Bir Kurumsal Başarı Öyküsü: Șampiyonlar Ligi

(Yukarıda dünya ligleri ve maaş ortalamaları)

Duyanlar çoğunluktadır, Şampiyonlar Ligi’ne katılım şablonu değişti. Bu konuda bir şeyler yazmak istedim.

Sistem özetle şöyle:

– Dört büyük ligde (İngiltere, İspanya, İtalya ve Almanya) ilk 4 sırayı alan takımlar dosdoğru gruplara kalıyor.

– Beşinci Fransa ve altıncı Rusya liglerinin ilk 2 sırasındaki takımlar da doğrudan gruplara kalıyor. (en az 4×4+2×2=20 takım bu 6 ligden garanti)

– Yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu sıradaki liglerin (Portekiz, Ukrayna, Belçika ve Türkiye) 1’incileri de direkt gruplara katılınca buraya kadar toplam 24 takıma ulaşıyoruz.

– Önceki yılın Șampiyonlar Ligi șampiyonu ve Avrupa Ligi sampiyonu da doğrudan katılınca sayımız oldu 26.

– UEFA’ya kayıtlı toplam 55 ülke var. On birinci sıradaki Avusturya liginden elli beşinci sıradaki Kosova’ya kadar tam 45 ülkenin şampiyonları “Şampiyonlar Yolu” adı verilen beş aşamalı bir elemeyle sonunda sadece 4 takımı gruplara gönderiyor. (Takım sayımız 30 oldu.)

– Beşinci ve altıncı sıradaki Fransa ve Rusya’nın 3’üncüleri; yedinciden (Portekiz) on beşinci sıradaki lige (Yunanistan) kadar 2’nciler “Lig Yolu” diye iki bir aşamalı elemeden geçiyor. Nihayet bunlar da 2 takım daha veriyor ve toplam 32 takımlı Șampiyonlar Ligi grupları tamamlanıyor.

(Şampiyonlar Ligi şampiyonu kendi lig konumuyla zaten katılım hakkı elde ediyorsa şu an 11. sırada bulunan Avusturya’nın şampiyonu da doğrudan gruplara kalıyor.

Avrupa Ligi şampiyonu kendi lig konumuyla zaten katılım hakkı elde ediyorsa beşinci büyük lig konumundaki Fransa’nın lig 3’üncüsü doğrudan gruplara kalıyor.

Avrupa Ligi’ni kazanan Atletico kendi liginde zaten Şampiyonlar Ligi’ni doğrudan hak ettiği için Fransa 3’üncüsü O. Lyon Lig Yolu elenmesine girmeden doğrudan gruplara kaldı, böylece yukarıda bahsettiğim Lig Yolu kurallarının birer yukarı kaymasına neden oldu. Fenerbahçe’nin üç değil iki eleme oynayacak olması bundan.)

Sıralamada dördüncü Almanya ile beşinci Fransa arasındaki puan hendeğine dikkat edin. Bu büyük fark nedeniyle UEFA dördüncü ile beşinci ülkelerin katılımcı sayısını yarı yarıya belirlemiş belli ki.

Peki bu yeni şablon ne demek?

UEFA ȘL’de tamamen kâr odaklı, seyir odaklı, reklam odaklı tavır izliyor demek. 32 takımlı ligin 16 takımını katılımcı 55 ülkenin sadece 4 tanesine garanti etmek UEFA’nın bize açıkça “Bu dört ligin kalitesiyle kalanlar arasında uçurum görüyorum.” deme şekli.

Bazı spor organizasyonlarında temsil ve katılım daha önemlidir. Olimpiyatlar, Dünya Kupası, Avrupa Şampiyonası buna iyi örnekler. Herkesin iyi bildiği Dünya Kupası’nda Kuzey Kore varken İngiltere’nin katılamadığı yıllar olması hep bu yüzden. Seyir zevki ve hak ediş kıstas alınsa Avrupa ve Güney Amerika dışından belki 3-4 ülke filan Dünya Kupalarına katılabilirdi.

Bazı organizasyonlarda da yayın, reklam ve hak ediş düşünülerek katılım aranır. Euroleague buna bir örnektir, şirket haklı olarak kâr etmek ister; malî gücü olan, parlak kadroları vadeden takımları davet eder. Formula 1 yine bir örnektir; yarış takvimi bile reyting, pist zorluğu, mevsim gözetilerek ayarlanır. Bizim Süper Lig’imiz de yine katılım da bu kıstasları kullanır, yıllardır ne kadar az Güneydoğu Anadolu takımı olduğunu, buna karşılık ne kadar çok Karadeniz takımı olduğunu bir düşünün.

(NBA sanırım iki modelin ortasında duruyor. Hem Draft sistemi ve Salary Cap ile tüm eyaletlerin takımlarını koruyor hem de işi mümkün olan en pazarlanabilir şekle sokuyor, gerekirse mola sürelerini uzatıyor, sezonda 84 maç yaptırıyor, milli takımlara oyuncu vermiyor.)

İşte Şampiyonlar Ligi bu konuda bir evrim geçirdi. Bu ligin başlangıç fikri Avrupa’nın her bölgesinden yerel lig şampiyonu takımların ülkelerini temsil ettikleri bir yarışma ortamı hazırlamaktı. En iyi dönemindeki Cantona’lı Manchester United’ı Galatasaray’la play-off oynatıp eleten ȘL o yıllarda temsil ve prestij gözeten basit bir yapıdır.

Ama şu an öyle değil. ȘL’nin gelirlerinin NBA’yle yarıştığı bir döneme evrildik. İsviçreli, Macar, Danimarkalı küçük takımların aldığı romantik galibiyetleri kasaba pub’ında izleten ȘL gitti, Çin’de milyonlarca dolarlık yayın ihalesi yapan, her sene yeni sponsorlar edinen bir altın yumurtlayan tavuk oldu ȘL. Bu hedef ve vizyonda hareket eden adamların bu ligin 16 takımını 4 büyük ligden, toplam 32 takımlı grupların pratikte sadece 2 katılımcısını 55 UEFA üyesinin 45’inin oluşturduğu havuzdan seçmek istemesi ÇOK NORMAL. Hiçbir Çinli Maribor’u, Cluj’u izlemek istemiyor çünkü. Lyon’u izlemek istiyor. Arz-talep meselesi.

Bu tablo aslında oluşan tekelleșmenin hem göstergesi hem destekleyicisi. Ligler arasındaki fark bu kadar büyük olmasaydı UEFA kendi üyelerinin kaba hesapla yüzde 90’ına çerez muamelesi yapma riskini almazdı. Almanya ile Fransa arasındaki fark bile demek o kadar büyük ki Fransa Almanya’nın yarısı kadar katılımcı hakkına sahip. Abes olmayacak olsa İngiltere ve İspanya’ya sanırım birer katılımcı hakkı daha vermek isterlerdi.

Bu arada UEFA’nın ülkeleri puanlama sistemi aynı kaldı. Hesap kabaca şöyle: Avrupa kupalarında temsil hakkı elde eden takımın galibiyeti başına 2, beraberliği başına 1 puan veriliyor, tur atlamalara 1’er puan daha ekleniyor. Şampiyonlar Ligi’nde gruplarda yer alma ve grupta çıkma hakkı elde etmek tam 4’er puan daha yazdırıyor ülkelerin hanesine. Sonra ulaşılan puan ülkenin katılımcı sayısına bölünüyor. Bu şekilde her sezonun puanları hesaplanıyor. UEFA son 5 yılın puanlarını toplayarak ülkeler sıralaması oluşturuyor.

Puanlama sisteminin matematiksel yorumu çok açık: Bir kere mümkün olduğu kadar çok takımı ȘL gruplarına sokmak ve mümkünse onları gruptan çıkarmak gerek. Çünkü 4 puanlık ödül çok değerli. İkincisi, aynı ülkeden tek takımın büyük başarısına kıyasla tüm katılımcı takımların küçük başarılar elde etmesi daha değerli. Neden? Çünkü puanlar takım sayısına bölünüyor. Üçüncüsü de tek yılın başarısı pek bir şey ifade etmiyor çünkü geçmiş 5 yılın puanları esas alınıyor.

Böylece UEFA “Sen bana ȘL’de başarılı olup en azından gruptan çıkacak takım ver, bana gönderdiklerin şampiyon olmasa da biraz maç kazansın, her yıl bu istikrarı sağla; ben de seni listede üst sıralara çıkarayım.” diyor. Yani ȘL başarısı, tek kulübe bağlı kalmamak ve istikrar üç ana motto. Örneğin Rusya bu nedenle İsviçre’den çok yukarıda: sıklıkla 2 takımı en azından gruplara ulaşıyor, takımları benzer güçte, her yıl aynı. İsviçre ise Basel gibi bir klasik yaratmış olmasına rağmen ikinci bir takım sunamadı, bazen gruplara hiç takım gönderemiyor ve istikrarsız.

UEFA bu puanlama ile beklentilerini iyice vurgulamıș oluyor. Renk katacak liglerin turnuvadaki temsilini artırıyor. Grup aşamasını daha çekişmeli olmaya teşvik ediyor. Ligleri daha fazla büyük bütçeli takımlar çıkarıp tek kulübe bağlı kalmamaya itiyor. Bir yandan da 5 yıl üzerinden hesaplama yapıyor ki kendi sigortası olsun, yayınını pazarlayabilsin, sattığı şeyin katma değeri artsın. UEFA sahibi olduğu ȘL’yi kendi sektörünün tekeli hâline getirmeyi böyle başarıyor.

Elbette bu sistem hem sponsor bulmayı vb. gelir kalemlerini arttırıp UEFA’yı mutlu ediyor hem de en tepedeki Federasyonların kâr marjını belki ikiye katlıyor. Win-win durumu. Belçika, Türkiye, Avusturya gibi orta sıra ülkeler de katılımcı sayılarının düşmemesine rağmen bir dilim kaptıkları pastanın büyümesinden memnun. Tepedeki kulüpler için de müthiş yayın geliri demek bu. Transfer fiyatlarının astronomik düzeye ulaşmasının önemli sebeplerinden biri bu gelir artışı. Yani ortada sanıldığı gibi bir “balon” yok, fiyatlar gayet gerçeğe uygun. Oyuncuların da geliri arttığına göre șimdilik herkes mutlu.

UEFA’nın bu “hep birlikte büyüyelim” anlayışı futbola damga vurdu. Bizim TFF son yıllarda bu tavra girdi. Süper Lig yayını Avrupa’nın en pahalı yayınlarından biri oldu. Kulüpler desteklendi, borçlar yapılandırıldı, statlar inşa edildi, kombine fiyatları uçtu, Kulüpler Yasası hazırlandı. Yurtdıșından Roberto Carloslar, Drogbalar, Sneijderler, Pepeler, Eto’olar, Robinholar alındı. Tüm sektörde vergiler düşürüldü. Futbolun gerçekten hacmi büyüdü.

Ne eksik peki?

Vizyon. Artık para bir şekilde bulunuyor/bulduruluyor. Ama istikrar yine yok. Altyapı yine yok. Milli takım artık pek de önemsenmiyor. Stat dışında yatırım yok. İstediğin kadar destek ol, malî disiplin olmadığı için Anadolu kulüpleri yine borç içinde. Cebinde üç kuruş bulan “Eto’o’yu bitirmeye” çalışıyor.

Bu büyümenin ülkeye getirdiği en somut ürün seyircisi, tabanı, spor kültürüyle ilgisi bulunmayan Başakșehir.

İşte fark bu. UEFA ve onun 4 büyük ligiyle aramızdaki fark bu. Spor gelirlerini arttırdık ama onunla ne yapacağımızı bilemedik, Eto’o aldık, borca girdik, iflas ettik. Bu arada Süper Lig temsil ruhunun son damlasını da harcadı. Trabzonspor’u her yıl biraz daha kaybediyoruz. Bursaspor, Antalyaspor, Konyaspor gibi takımlar her yıl bu vizyonsuz kârın kısır döngüne tekrar tekrar kurban gitti. Eskişehirspor, Ankaragücü, Sakaryaspor, Adana’nın her iki takımı, Gaziantepspor neredeler?! Kocaelispor neden yok oldu? Hadi onları geçelim bu sistemin Osmanlıspor’u neden yarı-iflas hâlinde peki?

Bitik Tottenham nasıl canlandı? Borussia Dortmund nostaljiden nasıl gerçeğe geri döndü. Fransa bu jenerasyonu nasıl yetiştiriyor? Milan’ı batık, Inter’i ölü, maçları açık kanaldan yayınlanan sıkıcı İtalya ligi nasıl Avrupa’nın en çok izlenen liglerinden biri durumuna geldi? Her yıl Bayern’in şampiyon olduğu Alman ligi nasıl hâlâ altyapı atölyesi?

Tersten de sormalı: İspanya ligi neden geriledi? Hollanda nasıl bitti? Brezilya neden eskisi kadar favori değil?

Dünya sporunun yönünü, tartışmasını ve eylemlerini daha iyi anlayacağımız günler dileğiyle…

Devamı gelecek…

Advertisements

Anadolu Neden Geri Kaldı?

Bunu kavramak için Anadolu tarihinin bütününü görmek gerek.

Anadolu antik çağ boyunca medeniyetin ortasında duran bir yerdi. Kendi inşasını kendi halkları yapardı. Hattilerin Anadolu’nun ortasında kurdukları uygar yapı trajik birtakım siyasi krizlerle hüsrana uğrasa da kıyı kesimler bayrağı başarıyla devraldı. Geçen yüzyıllar buna Yunan kolonilerini ve Pers idaresini ekledi. Anadolu Thales’i, Anaksagoras’ı yetiştirdi, Anadolu cazip ve üretken bir yer oldu, Hellenizmle beraber tam bir şehir hayatı ülkesi haline geldi.

(Yukarıda Hatti güç merkezinde Bronz Çağ Anadolusu. Apasa ve Mileto diye anılan şehirler ileride Efes ve Milet adıyla parlayacak, Troia ihtişamıyla destanlara konu olacaktı.)

İskender’den sonra onun ardılı komutanların çıkardığı diadoklar savaşlarının çalkantısı Anadolu’nun yıkımına yol açmadığı gibi farklı bölgelerle iletişim kurmasına ve belki dünyanın en kozmopolit bölgesi haline gelmesini sağladı. Neticede savaş alanları her on yılda yeni düzenler getirse de Anadolu bir yandan Yunanistan ve Suriye ile bir kıyı şehirleri Birliği sağladı, bir yandan da giderek kendi öz idaresini sağlamaya başladı. Bunun bariz örneklerini batıdaki Pergamon Krallığı, kuzeydeki Bitinya ve Pontus krallıkları ve güney kıyılarındaki Likya Birliğidir.

(Diadok Savaşları’ndan genel bir Anadolu manzarası, etrafındaki güç odaklarına rağmen Anadolu kendi idaresini sağlayacak güç ve beceride siyasi egemenlikler yaratmayı başarmıştı. İskender’in haşmetli komutanlarının hiçbir Anadolu’da gerçek bir hegemonya kuramadı. Anadolu bu sırada dünyanın en gelişmiş bölgelerinden biriydi.)

Anadolu’nun bu kıyı merkezli kültürel gelişmişliği Magnesia Savașı ve Pergamon Krallığı’nın vasiyetle Roma himayesine bırakılması sonucu daha da katmerlendi. Kıyılardaki kalkınma iç bölgelere dek yayıldı. Amasya gibi bir “barbar” sınırından Strabo gibi adamlar yetiştirecek kültürel potansiyele sahip olan Anadolu Roma topraklarının doğu yarısıyla birlikte dünyanın medeniyet merkezinin as takımında yer alıyordu.

(Yukarıda İskender tüm Asya hakimiyeti umuduyla Gordion Düğümü’nü kesiyor. Anadolu’nun tam ortasındaki Gordion’un antik dünya sembolizminde Anadolu’yu nasıl bir öneme addettiği çok açık. İskender’in Anadolu fetihleri çok sonradan Roma tarihçilerince “medeniyetin özgürleşmesi” olarak övülecekti.)

Roma İmparatorluğu’nun siyasi ve sosyal krizlere girmesi Anadolu’yu başlarda etkilemedi. Anadolu halkı Pannonya’daki, Galya’daki savaşlardan uzaktı, göçlerin ilk vurduğu yerler Anadolu değil İtalya, İspanya ve Balkanlar olmuştu, üstelik Anadolu kendi ekonomisine ve gururlu bir kültürel mirasa sahipti. Dolayısıyla Anadolu 3. yüzyıl krizinden epeyce geç haberdar oldu. Ama sonunda bir daha toparlanamayacağı ölçüde etkilenecekti.

Kriz Anadolu’yu bir dizi kıtlık ve nüfus hareketleriyle vurdu. Devlet yardıma gelmediği gibi elindeki son çabayı Anadolu halkında güçlü bir cemaat oluşturan Hıristiyanları tepe tepe avlamak için harcadı. Anadolu nüfusunun dış dünya ile bağlantısı koptu, yüzyılların ekonomik iletişimi kaba ve basit bir hayatta kalma çabası düzeyine geriledi. Sonunda Antik Roma denilen siyasi oluşum resmen ortadan kalkıp yerine Hıristiyanlığı devletleștiren yeni bir Doğu Roma siyasi girişimi ortaya çıktığında Anadolu entelektüelliği buna Yunan ve Balkan entelektüelliğiyle birlikte can havliyle tutundu. Anadolu kültürel birikimi son bir umut olarak yeni Roma’nın, yani Konstantinopol’ün surlarına sığındı.

(Roma’nın düşüșü. Medeniyet tarihinde önemli bir ana tekabül eder. Roma modern zamanlara kadar demografik yapısını toparlayamadı. Yaklaşık 1500 yıl boyunca sadece bir dinî prestij makamı olarak kaldı. Dünya bu sırada kendine yeni Romalar aramaya devam etti, en çok kabul edileni Doğu Roma’nın Konstantinopol’ü oldu.)

Orta Çağ’ın ilk yüzyıllarının Anadolusu istilaların ve talanların yaralarını sarmaya çalışan bir yerdi. Efes gibi bir yer Gotlar tarafından yağmalanmıștı. En büyük nüfuslu yerleşim olan Alexandria Troas terk edilmişti. Pergamon’un ekonomisi çökmüş ve şehir talan edilmişti. Kilikya yine bir korsan yuvası durumundaydı. 3. yüzyıl krizi atlatılamamıștı, Hıristiyanlık antik çağın son aristokratik kazanımlarını da silip geçti.

Orta Çağ başı Anadolusu hiç de bayındır bir yer değildir. Doğu Roma imparatorlarının Konstantinopol’ünden uzaklaștıkça yatırım ve kültür kaynaklarından da uzaklaşırsınız. Doğu Roma için Anadolu’nun çoğu Sasanilere bırakılmaması gereken yıkıntı, silik, miras şehirlerden ve korunmaya muhtaç gariban Hıristiyanlardan ibarettir. Ne Mısır’ın tarımsal zenginliğine ne İtalyan şehirlerinin nostaljik prestijine ne Balkan ticaret yolunun gelirlerine sahiptir. Anadolu Konstantinopol’ün sadece bir uzantısı durumundadır.

İslam imparatorluğunun yükselişi özellikle 8. yüzyıldan itibaren Güney Anadolu’yu Bağdat merkezli yeni bir kültür hinterland’ına sokar. Ermeni Krallığı da Doğu Anadolu’da Dikranacert çevresinde orijinal bir kültür ortamı yaratmaya başlar. Bu arada Doğu Roma’nın siyasi zayıflama emarelerinin yanında Konstantinopol’ün komşusu Bitinya bölgesinin kalkınmaya başladığını görürüz.

(Halife Harun Reșid Frank Krallığı’ndan elçileri kabul ediyor. Resimde halife gerçek bir ihtişam ve güç sembolizmi örneği. Harun Reșid döneminde İslam dünyasının tarihsel zirvesinde olduğu konusunda yaygın bir uzlaşma vardır. İslam halifeleri döneminde Anadolu’nun sadece küçük bir kısmı ele geçirilmiş ama büyük bir kısmı Bağdat ve Halep yolu üzerinden bu ihtişamlı kültürün etki alanında kalmıştı. Selçuklular Anadolu’ya geldiklerinde karşılarında kayda değer bir Müslüman nüfus buldular.)

1071’de Türklerin büyük zaferi – Doğu Roma’nın büyük felaketi Anadolu’nun neredeyse tek hamlede el değiştirmesine neden olur. Bu el değiştirme yıllar süren kuşatmalar, kıtlıklar, yağmalarla değil; bir anda ve oldukça kansız bir süreç içinde gerçekleşir. Selçuklu askeri hanedanı peşinde İran-Horasan karması bir kültür ortamı Anadolu platosuna girer ve ele geçirilen yerleşimlerin görece en gelişkini olan Konya’yı mesken tutar. Sosyete dili Farsça olan ve Belh-Merv-Isfahan hattının İslam sonrası altın çağını adeta Konya merkezinde kolonisi durumuna gelen bu kültür Anadolu boyunca irili ufaklı her yerleşimde etkisini gösterir. Konya belki yüzyıllar sonra ilk kez Anadolu’nun Konstantinopol ve Bağdat odakları dışında kendi içinden yükselttiği ilk kültürel ve, tabii, siyasi merkezdir. Bu arada olup biten Haçlı Seferleri eskinin İtalya-Yakın Doğu ticaret hattını da canlandırır, Anadolu kıyısını alışverişe açar.

Selçuklu İmparatorluğunun hâlâ sebepleri tartışılan siyasi bölünmesi, zaten çoktan zayıf olan İslam halifelerinin Hülagü tarafından Bağdat’ta aşağılayıcı bir yenilgiye uğratılmasından sonra Anadolu’nun Moğol istilasına açılması anlamına gelir. Moğollar yeşeren Anadolu şehirlerini talan ederler, kentsoyluluk zayıflar, esnaflık ve zanaat geriler. Anadolu’nun halkı kırsallașır. Anadolu Rönesansı başladığı gibi aniden sona erer.

Moğollar’ın önünden kalabalık bir Oğuz Türkmen nüfusu Anadolu’ya sığınır. Buna bugün demografi tarihçileri 13. yüzyıl Türk göçleri adını veriyor. Detaylarını çok iyi bilemiyoruz ama kesin olan şu ki Anadolu’nun asıl Türkleșmesi ve yaygın dilin Farsçadan Türkçeye kaymaya başlaması bu göç dalgasıyla birlikte. Moğolların önünden mülteci olarak Anadolu’ya sığınmıș bu boylar zamanla İlhanlı baskısından kaçıp Doğu Roma sınırında irili ufaklı beylikler oluşturmaya başlıyorlar. Moğolların Anadolu’dan çekilmesiyle sekteye uğrayan Anadolu kentlerinin gelişimi yeniden güç kazanıyor, siyasi olarak bu kez başlarında yerel Türkmen beyleri var. Kültürel merkez halen Konya; İran-Horasan kültürü biraz daha zayıf olmakla beraber sürüyor. Ama Anadolu bu kez topyekûn Türkleșiyor/Türkmenleșiyor.

(Sivas’taki Gök Medrese Selçuklu dönemindeki Anadolu bayındırlașmasına ve Maveraünnehir kaynaklı kültürel kolonileșmesine açık bir örnektir. Konya’dan başlayan bu kalkınma bütün Selçuklu şehirlerinde bir rekabet halinde izlenir.)

150 yıl kadar süren bu ikinci bayındırlașma döneminin sonu Konstantinopol’ün fethi yani 1453. O güne kadar otonom olarak kalkınan Anadolu yeniden Konstantinopol merkezli bir yapının uzantısı konumuna düşüyor. Merkeziyetçi siyasetin sonucunda Anadolu Konstantinopol’deki sultanların gözünde sorun yaratan bir sürü göçebe Türkmen beyinin ve eski esnaf kentlerinin platosu konumuna geri dönmeye başlıyor. Artık ne Bağdat ne Bitinya ne de başka bir odağın kültür alanında olmayan Anadolu, gerçekte tamamen Balkanlı bir hanedanın vergi deposundan başka bir şey değil. Osmanlı yöneticileri Anadolu’da asla gerçek bir kalkınma hareketi amaçlamamıșlar, hiçbir zaman bir bayındırlașmaya öncülük etmemişler, Anadolu halkını vergilerin ve isyanların ötesinde bir devlet konusu olarak görmemişlerdir.

İslam imparatorluğunun modern eleştirisinde güçlü bir eğilim vardır: İslam Rönesansı’nı Gazali’nin rasyonalizm karşıtı retoriği ve felsefesi üzerinden eleştirme eğilimi. Anadolu’nun geri kalmışlığı bazen aynı sepetin içinde Gazali’ye bağlanır.

Şimdi bu hikayenin ışığında Anadolu kültürüyle Gazali arasında doğrudan bir bağlantı olduğunu düşünmüyorum. Gazali’den sonra da parıldayan Endülüs, Sicilya, Bağdat, Maveraünnehir gibi bölgeler var İslam dünyasında. (ki Anadolu bunlardan birinin direkt etkisinde) Bunun yanında Gazali döneminde İslam medeniyeti zaten geniş çaplı bir iniş içindeydi. Gazali’den önce de İslam dünyası hiçbir zaman süreklilik gösteren bir entelektüel orijinallik içinde olmadı. İslam dünyasının altın yılları Yunan düşüncesinin tercümesi (Urfa-Șam-Filistin hattı) ve Kur’an’a dayalı yorumu (Horasan) ile matematik-coğrafya mirasının devralımından (Mısır-Trablus-Endülüs) ibarettir. Bu kopuk kopuk parlak dönemin sonunda çıkan ve gayet de orijinal felsefî savları olan Gazali’yi Anadolu’nun geri kalmasından sorumlu tutmak bence tamamen yanlış. Anadolu’nun geri kalmışlığı içinde yaşayan halkın bizzat kendisinden ve o halkı yönetenlerin politikalarından ileri geliyor:

Anadolu Roma çağından sonra uzun süre toparlanamadı. Doğu Roma idaresinde başıboş kaldı. 13. yüzyıl göçleri Anadolu’yu göçebe ve okuryazarlıktan uzak bir kalabalıkla doldurdu, Moğollar var olan kültürü talan ettiler, bundan sağ çıkıp kalkınanları da Konstantinopol tek-merkezli devlet anlayışı öldürdü. Anadolu’nun makus talihinin altında özetle bu üçü yatar.