Göz neden mükemmel, tasarım harikası, eşsiz bir organ değildir?

Sık sık duymaya alışık olduğunuzun aksine göz, hele ki memeli gözü telmaşa, öylesine absürd bir organdır ki aslında açıklamaya, anlatmaya kelimeler yetmez. Ben yine de (bu aralar popüler olduğu üzere) maddeler halinde basitçe anlatmaya çalışacağım. Peki neden bu yazıyı yazıyorum? Çünkü biyolojik yapıların doğaüstüleştirilmesi yüzyılların sorunu ve doğayı anlamamızı büyük ölçüde zorlaştırıyor. Her ne kadar bu sorun artık geçmişte kalmış gibi görünse ve doğa bilimleri meraklıları artık gerçekliği olduğu gibi görmekte serbest olsa da göz gibi anekdotlarda bu biyolojinin doğaüstülük kültü dayatılmaya devam ediyor.

Birincisi, meşhurdur bu ama bal gibi de komik ideolojik kaygılarla es geçilir, memeli gözünün fotoreseptörleri resmen göz katmanlarının en olmayacak yerinde, en derindedir. Üzerlerinde katman katman opak doku bulunur ve bu katmanların yarattığı artefaktlar yüzünden görme netliği bozulur. Genomik kalıtım oldukça temel hayatî nitelikleri kontrol eden kromozomlar üzerinde olduğundan ve hayatta kalmayı sağlayıcı görme işlevleri zaten çok büyük oranda sarı nokta denen bölgeyle sınırlı kaldığından doğal seçilim bu absürdlüğe şimdilik el sürmüyor.

Aşağıda bir retina kesidinde rod (çomak) ve koni hücrelerinin konumunu görmektesiniz. Etrafı kan damarları ve sklera bulunan retina ışık algısını başlatan, gözün içini döşeyen dokusudur ve bunu rod ve koni hücrelerinin ışık reseptörü yapılarıyla yapar. Şemada gözün iç boşluğu yukarıda kalır, yani ışık yukarıdan aşağı doğru geçer. Işığın yukarıdan gelmesine karşın reseptörlerin ne kadar aşağıda olduğuna dikkat edin.

İkincisi, gözdeki birçok yapının bileşeni cansız ve pek yenilenmeyen yapılardan oluştuğu için (lens, kornea, vitröz sıvı vb.) göz yaralanmalara çok hassastır, zor iyileşir ve sık sık kalıcı hasarlı kalır. Yine aynı sebepten, çoğu organa göre yaşlılıktan erken etkilenir, o kadar ki 40’lı yaşlarda hemen çoğu sisteminiz normal çalışabilirken bir miktar göz bozukluğu adeta “normal” kabul edilir.

40’lı yaşlarda görülmeye başlanan bu “neredeyse normal” görme bozukluğu presbiyopi olarak adlandırılır. Dejenere olarak kırıcılığını kaybeden lens ışığı olması gereken noktanın gerisinde odaklar.

Üçüncüsü, memeli gözünün innervasyonu, yani sinir döşemesidir. Normalde her fotoreseptör kendi katmanları boyunca doğrudan retina dışına çıkan bir altdalla ileti ileteceğine retina içinden ilerleyerek resmen bir metrobüs curcurnası oluşturur retina içinde. Bu curcuna gelip gözün arkasına tekabül eden bir yerde birleşip tek bir demet halinde gözün dışına çıkar. Bu yüzden retinanın arkasında bir kör nokta bölgesi bulunur ki burası o demetlerin toplanarak tüm retinayı doldurduğu, fotoreseptörlerin bulunmadığı bir yerdir. Halbuki, basit akıllıca bir tasarımla görüntü alma cihazlarının duyarlı tüm noktalarının aynı şekilde “görmesi” insan eliyle yapılmış cihazlarla bile sağlanabilir.

Dördüncüsü, memeli gözlerinin çoğu dikromatiktir (ışığın iki farklı frekansında uyarı veren iki farklı koni hücresi tipi) Nadiren biz hominidae gibi istisnalar trikromatiktir. Bunun dışında kuşlar, böcekler, birçok sürüngen tetrakromatiktir. Trikromatik insanın renk algısı temelde 5 renkle sınırlıyken (kırmızı-sarı-yeşil-mavi-mor) kuşlarda bu çeşitlilik 7 renge çıkar, kombine algılarla beraber insan renk havuzunu neredeyse ikiye katlar. Dikromat memelilerse sadece 3 temel renk sınırlıdır. Kuş gözlerinin ayrıca frekans aralıkları da memelilerden geniştir ve bizim göremediğimiz ultraviyole kuşağı gayet kapsamlı algılayabilirler. Kuşların belli ki sürüngen atalarından kalıttığı dikromatizmi yine belli ki evrimsel tarihin bir devrine ait enerji faturası nedeniyle törpülemiş memeli familyasının gözleri hayvan krallığında mükemmel olmaktan çok zavallıdır.

İnsan ve kuş renk algılarının dalga boylarına göre dağılımı ve altında da buna uygun temsili bir karşılaştırma. İnsan gözünde tam bir sinir uyarısı oluşan üç ayrı dalga boyu varken kuşlarda bu uyarının dört çeşit dalga boyunda oluşu tüm algıyı değiştirir. Kuşlar çok daha fazla çeşitlilikte ışık verisini zihinsel işleme imkanına sahip olur.

Beşincisi, göze ait vizüel algının yeridir. İronik bir şekilde görme algısı beynin en arkasında, ensenin üstündeki oksipital lobda gerçekleşir. Gözden çıkan optik sinir bütün bu baş içi yolu geriye doğru kat eder. Sinir anatomisinde genel kural bir sinirin kat edeceği yol uzadıkça yaralanma riskinin artmasıdır. Böylece evrimsel olarak çoğu sinir mümkün olan en kısa şekilde merkezi algı organına ulaşır. Göz ise komik bir şekilde sanki olabilecek en saçma rotayı izliyor gibidir. Kolay yaralabilir, tümörlerden, kanamalar vb. basınç artışlarından kolay etkilenir. Bu büyük olasılıkla amfibi atalarımızın göz yerleşimlerinin başın en tepesinde ve gerisinde olduğu (tıpkı bir timsah gözü gibi) dönemin evrimsel kalıntısıdır. O baş anatomisinde gözün ulaşabileceği en uygun merkezi sinir sistemi odağı beynin arkası olmalıydı. Ama artık değil.

Sözünü ettiğim baş-beyin anatomisi evrimsel sürecinde pembe renkle gösterilen korteks ön-arka çapının nasıl arttığına ve göz ile görme ile ilişkili korteks kısmının nasıl giderek uzaklaştığını görebilirsiniz. Alttaki timsah beynine ait şemada göz ile oksipital korteksin ne kadar yakın olduğuna dikkat edin, bu baş yapısında göz algısının merkezi olabilecek en uygun yerde gibiyken insanda olabilecek en uzak konumda kalmıştır.

Kısacası, üzgünüm, epeydir “göz mükemmel bir organ” lafını duydukça sırıtmaktan kendimi alamaz oldum. Herhangi bir mühendise “ben bir kamera yaptım, benzerleri kadar renk aralığı yok, parçaları çabuk eskiyor ve değiştirilemiyor, ışığa duyarlı katmanın üzerinde anlamsız opak tabakalar var, sadece bir yerinden net ve renkli görüntü alabiliyor, hatta zaten bir yeri de hiç görüntü alamıyor, kablolar gereğinden biraz daha uzun ve hasar görebilir AMA BU HER ŞEYE RAĞMEN MÜKEMMEL BİR CİHAZ” dersem herhalde benimle iyi alay eder.

Advertisements