güvenlik

Kolombiya’nın alıp da maddî yetersizlikler yüzünden vazgeçtiği 1986 Dünya Kupası ve korkunç hatıraları filmlere konu olmuş Münih Olimpiyatları’ndan beri her organizasyon değerlendirme döneminin vazgeçilmez parametrelerinden biri (veya ikisi) ülkelerin sundukları maddî ve sosyal güvenceler. Yeryüzündeki prestijli kurumların hiçbiri bu konuda taviz vermiyor artık.

Bana kalırsa Türkiye’nin önceki adaylıklarında en önemli sorunlarından biri maddî güvence konusundaki taahhütlere bağlı kalışı idi. Türkiye henüz var olmayan statları yapmayı, henüz var olmayan yolları açmayı, henüz finanse etmediği kurumları bu işten sorumlu tutmayı vaadediyordu. Bunlara nihaî bir devlet güvencesi veriyorduk ama sonuçta olmayan tesislerle bir adaylık inşa etmeye çalışıyorduk – ki bunların zirvesi bence Tokyo’ya kaptırdığımız 2020 Olimpiyatları’dır, o dönemde vaat ettiğimiz tesislerin üçte biri somut olarak inşa edilmişti, bunların da çoğunu restore etmeyi taahhüt ediyorduk, hatta henüz projesi tamamlanmamış çokça tesis iddiamız da vardı.

8883455.jpg

tokyos-metro-map-12.gif

Cumhurbaşkanlığı ölçeğinde katılımlarla desteklenen İstanbul’un olimpiyat adaylığının Tokyo’ya kaybediliş anı üstte ve hemen altında Tokyo’nun yerel metro sistemini özetleyen (!) bir görsel. 

2024’e gelirken en önemli aşama kaydettiğimiz konu bu oldu. Bu adaylıktaki neredeyse tüm statları halihazırda inşa etmiş durumdayız. İstanbul, Bursa, Ankara, Antalya’daki konaklama, ulaşım, etkinlik imkanları açısından her şeyimiz hazır durumda. Bu yönüyle “yarın başlayacak olsa bile turnuvayı kolayca yönetebiliriz” diye böbürlenen Alman heyetinin iddialı tutumundan aşırı uzakta sayılmayız. Elbette Kocaeli, Trabzon, Konya gibi şehirlerin konaklama potansiyeli, uluslararası düzeyde tatmin sunabilecek sosyal etkinlik imkanları için yine şüpheler oluşturuyoruz.

Gelgelelim, malum olduğu üzere bir Orta Doğu ülkesi ve yarını belli olmayan Suriye ve Irak’ın komşusu olarak malî güvencenin yanında sosyal güvenlik konusunda da sıkıntılarımız var. Misâl, bir sınır kenti olarak Gaziantep’in bu plana dahil edilmesini güvenlik şüphelerine doğrudan davet çıkarmak olarak algılıyorum ben. (Antepliler n’olur alınmasın, Antep’te bir kez bulundum ve çok beğendim) Açıkçası onca başka seçeneğin yanında G.Antep tercihini anlamış değilim. Ege ve Akdeniz şehirlerinin turistik cazibe, herkesçe bilinen sosyal imkanlar, konuk ağırlama potansiyeli ve uluslararası tanınırlığının daha güvenli bir seçenek olarak hiç değerlendirilmemiş olmasını da art niyetli bir yanlış olarak görüyorum ve kınıyorum. Ben bu kadar söyleyeyim, siz anlayın…

5- Organizasyon Detayları

Nedir bu detaylar?

Ülkenin turnuva planı nedir? Turnuvaya yaklaşım nasıldır? Kamuoyunun bakışı nedir? Hangi şehirler organizasyon alıyor? Bunların özellikleri neler? Seyirci beklentisi nedir? Ulaşım, konaklama, maç içi ve maç dışı etkinliklerin gereksinimleri nasıl sağlanır? Seçilecek ülke UEFA ile ne düzeyde işbirliği sağlayacak?

Türkiye’yle başlamak gerekirse, geçmişe kıyasla bu alt başlıkta artılarımızın eksilerimizi nötrlediği kanısındayım. Evet, spor kompleksleri açısından hazır sayılırız ama konaklama imkanları açısından o kadar hazır değiliz. Statlar yaptık ama Eskişehir’de ve Ankara’da idman alanları için elde sadece vaatler var. Kendi millî takımının maçlarına bile pek ilgi göstermemesiyle ünlü bazı şehirlerde statların uluslararası maçlar için nasıl doldurulacağı ile ilgili şüphe oluşturacak planlama boşlukları var. Evet, İstanbul’a 3. havalimanı, Trabzon için yeni stat, Ankara’da yeni inşaatlar vaat ediliyor ama ülke içi ulaşım alt yapımız Antalya gibi dünya çapından bir turizm alanına demiryolu ulaşımı sağlayamayacak düzeyde yetersiz. Turistik değer vaat ediyoruz ama yazın göbeğinde yapılacak bir şampiyona için hazırlanan ev sahibi şehirlerden SADECE Antalya bir yaz turizmi şehri. Bir turiste Kocaeli’nde ne vaat ediyoruz? Eskişehir’de ne vaat ediyoruz? Leipzig’den üstün gördüğümüz şehirlerimizden Trabzon’un ne artısı kalıyor o zaman? Bunca ziyaretçiyi Gaziantep’te nasıl ağırlayacağız, güvenliklerini nasıl garanti edeceğiz? Sokaktaki polis memurları bile İngilizce konuşan rakibimiz Almanya’ya karşı G.Antep’te yetmiş iki milletten insanı ağırlarken dil problemi yaşamayacak konaklama ortamını nasıl sağlayacağız?

Almanya turistik cazibe vaat etmiyor. Hatta 3 şehrindeki hava ulaşım imkanları -doğru veya yanlış olarak- eleştiriliyor. Ama Almanya bu konuda çok geniş bir tarihsel tecrübe, çoktan hazır bir sosyal alt yapı ve düzgün işleyeceği hiç şüphe götürmeyecek bir teknik alt yapı vaat ediyor. Alman futbolu her hafta statları dolduruyor. Almanya’nın adaylığını temenni, vaat ve iyimser düşünceler değil, bizzat Alman futbol kültürünün zenginliği ve şehir hayatının kozmopolit güveni destekliyor.

Turistik nedenlerle düşündüğümüzün aksine Almanya’ya bu konularda hiç de fark oluşturduğumuzu sanmıyorum.

5b5de78b5d1c2d0d08592b6c.jpg

6- Özel Sebepler

Mesut Özil olayını yedi düvel biliyor. Konuyu tekrar açmayacağım, en iyimser söylemle bile Almanlar kendilerini yeterince haksız konuma düşürdüler, kendi isimlerini lekelediler. Elbette bu olayın üzerinden sadece birkaç ay geçmiş olması UEFA’nın oy sahiplerinin de aklında olmalı. Üstelik konunun UEFA’nın aşırı hassas davrandığı ırkçılık ile aynı kefede görülmesi mutlaka dikkate alınmış olmalı. Şu anda Chemnitz’de başlayıp tüm Alman şehirlerine yayılan karşılıklı protestolardan bizlerin haberi olduğu kadar, UEFA yetkilileri de vardır sanıyorum. Bu, muhakkak Türkiye’nin adaylığını güçlendirdi. Almanya sportif imajının pek iyi günlerinde değil.

Ama biz bu konuyu kafamızda çok büyütürken yabancı basının çok sık dillendirdiği başka bir boyutu yakalamakta başarısız olduk: Biliyorsunuz Katar’a bir dünya kupası verildi ve rüşvet iddialarından içi boş çıkan Katar vaatlerine, stat inşaatlarında ölen işçilerden iyi düşünülmemiş mevsim koşullarına kadar yığınla eleştiriyi beraberinde getirdi. Şu anki UEFA Başkanı Ceferin’in de koltuğu kazanmasını sağlayan futboldaki büyük iktidar değişikliği dalgasında Katar olayının büyük payı oldu.

Uluslararası basının özellikle bundan çıkardığı yoruma göre UEFA ve FIFA en azından bir süreliğine ‘riskli’ tercihler yapmak istemiyorlar, bunun yerine ana akım, alışılagelmiş tercihler daha güvenli görünüyor. Alman spor yazarlarından biri Türkiye-Almanya EURO 2024 çekişmesinin bu riskli tercihlerden vazgeçiş ve klasiklere dönüş döneminin siftahı olabileceğini yazıyor. Türkiye’nin dalgalı sosyal hayatı ve ekonomik belirsizliğinin süregider olduğu bir yılda Almanya gibi net bir aday dururken UEFA’nın macera aramasının beklenmediği söyleniyor.

Sanırım bugünkü Alman heyetinin aşırı güvenli tavırları da bu tahminden kaynaklanıyordu.

__________

Benim tespit ettiğim parametrelerde durum böyle. Açıkçası bazılarımızın iyi niyetlerle düşündüğü gibi “açık” bir Türkiye üstünlüğü olduğunu düşünmüyorum, en azından UEFA’nın böyle kriterleri dururken öyle bir üstünlük olduğunu sanmıyorum. Bana olaya hâlâ duygusal yaklaşıyormuşuz gibi geliyor.

Peşinen yazmış olayım, elbette bir miktar politik gerekçeler var. Bu her zaman vardı ve yine var. Ama Türkiye Dünya Basketbol Şampiyonası’nı alırken de vardı, Üniversite Olimpiyatları’nı alırken de vardı. Eğer kaybedişlerimizi politikaya bağlıyorsanız defalarca büyük organizasyonlar almayı başarmış Sovyetler Birliği, Rusya ve Çin’i de aynı politik gerekçelerle açıklayabilmeniz gerekir. Almanya’nın galibiyetini politikayla açıklayabilenlerin Tokyo’ya İstanbul’un nasıl kaybettiğini de politik olarak açıklayabilmesi gerekir. Bu mağlubiyette “Politika işte!..” diyerek tamamen haksız değiliz. Ama bu cümlenin altında büyük oranda da kendimizi kandırmış oluruz, çıkaracağımız derslerden kaçmış oluruz.

Kısacası, 12 oya karşılık aldığımız 4 oylu seçim, kazanılmış 4 veya kaybedilmiş 12 oy olarak ayrı ayrı değerlendirilebilir. Çok güçlü bir rakibe karşı kazanılmış oyların ardında gerçekten kaydettiğimiz gelişmeler, iyi stratejiler ve inandırıcılığımızdan paylar var. Ama Almanya’ya giden 12 oyda da kötü tercihlerimiz, elimizde olmayan koşullar ve henüz kat etmediğimiz yollar var. Ben iki-üç aydır çok taraflı yapmaya çalıştığım değerlendirmelerde bunları etraflıca görme imkanı bulduysam, yetkililerin de bunları kaçırmayacağına eminim.

Ceferin’in dediği gibi, biz “bazı endişeler oluşturuyorduk” ve Almanya “kuşkusuz mükemmelliği yakalayacak”tı.

Kısmet bir dahaki adaylıklarda daha iyi şeyler yazmak olur umarım…

son-dakika-euro-2024un-ev-sahibialmanya,Tg934AmgXECiAjDPAXneqg

Advertisements

Uzun Saçın Kısa Tarihi – 1

2003 tarihli bir araştırmanın Florida’daki eğlence parklarının ziyaretçileri üzerinde yaptığı geniş katılımlı bir sonuçlarına* göre bu yüzyılın çok renkli kozmetik dünyasının sunduğu çeşitliliklere rağmen hâlen kadın ve erkeklerin ortalama saç uzunlukları arasında derin farklar ve gözle görülür ve bilinçli bir sosyal yönelim şeması var. Erkek ortalama 12,7 santimetre daha kısa saçlara sahip. Bu oran 1972 tarihli eşmetodlu bir araştırmanın sonuçlarıyla oldukça benzer.

Aslında antik çağ boyunca hemen hemen bütün kültürlerde hem kadın hem erkek için uzun saç şıklık, özgürlük ve zenginlik olarak kabul edildi. Antik Yunan’dan Çin’e kadar hepsinde aynı. Hatta bozkır kültürleri, Japonya, Sparta, Kuzey Avrupa gibi bölgelerde kısa saç kölelere has bir özellikti ve saçını kesmek bir insana yapılabilecek en ciddi hakaretlerden biriydi. Antik Yunan tanrı ve tanrıçalarının hemen hepsi uzun saçlı tasvir edilir, mitolojik kahramanların tümü uzun saçlıdır. Filozoflar, şairler, yüksek statülü tüm meslek erbapları, din adamları, krallar, kraliçeler daima uzun saçlıdır.

Medenî dünyanın kısa saçla tanışması Roma kültürüyle oldu. Yaşlı Plinius bunun başlangıcı için M.Ö. 299’da Sicilya’dan gelen berberlerin halk arasında kısa saç akımını yaygınlaştırmasını işaret ediyor ama kültür tarihçilerine göre Roma’dan önce Etrüsklerde de kısa saçlı tasvir edilmiş halk çizimleri var ve Plinius’un anlattığı hikaye* tam doğru olmayabilir. Meselâ meşhur Roma tarihçisi Gibbon’a göre kısa saç Romalılarca tam olarak benimsenmemiş bir Etrüsk kalıntısı olmalı çünkü erkeklerde kısmen yaşayan kısa saç kültürü Romalı kadınlarda hiç yok ve yukarıda bahsettiğime benzer bir aşağılama anlamı içeriyor. Romalıların Etrüsklerden birçok kültürel mirası yaşattıkları ve Etrüsklerin kendilerine has özellikleri olan, Latin zihinlerde üst-kültür konumuna erişmiş bir dizi kültürel özellikleri olduğu düşünülürse bu çok mantıklı.

(Elbette bazı istisnaî durumlar var, meselâ Firavun dönemi Mısırında saçları kökünden kesip peruk takmak gibi bir adet var ve saç resmen pis bir vücut parçası olarak görülüyor. Saç kesmemekle kölelik arasında kültürel illişki var. Buna benzer yerel bazı alışkanlıkları genellememin dışında tutuyorum.)

27a8baf96474233cf07d2c522ace3991.jpg

(Ahameniş hanedanın büyük imparatorlarından Cyrus ve mahiyetindeki erkekler, bir kabartmadan çalışılmış çizim. Uzun saç, kıyafet ve takıların antik dünyada sosyal olarak ne kadar belirleyici olduğunun birinci elden ifadesi.) 

Roma’nın tanıştırdığı erkekte kısa saç kültürü Akdeniz çevresinde yavaşça yayıldı, özellikle alt sosyal sınıflarda benimsendi. Hıristiyanlığın alt toplum kademelerinde yaygınlaşmasından ve sonuçta siyasî gücü elinde toplamasından sonra adı konmamış bir Hıristiyanlık sembolü haline geldi. Kısa saç hızla Hıristiyanlığa meyleden, mülksüz, mütevazi, kalabalık halk tabakasının saç modeli oldu. Katolik Kilisesinin kısa saçı savunan bazı deklarasyonları bile mevcut. Böylece Roma kilisesinin etki alanında kalan yerleşimlerde eski asaletin sembolü olarak Uzun Saç ve yeni dindar düzenin sembolü olarak Kısa Saç çatışan iki kültürel değer olarak yarışmaya girdiler. Kadınlarda hiçbir zaman kısa saç söz konusu olmadı ama Kilise kadınların saçlarının herkesin görebileceği yerlerde açık olmaması gerektiği inancını Orta Çağ boyunca yaygınlaştırdı.

Doğu Hıristiyanlığı hiçbir zaman kısa saçı benimsemedi. İslam’da da uzun saç yaygındı ve hatta, bir görüşe göre sünnet kabul edildi. (Dinî yaklaşımın yanında Bedevilerdeki görece daha kısa saç kültürü Arap toplumunda kısa saçı bir geri kalmışlıkla ilişkilendirilmesine sebep oldu.) Asya’da ise her yerde uzun saç yaygın. Çin’de ergenliğe girmiş çocukların saçını kesmek cezaya tabîdir.

Tüm Doğu kültürleri içinde en büyük karmaşayı yaratan Siddharta Gotama’nın, yaygın bilinen adıyla Buda’nın müritleri ve kıta boyunca yaydıklar öğretiler oldu. Bizzat Gotama’nın uzun saçlı ve son derece gösterişli temsil edildiği çeşitli görsel unsurlara rağmen Bodisatvalar saçın gösterişli bir vücut parçası olarak egoyu, kibri ve kötücül düşünceleri desteklediği savını oluşturdular. Nitekim yüz milyonlarca nüfusun Sanayi Devrimi’ne kadar açıkça maruz kalmadığı kısa saç kültürüne paralel ve derin bir kellik ritüeli Asya boyunca çeşitli toplumsal kademelerde gelişti. Orta Çağ boyunca kellik bir bakıma münzevî bir hayat tercihinin ve dinselliğinin sembolüdür. Bunun yanında neredeyse istisnasız olarak (ki bu “neredeyse” kelimesinin isnadının epeyce çoğunu Japon kültünde samuray liderlerinin bazılarının saç kazıtmayı tercih etmesi oluşturur.) siyasal iştah ve karizma kaygısı güden tüm Asya liderleri uzun saçlılığı tercih eder ve Budist sadeliğe lafta kalacak bir saygının ardında küçümseme hissederler.

(Yine de Budizmin çok temel değerlerle iç içe olduğu Hindiçin’de dahi kadınlar tarih boyunca asla kısa saçla veya saç kazıtmayla ilişkilendirilmedi.)

Klasik Avrupa tarihinde Kilise’nin etkilerine rağmen kısa ve uzun erkek saçı alışkanlığı yan yana yaşamaya devam etti. Şövalyelerin uzun saçlı olması ve yaverlerinin mutlaka onlardan daha kısa saçlı olmaları kesin gerekli görülen bir saygı unsuruydu meselâ. Kraliyet ailelerinin çoğunda saç kesme kültürü yoktu (özellikle kilise desteğine politik olarak ihtiyaç duyan krallar, örneğin İngiliz kralı II. Aethelred, saçlarını kestiler) Katolik Kilisesi ile ilişkisi olanlar, tüccarlar, zanaatkârlar, doğrudan kiliseye bağımlı bir ekonomik hayatı olan köylü ve serf sınıfı saçlarını kısa bırakırdı.

1640-1650 İngiliz İç Savaşı’ndan sonra kısa saç taraftarı dinî görüş güç kazandı ve “uzun saçlı (kilise görüşlerini az önemseyen) erkeklerin askerlik görevini iyi yapamayacağı” görüşü orduda kabul görür oldu. Ordudaki askerlerin saç ve sakal tıraş edilme adeti İngiliz ordusundan çıkıp önce Amerika’ya, sonra Prusya’ya, sonra da bu ana askerî ekollerden dünyanın her yerindeki ordulara yayıldı. (Osmanlıların askerî reformu da Prusya etkisindedir.) Dolayısıyla askerlik yapan ‘maço’ erkeğin sembolü kısa saç, üniforma ve tıraşlı yüz olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı, sakallı ve salaş giyimli erkekler ancak askerlik mesleğinden ve erkeksi beden gücünden uzak mesleklerle uğraşanlar, meselâ akademisyenler, müzisyenler, şairler gibi ekonomik statüsü düşük erkekler olarak görülmeye başlandı. Uzun saçlı erkek barbar kültürlerle özdeşleştirildi.

Her yerde bu geçiş süreci o kadar kolay olmadı. Batı ve Kuzey Avrupa’nın ağır ağır yaşadığı geçiş süreci başka coğrafyalarda pek yaşanmamıştı. İspanyol ordusunda kısa saçlılık adeti Franco rejimine dek benimsenemedi. Japonya’da ancak Meiji reformlarıyla ve oldukça sancılı bir şekilde kısa saç kabul edilmek zorunda kalındı. Çin’de 1960’larda erkeklerin uzun saçlı olmasını yasaklayan yasalara ihtiyaç duyuluyordu. İran’da sanayileşme dönemine dek uzun saç adeti devam etti ve özellikle Şii dinsel klerik tabakası saç kesmeyi reddetti. Etnik Amerikan yerlileri bugün bile saçlarını kesmeyi onursuzluk ve dejenerasyon olarak görürler. Afrika’daki “dreadlock” rasta kültürü şu an hâlen yaygındır ve uzun saç bırakıp örgülerle bağlamak ritüel düzeyinde değeri olan bir kültür parçasıdır.

Neden kadınlar uzun saçlıdır yerine neden erkekler kısa saçlıdır sorusu daha fazla tarihsel içeriğe haiz cevaplar barındıran bir soru. Kadınların antik çağdan bugüne uzun saç geleneğine müdahale edebilen bir kilise, devlet, kültürel üst yapı olmadı. Değişen kadınlar değil, erkekler. Erkekler ve erkeğin toplumsal rolündeki büyük yapısal değişiklikler.

images