Dilin Evrimi Üzerine

Dilin evrimsel gelişimi nasıl gerçekleşti ve dilin günümüzdeki haline dönüşümünün insanın beyinsel gelişimine nasıl bir etkisi olmuştur ?

Çok çok güzel bir soru bence bu. Çünkü insanın en belirgin özelliklerinden biri malum doğa ortalamasının çok üzerindeki entelektüel becerisi. Bu entelektüel becerilerin de istisnasız tamamı dil ile ilgili, dilin belli bir gelişmişliğini gerektiriyor. Yani diğer her entelektüelliğimiz doğrudan dile bağımlı diyebiliriz.

Ve maalesef sorunun buradan sonrası gerçekten spekülasyonlara bağlı. Bu linkte güzel bilgiler verilmiş, orada da bahsediliyor; FOXP2 adındaki gen birçok memeli canlıda ve şakıyıcı kuşlarda  görülüyor. FOXP2 geniyle dil işlevi çok ilişkili ama maalesef bu genin ne zaman bu kadar karmaşık hâle geldiğini bilmiyoruz. H. sapiens’in, yani bizim, FOXP2 genetiği hem kuzen primatlardan hem diğer tüm canlılardan farklı. İnsan FOXP2’sinin yakın zamanda kanıtlanan pozitif kalıtımsal özelliği, yani eşlendiğinde tüm diğer gen yapılarına baskın karakterde oluşu onu insanın dil yeteneği kazanmasında çok kritik olduğu düşüncesini yaygınlaştırdı. H. erectus konuşuyor muydu bilmiyoruz. Gırtlak anatomisine ve insana benzer FOXP2 genine bakılırsa H. neanderthalensis muhtemelen konuşabiliyor olmalı ama emin değiliz. H. sapiens ne zaman gerçekten konuşmaya başladı, yine emin değiliz.

Hayvanların sesli iletişim kurdukları herkesçe bilinir. Kuşlar belli ses uyarılarıyla haberleşirler. Yunuslar denizin iletken ortamında ses dalgalarını çok sık kullanırlar. Korkutmak, sevgi göstermek, kur yapmak gibi temel memeli davranışları zaten anlamlı ses dizileriyle ifade edilir. Bütün bunların FOXP2 ile sağlandığını artık kesin olarak biliyoruz. Ancak yine de bir WordPress blogu yazmakla yaklaşan yırtıcıya karşı uarıcı çığlık atmak arasındaki boşluğu kesin verilerle doldurmaktan çok uzağız. İskeletlerin, fosillerin, mumyaların aksine kelimeler pek günümüze ulaşmıyor. Primatların da bu haberleşme yeteneğinden nasibini almış olmasından başka bildiklerimiz çok az.

Ama bildiklerimiz de var. Meselâ meşhur bir goril, Koko, binin üzerinde bir kelime dağarcığına sahip ve işaret diliyle bu kelimeleri kullanabiliyor. Ancak bunları iki öğeli yani özne ve yüklem olarak dile dönüştürebiliyor sadece. Gramer kullanamıyor. Zaman veya durum eklerinin hiçbirini öğrenemiyor. Ancak bahsettiği konular sadece kendiyle ilgili değil, herhangi bir nesneyle ilgili iki öğeli ifadeler yaratabiliyor, yani dış çevresini de dilinin konusu yapabiliyor. Kendisinin bir dil konuştuğunun farkında, işaret dilini iyi konuşan birini gördüğü zaman “iyi-konuşmak” işaretini yaparak dili fark ettiğini onaylıyor. Hatta birkaç kez kendi kelimelerini de icat ettiği fark edilmiş: örneğin “yüzük” kelimesi ona hiç öğretilmemiş olmasına karşın “bileklik” ve “parmak” kelimelerini bitişik kullanarak “parmak-bileklik” diye melez bir kelime üretmiş kendi kendine.

Demek ki, en azından bazı dil yeteneklerinin ortak primat atalarından beri belli bir ölçüye dek sürdürüldüğünü düşünebiliriz. Bir örnek daha var, insana evrimsel olarak daha yakın bir canlı, Şempanze Washoe, 2007’de ölmeden önce yaklaşık 350 kelimelik işaret dili kullanabiliyordu. Üstelik Koko’dan biraz daha üstün olarak sıfatlar da kullanabiliyordu. Bu sıfatların bazıları “Daha fazla”, “Sessiz”, “Korkunç” işaretleri gibi tamamen soyut ve salt algının ötesinde öznel-bilişsel özelliklerden de yararlanan sıfatlardı. Washoe ayrıca çok kolaylıkla isim tamlamaları da kullanabiliyordu, hiç öğretilmemiş “kuğu” kelimesinin bir kuğu gördüğü zaman tam karşılığı olarak “su-kuş” kelimeleri kullanmayı kendi kendine bulmuştu ki bir eğitmeni bunu ilk fark ettiği an için “sanki dış uzaydan bir S.O.S. sinyali almak gibiydi” demiştir. Washoe başka şempanzelere öğrendiği kelimeleri öğretebiliyordu ve dil algısı karşısında işaret dilini az bilen biri olduğunu fark ettiğinde işaretlerini yavaşlatacak kadar gelişmişti.

(Altta: Washoe, Büyük Primat Dili isimli hipotezin aynı adlı projesinin ilk başarılı örneğiydi. Bazı primatologların primatların birbiriyle anlaşabildikleri bir dilleri olduğu, bu dilin işaret dili alfabesiyle insanlar tarafından anlaşılabileceği varsayımıyla birçok primat dil eğitimi altına alındı. Projenin sonucunda elde edilen bulguların ne ifade ettiği hâlen tartışmalıdır.)

Washoe_chimpanzee.jpg

Tüm bunlar bir şeyler anlatıyor bize. Kelime üretebilen, sıfat kullanabilen, yeni gördüğü objelere isim verebilen, isim tamlamaları yapabilen, dilsel ifadelerin iç niteliğine yönelik soyut kelimeler kullanabilen, konuştuğu dilin düzeylerine hakim, konuştuğu dili bilmeyenlere öğretebilen primat için bir sonraki adım mutlaka nesne kullanmak ve dolayısıyla ilk kompleks “cümle”yi kurmak olmalıdır. Çünkü ne Koko ne de Washoe havuç yiyen bir tavşan gördüklerinde “Tavşan-Havuç-Yemek” işaretlerini birarada kullanabiliyordu. Dilin olay anlatıcı (narrative) niteliği eksikti. Bu yüzden çok büyük bir olasılıkla kurgular ve bunlara bağlı ortaya çıkan kültürler insanlara özgüdür.

İnsan en geç -40.000 civarında bu kompleks cümleyi kurmuş olmalıdır çünkü Harrari’nin popüler Sapiens kitabında da geniş olarak bahsedildiği üzere insan elinden çıkma Aslan-adam figürü tam bir kurgusal üründür. Bu ürünün üretilmesi bir kültü işaret eder. Aslında çok daha öncesinde bile bu gerçekleşmiş olmalı çünkü kurguların birer külte dönüşmüş olması daha da eski br dil tarihine işaret ediyor. Tam bu dönemde başlayan topyekün avlar, mamut, elk gibi büyük hayvanların ele geçirilmesi işleri de olay anlatıcılığa ihtiyaç yaratıyor: Aslan ne kadar yaklaştı, Geyik nerede otlanıyor, Diğer Kabile ne yöne kaçıyor gibi bilgiler hayatı daha komplike hâle gelen insan için anlatılması zorunlu durumda.

(Altta: Aslan-adam; Almanya’da, Hohlestein-Stadel’de bulunan; insanın ilk figüratif sanat ürünü. Bir tanrıyı mı, bir doğaüstü canavarı mı yoksa sadece basit bir kurgu kahramanını mı temsil ediyordu, bilemiyoruz.)

240px-Loewenmensch2.jpg

Öte yandan, diğer primatlarda bahsetmediğim önemli bir dil özelliği de nesnelerin “belirtici” şekilde anlatılmaması. Washoe ona su içmesi için verilen bardakları dil yönünden birbirinden ayırt edemiyordu. Özel bir bardaktan bahsetmek istediğinde gidip o bardağı getiriyor, “bardak-kötü”, “yeni-bardak”, “daha fazla-bardak” gibi ifadelerle bardağının kırıldığını yenisini istediğini anlatıyordu. Bu konu her açıldığında yeniden o kırık bardağı getiriyordu. İşte popüler bir görüşe göre bu zorluk zamirleri ortaya çıkarmıştır. Bu da bir insan icadı olmalıdır zira primatlar zamir ifade eden işaret dili kelimelerini ya hiç anlayamıyorlardı ya da tamamen yanlış kullanıyorlardı. Büyük olasılıkla gelişmiş av kültürünün yarattığı komplike topluluk ve aile bağlantıları zamir kullanımını zorunlu kıldı. Zamanla basit mülkiyetlerin de ortaya çıkması, olay anlatımının derinlik kazanması zamirlerin dönüşerek ‘case’ler halinde (bkz. Almanca’nın artikelleri) çeşitlenerek cümle içinde işlev kazanmasına yol açtı.

-40.000 ile -10.000 arasında nasıl bir dilsel evrim yaşandığına dair neredeyse hiçbir fikrimiz yok. Emin olduğumuz başlıktan ibaret gelişmeler şunlar: Ayrıntılarını hiç bilmediğimiz karmaşık bir gramer gelişti. Dilin kelime dağarcığı dünyayı fetheden insanla beraber katlanarak arttı. Dil aileleri belirginleşmeye başladılar. Dil folklorik bir nitelik kazandı ve kurgu-mit-kült-din evrimsel zinciri tamamlandı. Dil yeteneği bir sosyal üstünlük belirteci oldu. İnsanların ilk bariz yabancılaşmaları birbirleriyle dil yönünden anlaşamamaları ile gerçekleşti.

(Çok önemli ama detaylı incelenmesi gereken bir konu da insanların Neanderthal kuzenleriyle iletişimidir. Büyük olasılıkla Neanderthaller konuşabiliyordu ama insanların onlarla anlaşıp anlaşamadığından emin değiliz. Buna karşın insan genomundaki yaklaşık yüzde 2’lik Neanderthal payı bir türler arası üremeyi ve belki de aynı dili konuşuyor oluşu işaret ediyor olabilir. Buna çok ilginç bir sosyal bilimler katkısı da Bask dilidir. Bask dili bilindiği kadarıyla dünyanın en izole dillerinden birisi. Bazı etimolojik özellikleri nedeniyle Baskçanın dünyanın en eski dili olabileceği, hatta gramer ve temel vokabüler gelişimini Paleolitik çağdan beri taşıyor olabileği düşünülüyor. (Bir örnek vereyim; bıçak, balta, maşa, makas gibi Paleolitik icadı birçok alet Baskçada “taş” (aitz) kelimesinden türemiştir.) Üstüne üstlük Bask sözlü folklorü “dağlarda yaşayan, iri yarı ve tüylü bir insan çeşidi”ni ve ona karşı insanların verdikleri mücadeleleri anlatır. Bu iri insanın kendine ait dili, şefleri, toprakları olduğunda bahsedilir, hikayeler iri adamın dağlara çekilmesi ve sonunda ortadan kaybolmasıyla sona erer. Bazı linguistlere göre bu Neanderthallerin insan folkloründe miras kalmış bir fosilidir.)

Dilbilimcilerin yaygın uzlaştığı görüşe göre birçok dil ortak bir grup atadan türemiştir. Örneğin, bahsettiğim -10.000 yıllarında İngilizce ve Farsçanın ortak atası olan bir Proto-Hint Avrupa yaşamaktaydı. Daha sonra ortadan ikiye ayrılan, sonunda şimdiki Hint-Avrupa dilleri dediğimiz dünya nüfusunun çoğunluğunun konuştuğu dilleri oluşturan grubun ortak atası işte bu Proto-Hint Avrupa’dır. Proto-Hint Avrupa’nın esasları bugün epeyce biliniyor, cümle yapısı, ses özellikleri, bazı temel kelimeleri dilcilerin “backtrack” dedikleri yöntemlerle tahmin edilebiliyor. (Hatta Proto-Hint Avrupa dilinde teorik olarak yazılmış bir hikayeye ve seslendirmesine buradan ulaşabilirsiniz: https://en.wikipedia.org/wiki/Schleicher%27s_fable) Buna benzer başka dil aileleri de vardır. Birçoğu için Proto-Hint Avrupa’dan çok az bilgi sahibiyiz. Ancak Proto-Hint Avrupa ve Proto-Afrasyatik dilleri Hitit, Miken, Mısır gibi erken dönemde yazıya geçirilmiş torunları olmaları açısından avantajlı durumdalar. Ama hepsi en erken -10.000’e kadar anlaşılabilmektedir. -10.000’den öncesi için dillerdeki ses değişikliklerini kestirmek hemen hemen mümkün değil gibi duruyor.

Meritt Ruhlen adındaki dilbilimci dünya dilleri için dev bir iddia ortaya attı ve tüm dillerin ortak atası olan bir Proto-Dünya dilini varsaydı. Bu iddiaya göre tüm Avrasya dilleri ve Amerika dilleri ortak bir atadan geliyordu. Pasifik dilleri ve Sino-Tibet dillerinin ortak bir atası da vardı. Hami-Sami dilleri ve Afrika dilleri de bir ortak ataya sahipti. Tüm bunların üzerinde ise tüm insanlığın ilk ortak ata dili Proto-Dünya duruyordu. Başlangıçta müthiş beğeni ve ilgi toplayan bu iddia dev bir tartışma yarattı dil camiasında. Tartışma hâlen sürmektedir. Tabii kısa zamanda bu çok çekici görüş birçok yönden eleştirildi ve salt ses benzerliği karşılaştırmasına dayalı yöntemlerin bazıları dilbilimciler tarafından bilimdışı olarak görüldü. Hatta sonraları Ruhlen’in iddialarına esas teşkil eden  Ural-Altay gibi yakından bildiğimiz dil ailelerinin bazıları konsept olarak geçerliliğini yitirdi ve çöktü. Elbette buna karşılık, Ruhlen ve destekçileri Kusunda dilinin bir acayip durumu, Kuzey Amerika yerli dillerinin Yenisey Sibiryası dilleriyle oldukça benzer özellikleri, dünya dillerinin bir çoğunda benzeşen “ata, baba” gibi wanderwort (gezgin) kelimele vb. çok sayıda olgularla çıkageldiler ve Ruhlen’in hipotezlerine yeni destekler de geliştirildi.

(Altta: Ruhlen ve yandaşlarının olası Proto-Dünya soyağacı denemelerinden biri. Farklı Ruhlen yandaşları (taksonomist dilciler, kladistler gibi çeşitli sıfatlarla tanınırlar) farklı dönemlerde birçok olası soyağaçları önerdiler. Bizzat Ruhlen’in kendisi de hipotezinin ana varsayımlarını sık sık revize etti. Modern dilbilimcilerin birçokları için bu ağaçlar için yeterli bulgular yoktur ve eldeki bulguların ispat niteliğinde olmak çok daha fazla destekleyici verilere, derin analizlere ihtiyaç vardır.)

Fig_1_macrofamilies.png

Bugün hâlâ dilin ne antropologları ilgilendiren döneminin detaylarına ne de dilbilimcileri ilgilendiren detaylarına hakimiz. Sosyal bilimler cephesinde dilcilerin büyük bir çoğunluğu en azından Neolitik çağ ve sonrasının tam bir dilsel evrimi işaret ettiğini kabul ediyorlar. Ancak Proto-Dünya hipotezi kendini kabul ettirmekten çok uzak. Makroaileleri bırakın, standart kabul edilmiş dil ailelerinin bile çok büyük kısmı şüpheyle yaklaşılıyor. (Mesela Türk dili artık kendine ait ‘Turkic Languages’ evrimsel ağacı altında kabul edilir oldu, Moğolca-Tunguzca-Türkçe üçlüsünün Altay ailesi bile genelgeçer kabul olmaktan çıktı) Antropoloji ve doğa bilimleri cephesinde genetik araştırmalar umut verici. Sonunda FOXP2 geninin tam ortaya çıkışı aydınlatılırsa, H. erectus’un gırtlak kemiklerinde daha fazla fikir verecek bulgulara rastlanırsa, H. neanderthalensis’in, kim bilir, belki dilsel özelliklerine işarete edecek kesin bir kalıntısına (meselâ Aslan-adam gibi) ulaşılırsa büyük yollar kat edilmiş olacak. O güne dek, dilin en büyük entelektüel destekçimiz olduğunu kabul edip bu temelde varsayımlarımızı çeşitlendirmekten fazla elimizden bir şey gelmiyor.

Advertisements

Bir Anti-Vegan Manifesto: Hayır, Biz Suçlu Değiliz!

Sık sık karşıma çıkan şu videoyu izlediniz mi bilmiyorum. Çoktandır görüp durduğum, nihayet tamamını izlediğim bu inanılmaz derecede iyi tasarlanmış videoyu bahane ederek düşündüklerimi yazmak istedim. Yazdıklarımın devamını okumadan önce bir-iki dakika ayırıp izlemenizi tavsiye ederim:

Birincisi, videonun başlangıcı çok ince düşünülmüş bir algı yönetimi tanımı yapıyor ve anlattığı şeye katılmamak mümkün değil. Gerçekten insan zihni genelde her algıladığı şeyi sıfırdan analiz etmek yerine halihazırda önceden biriktiği verileri kullanarak kestirme yolları tercih eder. Gerçekten de çoğu yanlış bilgiyi tekrar ederek gerçek olmasını sağlarız. Reklam sektöründen Nazi propaganda bakanlığına, siyasi sloganlardan cinsiyet rolleri, iş hayatı hiyerarşisi, akrabalık ilişkileri gibi toplumsal “değerler”e kadar her alanda kullanılır bu algı yönetimi. (Bu düşünsel kestirmelerin davranışlara dönüşür hâle gelmesine “mem” diyor davranışbilimciler, memler kalıtımla aktarılır, insan toplumlarında yeterince birikirlerse “gelenek” adını alırlar.) Tüm bunları basitçe açıklayarak videodaki anlatıcının daha konuşmanın başından güvenilirliği artırılıyor.

Devamında da doğru denebilecek bir noktaya değiniyor anlatıcı ve konuyu günlük yaşama getirerek somut örneklerle ilgiyi yüksek tutuyor. Sütler sanki yemyeşil ovalardaki sevimli çiftliklerde üretiliyormuş gibi basılan ambalaj görselleri tam da bu algı yönetiminin bir örneğidir. Benzer şekilde, hayvansal gıdanın ezici çoğunluğu hayvanların fabrika koşullarında yaşadığı, ıslah edildiği ve verim amaçlı melezlendikten sonra öldürüldükleri koşullarda üretilir. Hem zaten sütün çocukların gelişimde çok önemli olduğu algısı da bir algı yönetimidir ki kaynağını İkinci Dünya Savaşı boyunca okyanusun öbür tarafında savaşan askerlerin protein ihtiyaçlarını karşılayacak en kolay taşınabilir ürün olduğu için katlanarak büyümüş, savaş sonunda ise talebin çok üzerindeki üretimle baş başa kalmış Amerikan süt endüstrisinden alır. Bu endüstri gerçekten de sıradan Amerikan öğününün pek parçası olmayan süt ve süt ürününü toplum çapında bir reklam kampanyasıyla vazgeçilmez bir çocuk gelişim destekçisi konumuna getirmişti. Halbuki savaş şartları dışında sütün başka protein kaynaklarının pek de üzerine çıkan bir avantajı yoktu.

Sonrasında ise facia başlıyor. Anlatıcı güvenilirliğini kazanmış ve dinleyenin ilgisini günlük konularla tamamen çekebilmiş durumdayken bir görselde çilek ve domuz yavrularını yan yana gösteriyor. Ve az önceki bilimsel objektifliğini bırakıp gayet ahlâkî sorular yöneltmeye başlıyor dinleyene: Hangisini kesersek güzel kokar? Hangisi ağzınızın sulanmasını sağlar? Domuzu kestiğimizde ortaya ne çıkar? “Kan, çürüyen et, bakteri”. (Sadece “ceset” deyip geçmektense dilin izin verdiği ölçüde abartmadan rahatsız edici kelimeler kullanmak bir konuşma sanatı örneği) Hangisini kesmek sizi rahatsız etmez?

Akabinde ahlâki yargılanışımız derinleşiyor ve köpek yavrularıyla domuz yavrusunu beraber izlerken sorular alıyoruz. (Herhangi bir çiftlik hayvanı yerine türünün şipşirin örnekleri olarak yavruların kullanılması da elbette anlatımı güçlendirmek için. Kıçında sinekler uçuşan, dışkı ve çamur içinde yetişkin bir inek dinleyicide daha küçük bir etki bırakırdı) Tabii bu arada öncesinde bahsedilen algı yönetimi konusuna da atıfta bulunularak bazı ülkelerde köpek etinin yenilebilir bir gıda olarak görüldüğü, yani besin alışkanlıklarımızın tamamen kültürel olduğu bilgisi veriliyor ki bu da tamamen doğru, ama maksat “Yediklerinizi siz seçmiyorsunuz, alışkanlıklar sizi buna zorluyor” fikrinin merhamet duygusuyla beraber aşılanması. Dinleyicilerin çoğunluğu için köpek eti yemek kültür dışı bir davranış. Köpek eti yemek fikrinden “hoşlanmayan” dinleyiciler bir parça anlatımsal zorlamayla bundan “iğreniyor” konumuna getiriliyor. Böylece, kültürün seçtiği hayvanlar dışındaki hayvanları yemenin iğrenç olduğu temeli için dinleyicinin onayı alınmış oluyor.

Sonunda bazen köpeğe, bazen domuza, bazen ineğe merhamet duygusu geliştiren insan türünün aslında tüm canlılara karşı kültürden bağımsız, objektif, algı yönetiminden kurtulmuş olarak düşünse tıpkı köpek eti örneğinde olduğu gibi adeta içten gelen bir merhamet göstereceği, hiçbir et türünü yemeyi onaylamayacağı büyük ideali sunuluyor. Kademe kademe daha ahlâki düşünce hâline sokulmuş olan dinleyici yüreğinin en yumuşak olduğu anda yemek için bile olsa hayvanlara karşı şiddet uygulamanın ne kadar doğru olduğu konusunda “köpeklerin başına bir sopayla vurmak” gibi hayâlî bir şiddet örneği üzerinden vicdanıyla karşı karşıya bırakılıyor.
Şimdi geleyim tane tane karşı çıkışlarıma…

Kesinlikle ve kesinlikle, beslenme alışkanlıklarımız kültüreldir. Doğada insana ait bir beslenme anayasası yoktur ki insanı inek, koyun, keçi, tavuk yemeye; süt içmeye; omlet veya peynir yapmaya mükellef kılsın. Hiçbir doğa yasası elma, portakal, üzüm tüketmemizi, buğdaydan ekmek, arpadan bira, mangodan Ice Tea yapmamızı zorunlu kılmaz. Sadece metabolik ihtiyaçlarımız vardır bizim. Bunun için de çevremizde neyden ne kadar varsa tüketiriz. Süt içmek yerine kinoa tüketebilir, tavuk yerine çekirge yiyebilir, şarap yerine pirinç rakısı içebilirsin. Bu tamamen sana kalmıştır. Avrasya’da inek, domuz, tavuk ve at evcilleştirilmiş temel yaşamsal hayvanlardır, kültürler de büyük oranda ona göre şekillenir. Yeni Dünya’daysa at, inek yerine lama ve bizon tercih edilir. Yani doğanın yemekle ilgili bir ahlâk yasası bulunmaz, daha doğrusu doğada bir ahlâk yasası bulunmaz.

Bu nedenle, soya sütünü ineğin sütünden daha ahlâki görmekle inek etini domuz etinden, çekirgeyi hamsiden daha ahlâki görmek arasında bir fark yoktur. Bunların hepsi besin olarak kullanılmak üzere öldürülürler. Beslenme için ölüm kaçınılmazdır. Çünkü meşhur bir deyişle “Gen bencildir”, canlılar doğal bir harmoni uğruna başka canlılara besin olmak için büyümezler ya da süt üretmezler. Beslenmek için mutlaka diğer canlı mağlup edilir.

Son cümleme genel itiraz şudur, “bitkiler meyveleri üremek için üretiyorlar ve besin olarak tüketildiklerinde üreyebliyorlar, bu yüzden onları tüketmeyi tercih etmeliyiz.” Güzel, öncelikle bu aslında bizim için değil, kuşlar için geçerlidir. Memeli türlerinin büyük çoğunluğu bitkilerin tohumlarını azı dişleriyle ezerek kırarlar. Hatta fındık, fıstık gibi bitkilerin bizzat çekirdekleri yenir. Bu yüzden biber acı, limon ekşidir, bunların insan gibi memeliler tarafından tüketilmesi tohumlarını asla üreyemeyecekleri bir sindirim sürecinden geçirip dışkı haline getirir. Bunun aksine kuşlar dişleri olmadıkları için çoğu bitkinin tohumuna zarar vermez, kuşlar ekşi ve acı duyularına sahip değillerdir. Bu, bitkilerin doğal seçilim yoluyla kuşları memelilerden yeğ tutmasının sonucu gelişmiş bir savunma mekanizmasıdır. Tercih edebiliyor olsalardı bitkiler insanlar tarafından asla tüketilmek istemezlerdi.

Videodaki önemli bir sorun da algı yönetimini ve gerçekte doğruluğu bulunmayan beslenme mitlerini teşhir ederken başka bir toplumsal algıyı kırmayı tamamen es geçmesi, hatta ona dayanması: Öldürmenin ahlâk dışılığı. Videodaki -artık Veganizm Kilisesi demekten sakınmayacağım- kilise görüşüne göre, hayvanları öldürmenin her çeşidi ahlâk dışıdır. Aslında bu kilise görüşü gerçekte vegan olmayanların da uyguladığı, Sami dinlerin On Emir’den bildiği “Öldürmeyeceksin” görüşünün pratik uygulanabilirlikle çelişmesinden başka bir şey değildir. Sıtma olduğunuzda o parazitik hayvanı öldürmek için doktora gidersiniz. Bağırsağınızda bir tenya baş vermeye yüz tuttuğunda bağışıklık sisteminiz ona savaş açar. Teknik olarak, pişirme işlemi bir antisepsi uygulamasıdır ve binlerce organizmayı öldürerek kendinizi korursunuz. Her gün binlerce bitkiyi öldürürsünüz. Hayat ancak ölümle beraber mümkün gibi görünüyor.

İşte bu çelişki karşısında ahlâk yasaları çeşitli coğrafyalarda farklı farklı düzenlemeler yaparlar. Örneğin, çoğu için yeri geldiğinde suçlular ve düşmanlar insan olmalarına karşın öldürülebilirler. Hayvanlar besin yapılmak üzere öldürülebilirler. Bitkiler zaten öldürülebilirler. Bunun tam aksini, hem de çok radikal bir şekilde düşünen inanışlar da vardır, Theravada Budizminde herhangi bir hayvanı öldürmek suçtur (bu durum reenkarnasyon süreci düşünülerek önceki hayatımızda örneğin bir solucanın bile annemiz olabileceği savıyla meşruiyete kavuşturulur) Ancak Theravada Budistleri bile peynir küfünü öldürürler, yemekleri pişirirler, çimleri ezerken böcekleri öldürürler, solunum yollarında her saniye onlarca mikroorganizmanın canına kıyarlar. İstemli ya da istemsiz ölüm kaçınılmazdır.

Dolayısıyla Veganizm Kilisesi’nin “öldürmeme” emri bir etik faciadır. Kendilerini tüm canlılar için eşit yaşam hakkı savunucusu olarak propaganda ederlerken parazitleri, haşereleri, bitkileri, mantarları, yani biyosferin yüzde 99’unu dışarıda bırakırlar.
Üstelik, Veganist Cennetin Krallığı, eğer “ölüm” bir günah olarak kabul edilecekse, ütopyadan gerçeğe döndüğü anda tam bir günah krallığı olacaktır. İnsanların inek ve tavukları tüketmediği, tamamen bitkilerin tüketildiği bir dünya düşünün. Gerçekte asla ekosistem içinde bu nüfusa ulaşamayacak olan milyarlarca tavuk ve inek kitlesel ölüm sürecine girecekler, salındıkları dış dünyada başka birçok canlının ölümüne sebep olacaklardır. Bu arada insanlar çok daha büyük tarım alanları açarken ormanları yok edip bataklıkları kurutacak, kurak ekosistemlere müdahale edip onları birkaç bitki çeşidinin büyüyüp geliştiği tekilliğe itecek, kısacası bambaşka canlıların ölümüne yol açacaklardır.

Veganizm Kilisesi insanı doğanın bir parçası gibi görmez. İnsan aklı, insan yetenekleri sanki uzaydan gelmiş de sadece insana ait ihtiyaçlar doğa menşeiliymiş gibi varsayılır. Yedi milyarı aşkın insanın et ihtiyacı için düzenli, kontrollü, verimli gıda endüstrileri oluşturulması sanki 250 bin yıllık H. sapiens evriminin doğal süreçleri sonunda gerçekleşmemiştir, endüstri adeta hile yapmaktır. Hayatını sürülerin peşinde göç ederek geçiren bir aslan zihinsel yetenekleri bizim kadar gelişmediği için daha ahlâklı bir beslenme alışkanlığına sahiptir. Bir ayı omnivor (hem et hem bitki yiyen) olduğundan bitkilerle de beslenebilir, bazen nehirden balık da avlayabilir. Ancak tıpkı ayı gibi her yönüyle gayet omnivor olan insanın nehirden balık tutması bir ahlâk problemidir. Ayılar kendi türlerini, kurtları, tilkileri, çekirgeleri besin amaçlı tüketmezlerken tavşanları tercih ederler. Şempanzeler de omnivor canlılardır ancak sincaplar, tavşanlar birçok avlayabilecekleri canlı yerine genelde başka primatları vahşice avlayıp yerler. Ancak insan bunun gibi tercihler yaptığında “eşitsizce” davranmaktadır, bir başka canlıyı yemediği hale kırmızı et yediği için merhametsizdir.

Veganizm Kilisesi, birçok benzer kilise gibi insana canlılığın üzerinde bir üstünlük atfeder, üstelik bunu hiç belli etmeden, hatta tam tersini savunuyormuş gibi yapar. Genelde söylem itibariyle insanların bazı canlıları yemeyi tercih edip bazılarını yememesi insanın doğal davranışı değildir ve canlılar arasında ayrım gözetmesidir. Halbuki, gerçekte insanı sanki doğaya ortak bir merhamet sunması gereken bir tanrı gibi göstermek, ekosistemdeki eşitliğin yargıcı rolünde görmek, onun adil bir yargı unsuru olmamak itham etmek asıl büyük üstünlük imasıdır. İnsanların beslenme alışkanlığı son derece çeşitlilik göstermekle beraber özü bakımından hiç farklı değildir. İnsan ekolojik “niş” denilen yeri dışında doğal türlerarası beslenme döngüsünün hiç de dışında değildir. Biz sadece hayatta kalmaya çalışan bir primat türüyüz.

Veganlar genellikler merhamet, eşitlik, hayvanseverlik gibi doğa bilimleri terminolojisinde pek barınamayacak insan kültürüne ait üstyapıları doğa bilimlerinin altyapı unsurları üzerinde karar verici merciler gibi göstererek, insanları buna ikna ederek gerçekte işlevsel olamayacak bir ütopya satıcılığına giriştiler. Bu kilisenin müritlerinin desteğiyle bir vegan ürünler sektörü gelişti ve vegan tüketim adeta günah çıkarma seansları gibi sunuldu. İnsanın hayalî bir doğa anayasasına karşı suç işlediği fikri topluma empoze edildi. Şimdilerde veganizm standart küreselleşme karşıtlığı ve muhalif dünya görüşlerinin bir ahlâk ve mistizm süslemeleriyle pazar ürünü haline getirilip soya sütüyle yapılmış dondurma olarak süpermarketlerde satılmasıdır. Veganizm, sizin işlemediğiniz bir suçun bedeli manevi ödetilerek hem muhalif kişiliğinizi zararsız yollarla ifade etme şeklinizdir. Tıpkı Hinduistlerin yaptığı gibi…
Son olarak veganların bir duygu sömürüsü haline getirdiği ‘öldürülürken acı çeken hayvanlar’ için fazladan bir şey söylememe ihtiyaç var mı bilemiyorum. Bazı canlıların acı çekebilecek ağrı reseptörlerine sahip oluşu onları tüketmememiz anlamına mı gelmeli? Eğer tüm hayvanları anestezi altında öldürebilirsek bu ahlâki olur muydu? Çocuk doğurmak gibi çok ağrılı eylemler ahlâk dışı mıdır, doğan çocuğun doğum sırasında yaşadığı bir yığın travmaya sebep olmak ahlâk dışı mıdır? Ameliyat gibi er ya da geç ağrıya sebep olan işleri yapan cerrahlar ahlâksız bir iş mi yapıyorlar? Ağrısız ölüm ahlâki sayılabilir mi? Ya da başka garip sav olarak “kesilmiş hâlde kanlar içinde duran bir hayvan” görüntüsü eğer hiç yapılmaması gereken bir vahşetin timsaliyse kanlar içindeki bir ameliyat da aynı şekilde vahşet midir? Üstelik, başka toplumsal algılar gibi gayet biyolojik süreçler olan kan, ağrı, ölüm gibi kavramların ahlâkdışı oluşuna karar verenler de bizzat insanların toplumsal algı yönetimleri değil midir? Bizim için açıkça korkunç olan bedeninden ayrılmış bir hayvan başı Moğol göçebeleri için sıradan bir manzaradır ve ziyafeti, bolluğu, doygunluğu gösterir. Veganizm işte bu Batı toplumunun insana uygulanan şiddete karşı oluşturduğu vahşet karşıtı, barış yanlısı ahlâkı hayvancılık sektörüne ithal ediyor, algı yönetmekle suçladığı topluma karşı kendisi algı yönetme ikiyüzlülüğüne düşüyor.

Elbette, çevreci-veganizm görüşünü de yoksaymayacağım. Bu görüş çok daha istatistik bir temele dayanıyor ve karbon ayak izinin büyükçe bir çoğunluğunun gıda sektöründen kaynaklandığı verisi üzerine kuruluyor. Aslında başlangıç noktası olarak gayet makul, gerçekten bu soruna bir çözüm bulmamız gerekiyor. Ama bu insanlık “günahına” çözüm olarak hayvansal tüketimin kaldırılmasının sunulması maalesef hiç ikna edici değil. (Kaldı ki vegan tüketimin bu karbon salınımını kayda değer oranda düşürebilecek olması da çok şüpheli) Tıpkı motorlu taşıtların bıraktığı karbon ayak izine karşı bir motorlu taşıt yasağı konmasının gerçekle bağdaşmaz oluşu gibi, niyetlerin çözümlere dönüşmesi adına bundan daha fazlası gerekli. Meselâ motorlu taşıtları yakın zamanda elektrik enerjisi temelli üretmeyi düşünmeye başladık, işte bu niyetin çözüme dönüştürülmesinin iyi bir örneği. Gıda sektöründe de buna benzer çözümler bulunmalı. Yine de çevreci-veganları en azından niyetleri açısından bir parça anlayabiliyorum.
Ve elbette insan toplumları olarak kırmızı et ve işlenmiş et ürünü tüketimimiz sağlığımızı bozacak kadar arttı. Bitkisel tüketimimiz de bağırsak sağlığımızı bozacak kadar azaldı. Bunun üzerinde duran bir veganizm çeşidi var mıdır, bilmiyorum. Ama böyle bir, sözgelimi, sağlıkçı-veganizm varsa yine niyetleri çözümlerle karıştıran bir yaklaşım peşinde geliştirilmiş olacaktır. Haftada 120 dakika yürüyüşe bile yıllardır ikna edilemeyen insan toplumunun veganizm propagandasıyla topyekün hayvansal tüketimi bırakarak beslenme sağlığını artıracağına inanmak için epeyce saf olmak gerekir.

Et yemek istemiyorsanız, yumurta yemek istemiyorsanız, gayet tabii, bu size kalmış. Ben de kerevizden pek hoşlanmıyorum örneğin. Ama et yemenin doğaya aykırı olduğu, gayrı ahlâkî olduğu, büyük sektörlerin kışkırtması olduğu, insanın kendini doğanın efendisi konumuna soktuğu, başka seçeneklerin daha ahlâki, daha doğal, daha sağlıklı, daha çevreci olduğu iddiası tamamen bir sahtebilim, bir dogma, bir ahlâkçı kilise öğretisi ve belki de vegan sektörünün ürün reklamı. İçinizde iyi niyetlilerin olduğunu biliyorum ama dünyanın sorunlarıyla ilgili efor sarf etmek istiyorsanız gerçekle bağdaşan çözümlerle ilgilenmelisiniz.

#NoVegan

8308.churchpew_5F00_465

What We Fail To Teach About Turkish History

(Cover: “The Invasion of Barbarians or The Huns Approaching Rome” by Ulpiano Checa, fictional depiction of the never-actualized sack of Rome by Huns, hinting up the thrill by Hunnic barbarian image still intense in minds of modernity.)

 

 

 

 

Question: in Turkish schools today, before Manzikert, do they prioritise Turkic, Anatolian, or Islamic history, or how much each?

 

Answer is they prioritise Turkic history, with full of both meaningless lackings and weird misinformation.

  • They consider Huns as first Turkic state and call Xiongnu “Asian Huns” and Atilla Empire “European Huns”, the prior is told to be defeated by the Chinese and migrated westward to become the latter. Also, White Huns/Ephtalites and Avars/Rouan-Rouan, both Indo-Iranian groups, are regarded among first Turkic states. No further information is taught about them.
  • Ironically, Scythians are still considered Turkic, too (probably because of old debate on it) but no one really asks why we don’t identify them to be first Turkic state, then. Iranian word “Saka”, the self-definitive word for some Scythians, is pointed out as a Turkic tribal name.

(Scythians remained unidentified by ethnologist so long until authentic historical documents proved they spoke an Indo-Iranian language and archeological findings provided more support in favour of an Iranian culture. The image up shows a document written in a Scythian dialect, Khotani, recording some information about a cattle and other nomadic belongings.)

  • Origin of Turkic runic isn’t indicated and Sogdians are totally missed to be mentioned as cultural pioneers of Turkic khanate. A “Turkic calendar” is somehow made up, referring the obviously Chinese calendar used in all Asia.
  • Several fictional characters in Shahname of Ferdowsi such as Afrasiyab or Turkic mythological figures like Oghuz Khan, Alp Er Tunga are presented as almost genuine historical leaders without further explanation. And a real historical event, raid of Jiucheng Palace is strangely told with the terms of a fictional nationalist novel written in 1940s.
  • First Turkic poet in history is ignored. Irk Bitig, a great source for old Tenriist religion, is unheard. Zemarchus, a Byzantine diplomat with direct contact with Turkic khanate, who, I believe, provides a wonderful set of first-hand information is unbelievably non-existent. Most of valuable political events of Khanate era are absent. Byzanto-Turkic alliance and wars against Sassanid rule are also absent. Codex Cumanicus, accounts of Ibn Battuta and map of Pomponius Mela, the first map ever with a land named “Turcae” are all ridiculously missed to be included in history textbooks.

(Pomponius Mela, a successful Roman cartographer lived in 1st century CE, provided us the first undoubtful mention of Turkish ethnicity. Notice east direction lies through upside of the map. You may see “Turcae” placed near left margin of map, just above Essedones River)

  • Surprisingly, Turkic origin in concept of Bulgaria and Bulgarian ethnogenesis is all ignored! Dulo clan of Bulgarian Turkic and their long and eventful history are excluded. How incoherent with other nationalist nonsense it is…

(Monogram of Khan Tervel, below. Khan Tervel of Bulgaria was a legendary ruler of Old Bulgarian Khanate, which was descendant of Turkic rule in western borderline of disintegrated Western Turkic Khanate. Tervel was famous with his Rush hour aid to save Constantinople from Arabian Muslim siege, praised by all Christians across the Europe. Bulgarian Khans sustained the Turkic tradition of “tamga” through such royal monograms.)

As for the rest of topics in the book, part of ancient age Anatolia is rather extensive. I think, it is probably due to state policy of 1930s bearing Anatolia with her whole history as a homeland of Turks and emphasizing the idea that Turks are not invaders on this land but dwellers as many previous civilizations; with a huge exception of Byzantine era which is almost non-existent either, other than a small paragraph for a thousand years of Anatolia, however, that is something I suppose to be expected for 1930s, just after about ten years from Independence Wars against Greece, and in a world with the international race on nationalist education programs.

(Codex Cumanicus, below, a very neat document on Pontic Turkic society. It’s firstly authored by an anonimous Italian missionary priest in early Middle Age. The among rich contents of the Codex were a medium-sized dictionary, a list of proverbs, some useful phrases for daily conversation and general description of Cuman Turkic social life. It was later edited by another anonimous German merchant probably with less education.)

Islamic history once held a smaller proportion of a textbook but recent changes in state politics eventually effected the curriculum and Caliphs and Islamic Golden Era are increasingly becoming a big topic. Avicenna, Khayyam, Biruni and Khwarizmi are considered Turkic scholars wrongly and for some reason, powerful Turkic state of Mamluks in Egypt are just briefly mentioned (I think neo-Ottomanist rivalry against Mamluks is the reason) Horrible persecutions during Turkic mass Islamification period is still a taboo in Turkey. Other than that, current lean in Turkish education is to deepen Islamic knowledge in the history books alongside with excessively expanded share of Ottoman history in recent years.

(Mamluks founded a well-established militarist dynasty in Egypt. They were a group of Kipchak Turkic steppe elites with ruthless discipline. Even intercepting the storming Mongol hordes in Middle East for the first time in world, they seemed unrivaled until Ottoman Turks toppled them over in 16th century. Mamluks gifted the term of “Turkiyya” to records as a country name which still lives on.)
I agree it’s an inevitable truth that nation-states intrude history textbooks and use history syllabus to propagadise. We might disapprove it but have to accept this fact as long as it remains under some reasonable limit. For example, I’m pretty sure that Huns will always stay nothing but Turkic in textbooks, okay. However, inventing a Turkic calendar in the name of Turkic cultural legacy is just laughable.

(Hittite sun disc, above. Unofficial token of new historical understanding in Turkey in first years of republic. Proudly badging the capital municipality with an authentic mark of Anatolian historical legacy and revival of a civilization in ancient Hittite soil was iconic for freshly organized education system to represent modernist views of Turkish state.)

Actually, Ataturk was a man of reason not to call ancient Anatolia a Turkic region. Nevertheless, Hittite sun sign, an ancient logo, was officially declared symbol of municipality of Ankara, although it had never been a thing to either Ankara or Turks. But this shows the course of his goverment to re-establish an identity based on Anatolia and Turkic history together. Even today, every Turkish student has an idea on Hittites, Frygians, Lydians and etc. thanks to the remnants of that vision still seen in textbooks. Later years after WWII, right-wing goverments firstly boosted nationalism in textbooks and openly an assigned cadre of nationalist teachers assisted them. Then, a wave of Turk-Islamist politicians expanded the fictitious elements in the book.

Only nationalist hypothesis remained from Ataturk’s era are Altaic doubt on Summerian language, which is all out of syllabus now but survives in popular history chitchat, and Scythians being Turkic reflecting the lack of consensus of the age. The rest is Turanist propagandas later emerged. On the other hand, very inclusive narratives of Roman history, Alexandrian history, Mesopotamian history and Ancient Greek history have slowly been erased and seen out of context. (Probably same in everywhere in the world)

(Emperor Constantine of Byzantine, you see head part of his effigy upwards, founder of current Istanbul and the man transported a Roman dynasty and identity to modern Turkish lands is pretty much unknown by Turkish citizens and almost completely ignored by Turkish history education.)

P.S. By Sogdian pioneers I mean their seemingly upper-culture role in Turkic Khanate. The first inscription made by Turks -Bugut Inscription, 582 CE.- was actually in Sogdian language, also Sogdian language remained lingua franca of Central Asia for many centuries. Old Uygur alphabet and Mongolian alphabet are direct descendants of Sogdian alphabet. Even if yet to be proved, the most probable origin of Turkic alphabet is seen Sogdian script. During Zemarchus’ visit to Turkic throne, the Byzantine diplomat was assisted by a Sogdian translator and he observed Sogdians to keep the role of middleman in every aspect through vast territories of khanate. Sogdians were known to be master merchants of Silk Road and, therefore, a direct link between Mediterranean basin and Transoxiana. I think Sogdians deserve more attribution in Turkish syllabus.

(Bugut Inscription in garden of Çeçerleg Museum, Mongolia and the Sogdian lamguage scripture on it, coloured. This is the earliest historical scripture discovered so far, of Turkic people.)

What we fail to teach in history classes is simply evidence-based history. We teach what we’d like student to hear, we teach what once thought to be useful, we teach what examination system requires but we lose reality in turmoil of other anxieties. We lose our sincerity and that’s why what we narrate is hardly more than a fable in a student’s ears. We fail because we’re cripple with what we try and so we have to push so hard. We fail because we don’t trust what we try to do.

Aklı Karışanlar İçin “Ara Tür” Kavramı: “Fosile Verilecek İsim Arıyoruz!”

(Üstte, kapakta: Balinalar diye adlandırılan Cetacea takımın evrimsel geçmişi; karasal memelilerden denizel memeliler olan balinalara evrimleşme öyküsünün elimize ulaşan fosil kayıtlarından öğrenebildiğimiz aşamalarını görüyorsunuz) 

“Ara tür” evrim kavramı içinde en çok konuşulup tartışılan konulardan biri. Başlangıç olarak, “Ara tür” tanımının sınırlarını çizmek oldukça zor, çünkü bilimsel olarak üzerinde uzunca çalışılıp uzlaşılmış bir kavram değil de zaman zaman yararlı olduğu yerlerde joker gibi kullanılan bir kart maiyetinde muğlak bir laf. Bana sorarsanız bu kadar çok konuşulmasında, doğrusu, haklılık payı var. Bir kere, bilim camiasında dahi uzlaşma bulunmayan türleşme konusuna doğrudan bağlı olduğundan “ara tür”ün bırakın tanımını yapmayı, aşağıda göreceğiniz gibi, varlığından söz etmek bile bilimsel bir soru işareti. Bilimin içinde doğup popüler hâle gelen bu tartışma, bilim dışında yaratılışçı görüşün alternatif diyarlarının da uzun süredir malzemesi durumunda. Elbette, yaratılışçılar için tanımın muğlaklığı çok önemli değil, çünkü muğlak olması onu daha savunmasız kılıyor, eleştiriye açık bırakıyor. İşte tüm bunlar yüzünden, “ara tür”ü ve onun altyapısını anlamak için evrim mekanizmalarının, özellikle de türleşme tartışmasının derin okyanuslarının içine serbest dalış yapmak zorundayız.

Türleşme süreçleri aslında çok yavaş ilerliyor, o kadar ki elimizde örneğin bir türün 65 milyon yıl öncesi ve 64 milyon yıl öncesinin her gününe ait fotoğraf albümü olsa ve oturup bu albüme arka arkaya bakmaya başlasak hiçbir noktada “İşte bu ara formdur” diyemeyiz. Tıpkı gökyüzünü durmadan izleyen bir insanın hangi noktada gündüzün bitip hangi noktada gecenin başlayacağını anlayamaması gibi, herhangi bir noktaya “burası gece ve gündüzün ara formudur” demek abestir. Ancak eğer bir güne ait 22:00, 19:00, 15:00 saatlerine ait ayrı ayrı fotoğraflara bakarsak -ki fosil kayıtları metaforik olarak böyledir- 19:00 için “gece ve gündüzün ara formu” tanımlamasını yapılması taksonomik olarak anlamlı gözükür.. Halbuki böyle bir şey yok. Fosil kayıtları bize hemen hemen asla 15:00, 15:01, 15:02, 15:03’ün fotoğraflarını arka arkaya sunmaz, genellikle bu kadar şanslı değiliz. Zaten böyle bir şansımız olsa da bu fotoğrafların tümünü aynı tür olarak tanımlardık. (Archeopteryx, Platypus, Tiktaalik vb.)

(Altta: Tiktaalik roseae illüstrasyonu, hayatın 375 milyon yıl önce denizden karaya geçişinin öyküsünde simge haline gelmiş canlılardan biri)

tiktaalik_roseae_by_paleofreak.jpg
Kısacası, aslında tanım yapmak isteyenler için birçok ara tür var, kuşlar ve sürüngenler, memeliler ve sürüngenler, amfibiler ve sürüngenler.. Hangisini ararsanız bu tanıma uygun fosiller var. Ancak bu aslında bizim fosil kayıtlarına ulaşma imkanlarımızın yetersiz oluşundan kaynaklanan bir yanılsama. Eğer tüm fosil kayıtlarına ulaşabilseydik buna gerek olmazdı. Taksonomi, tür isimleri, ara formlar gibi kavramlar tamamen bizim evrimsel soyağacını daha kolay anlamamız için icat ettiğimiz şeyler. Doğa kendini tür isimlerine göre kalıplara sokmuyor veya türler arasında “seviye atlamıyor”. Doğada sadece hiç de tek yönlü ilerlemeyen bir süreklilik var, o kadar. Türleri biz icat ettik ve taksonomi bizim kendi kurgumuz, evrimi anlama modelimiz. “Ara tür yoktur” diyen biyologların kast ettiği şey bizim fosillere ulaşma eksikliğimiz ve buna bağlı ara form gibi birtakım yanlış beklentiler geliştirmemiz olabilir ancak.

Ara tür efsanesi aslında evrimsel biyolojiyle ilgilenen herkesin yani bizim de suçumuz, iğneyi kendimize batıralım. Çünkü evrimi ve taksonomiyi bir yandan kesin tür tanımlarıyla kurduğumuz, öte yandan sonsuz bir geçiş süreci vaat ettiğimiz için milyonlarca insanı tam bir geçiş dönemi türü görmeye mahkum ettik ellerimizle. Halbuki Darwin’den sonra biyoloji camiası içinde bile bu büyük bir tartışma: Türleşme ne kadar geçişken? Her genetik değişiklik ne kadar fenotipe yansıyor? Küçük sıçramalarla mı, büyük sıçramalarla mı, yoksa sonsuz detay değişiklikleriyle mi yürüyor türler tarihi? Hatta her türde süreç benzer mi, yoksa çok mu farklılıklar var? Bu soruların yanıtlarında doğru dürüst uzlaşma olmadığı ve insanlar bu uzlaşmazlıktan sağduyu ile bilgilendirilmediği için çok yüzeysel bir ara tür arayışına takılıp kaldılar.

Bildiğim ve şahsen de ikna olduğum kadarıyla taksonomi konusunda son yaklaşım artık fosillere dayalı tanımlamaları, tıpkı yukarıda bahsettiğim metafora benzer şekilde, tamamen sonsuz bir sürecin içinden çekilmiş fotoğraf kareleri olarak yorumluyor ve açıkçası tür tanımlarını ne kadar teorik çalışmada işe yarar olsa da, biraz değersiz hatta bazen kafa karıştırıcı görüyor. Yani zaten altını neyle doldurabileceğimiz meçhul ve subjektif olan ara tür kavramı tamamen boşa çıkıyor, tüm türler bir sonraki ve önceki hafifçe farklı fotoğraf kareleri arasındaki ara türler zaten, yani her tür ara tür. Eğer bir şekilde hemen sonraki fotoğrafı önce bulup taksonomi dizinine kaydetseydik aynı tür ismini az da olsa farklı bir türe vermiş olacaktık ve bu kez de önceki tür ara tür olmuş olacaktı. Ya da diğer değişle türler tanım itibariyle değersiz oldukları için ara tür aramak da katmerli değersiz.

Tüm bunları böylece ikinci kez anlattım.

Gelgelelim muhtemelen bu söylediklerimi abartılı ve saçma genellemeler olarak görecek bir yığın biyolog vardır ve bunlar benim söylediklerimin aksine durağan, sıçramalı basamaklar gösteren birçok türleşme ağacı sunacaklardır savlarına destek olarak. Haklıdırlar da. Bu adamlara göre ara türler vardır ve sorduğumuzda da Archeopteryx gibi çok kabul edilebilir, eski ekol cevaplar verebilirler. Onlara göre Archeopteryx gerçekten bir ara türdür ve kuş ile dinazorlar arasındaki geçişi işaret eder. Archeopteryx’in oldukça kısa tür tarihi bu basamağın kararsızlığına delil niteliğindedir. “İşte” diyeceklerdir, “bu kısa ömürlü geçiş özellikleri gösteren kuş-dinazor Ara Tür’ün tanımına çok uygundur.”

(Altta: Meşhur Archeopteryx siemensii’nin bir illüstrasyonu, tüylü olduğuna dair artık kesin kanıtlar bulunan bu canlı kuşların yaşayan sürüngenlerle aynı takımdan sayılmaya başladığı son yıllara dek tüm kuş türlerinin ortak atası ve sürüngen-kuş geçişinin en önemli köprüsü kabul ediliyordu. İllüstrasyonda onun hem sürüngen hem kuş karakteri gösteren anatomik özellikleri gösterilmiş.)

archaeopteryx_thumb6.jpg

Eski ekolden bahsetmemek tartışmayı tek taraflı analiz etmeme neden olacaktı. Gerçekten de artık yeni türleşme anlayışı eski ekole göre oldukça fazla taraftar bulsa da hâlâ bilimsel yazında her iki görüşe eşit mesafede yaklaşılıyor. Hâlâ iki ekolün de görüşleri öğretilip tanıtılıyor. Hâlâ fosil kayıtlarında eski görüşü destekleyen bazı bulguları yeni görüşün giderek zenginleşen kataloğuna katacak paleontolojik veriler elimizde değil.

Peki kim haklı? Bence bu iki zıt yaklaşımı aşacak -adeta- diyalektik sentez henüz oluşmamış gibi. Yani iki görüşte de doğruluk payı varsa bunları ve zıtlıklarını tepeden ele alıp kavrayabilen genel post-modern bir yaklaşım daha olmalı. Ve sanırım buna biz ulaşmazsak sıradan bilim meraklısı ve evrim şüphecisi insana da o istediği hazır cevabı vermekte çelişkiye düşeceğiz, o da asla rahat durmayacak

Sözü geçmişken, bu evrim şüphecileri ne diyor? Konuya nasıl yaklaşıyorlar?

Yeni ekolün çizgisini sürdürürsek: Ara form diye bir şey yok ya diğer deyişle zaten her şey ara form. Örneğin gerçekten “geçiş” özelliği gösteren hem bitki hem hayvan hücresine benzer nitelikleri olan protistaların soyu bugün o günkü geçiş genetiğine çok yakın genetiğe sahip torunları tarafından sürdürülüyor. Tatlı suların birkaç damlasında bilen onların binlercesine rastlayabilirsiniz. Ama yaratılışçılar arasında çok yaygın olarak olarak savunulan “ara tür”ün dayatılmış özellikleri gereği biz onlara ara tür diyemiyoruz. Zaten saçmalık buradan başlıyor. Şöyle ki:

Yaratılışçı görüşün evrime bakıp anladığı “ara tür”ün özellikle şöyle:
1- Morfolojik olarak tam bir orta durumda olmalı.
2- Ortasında olduğu iki türün birbiriyle çok uzak özellikleri olmalı (Kuş-Dinazor, Memeli-Sürüngen vb.)
3- Tamamen kararsızlık halinde bir tür olmalı ve soyu hızla yok olmalı çünkü o sadece “geçiş” formu.

Birinci özelliği beklemenin yanlışlığı zaten ortada; Balık ve sürüngen arasındaki geçiş formu için belden aşağısı balık belden yukarısı kertenkele olan bir tür beklentisi var. Bir nevi, türlerin değil de fenotiplerin, hatta daha dürüstçesi, görünümlerin geçiş formu. Yaratılışçının gözünde geçiş formu böyle bir şey. Hem evrimin hem de taksonominin esasını anlamayışın ifadesi.

(Alttaki ilk görsel: Memeliler, Kaplumbağalar, Timsahgiller, Kuşlar, Kertenkelegiller ve Yılanlar sınıflarının ilişkili evrimsel geçmişini ve Amniota sınıfına (Embriyonun deniz ya da tatlı su içinde değil, kapalı ve amniyon sıvısı dolu bir alan içinde geliştiği canlılar) dek esas dallanmalarını gösteren bir soyağacı. Dikkat ederseniz, Synapsida adı verilen sınıfın dinozor türlerinden evrimleşen memeliler için öncül oluşu onu “ara tür” tartışmalarının klasik bir konusu haline getiriyor.

İkinci görsel: Synapsida sınıfının bir üyesi olan Dimetrodon incisivum’a ait gerçek bir fosil. Bu hayvanı yaşarken görebilseydik aklımıza gelecek ilk şey onun bir dinozor olduğu olurdu, çünkü dış görünüş olarak tamamen bir dinozora benzemektedir. İşte tipik yaratılışçı görüşün gülünç bir ara form görünümü beklentisindeki sorun tam da budur. Halbuki, bu hayvan her ne kadar morfolojik olarak dinozor benzese de kafa iskeletinde şakak bölgesi açıklıkları (temporal fenestra’lar) ve elmacık kemiğinin köprülü yapısı onları Amniota sınıfının tümünden ayırır ve memelilere has kafa iskeleti özelliklerinin ilk ipuçlarını verir. Ara tür kavramına ait geçiş özellikleri genellikle çıplak gözle ayırdı böylesine zor ama uzmanlarca değerli özelliklerdir.)

Reptiliomorpha.gif

1024px-Dimetrodon_incisivum_01.jpg

İkinci özellik sanırım Ara Tür’ün çarpıcılığı için özemli. Sonuçta H. habilis ve H. sapiens’in arasındaki geçiş formunun hem atalarına hem de torunlarına benzemesi kadar doğal bir şey yok, çünkü atalar ve torunlar morfolojik olarak birbirine benziyor. Yaratılışçının gözünde oyun bu kadar kolay olmamalı. Yaratılışçı için Ara Tür sadece onun gözüne hoş gelecek kadar büyük farkların olduğu durumlarda geçerli olan neredeyse teatral bir canlı türü. Halbuki bir türün geçiş türü olması farklılığın büyüklüğüne bağlı olabilir mi gerçekten?

Üçüncü özellik burada bahsettiğimiz şey ve nedense özelliklerin en az konuşulanı. Herhangi bir sözde “ara tür”ün zaten yaşadığı çağın binlerce yıldır süren koşulları nedeniyle soyunun eski üyelerinden o kadar farklılaşmış. Yani o şartlara rağmen değil, şartlar yüzünden “ara” olma özelliğinde. İlk ovoviviparlar doğal seçilim sayesinde ovoviviparizmi (fetüsün anne vücudu içinde bir yumurtada olduğu, önce karın boşluğuna sonra doğum kanalından dış dünyaya doğduğu canlılar, yumurta içinde gelişim ile doğum özelliklerinin birlikte olduğu canlılar) geliştirmişlerdi. Bugün hâlâ aynı üreme yöntemini sürdürmelerine engel olacak bir sebep yok ki sürdürüyorlar da. Elbette bunun dışındaki birçok biyolojik özellikleri değişti, evrimleşti. Ama sonuçta geçiş özelliğindeki üreme yöntemleri devam ediyor. Galiba bunun konuşulmamasının nedeni bazen bizim gibi Evrimcilerin de aynı yanlışa düşmeleri. Evet, bazı geçiş özellikleri zamanla ortadan kalkabilir ama bu özelliklerin uzun süre devam edemeyecek kadar kararsız oldukları fikri tamamen dayanaksızdır. Ortadan kalkış, özelliğin kendisinden değil yine doğal seçilimden yani çevresel faktörlerden kaynaklanır.

reproduction-fig14.jpg

(Üstte: Portekiz köpekbalıkları ovovivipar (aplasental vivipar) üreme özelliği gösteren canlılardır, görselde gördükleriniz onun vücut içinde kuluçkaya yatırdığı yumurtalarıdır, yumurtada çıkan yavrular önce karın boşluğuna ulaşır ardından doğum kanalı aracılığıyla doğurulur.)

Ben bu üç temelsiz özelliğe dayanan bir ara form arayışını sürdürmenin sadece yaratılışçı fikrin tatmin olma ihtiyacından kaynaklandığını düşünüyorum. Bilim karşıtlığının büyük oranda yanlış anlamalar, tek taraflı kabuller ve geçmişte kalmış bilimsel düşünce artıklarına dayandırdığı “Hani Ara Tür?” argümanı öyle kolay kolay vazgeçilecek bir argüman değil. Buradan daha çıkacak çok ekmek olduğuna göre, tartışma bilim camiasında yavaş yavaş bir son nihayete erse bile yaratılışçılar ellerindeki son mermiye kadar bu silahı kullanmaya devam edeceklerdir. İşte bu yüzden, bilim savunucularının yaratılışçıların dayattığı bu havanda onlarla yarışır gibi su dövmek yerine ‘ara tür’ün ne olduğunu ve ne olmadığını, bilimin bu konudaki güncel yaklaşımını bilip merak buyuran kitlelere aktarmaları gerekir.

Crocoduck.jpg

Eşek Adası Neden Bizim Değil, Meis Adası Neden Bizim Olabilir?

Uzun bir süre önce Eşek Adası’nın “elden gittiği” haberleri için son derece objektif yaklaşımla, sadece birinci derece kaynakları kullanarak yazdığım kısa sayılabilecek bir yazının konusu şimdi, uzun zaman ardından, Meclis’te önemli bir gündem maddesi hâline geldi. Aşağıdaki her şey yalnızca Eşek Adası konusu için yazılmış olsa da işgâlinden bahsedilen 18 ada (özel durumunu aşağıda okuyacağınız Meis adası hariç) için benzer yorumların geçerli olduğunu düşünebilir, alıntıladığım kaynakları sorunun bütünü için resmi kılavuz kabul edebilirsiniz.

800px-Port_of_Castelorizo.jpg

Belki görmüşsünüzdür, önce bu haber çıktı: http://www.milliyet.com.tr/esek-adasi-nda-kuzu-cevirdiler-…/ başlangıçta tipik Türk basını goygoyculuğu deyip geçecektim. Ama sonra şu haberi gördüm: http://www.haberler.com/milli-savunma-bakani-isik-yunan-sa…/

Ben bu adaya bir gemi dolusu pasaportsuz, vizesiz ve mayolu Türkle beraber gideli daha on sene bile olmuyor. Çok sonraları adayla ilgili ‘işgal edildi’ haberleri ilk çıktığında ne devlet düzeyinde ne de askeri düzeyde hiçbir girişim yapılmadı. Deniz, kum, güneş ve eşekten başka hiçbir şey olmayan bu ufacık kara parçasına yıllarca tur gemileri Çeşme limanından turist taşımaya devam ettiler. Ben de sırf bu yüzden bile haberlerin gerçeklik payı taşıyor olabileceğini hiç düşünmedim. Sonuçta bir grup Suriyelinin kafileler halinde Golan Tepeleri’nde piknik yapabilmesi kadar olağandışı bir şeydi bu.

Şimdi pat diye Yunanistan Savunma Bakanı gelip “kuzu çeviriyor”, Türkiye Savunma Bakanı da ona “şov yapmayın” diyor. Aklımı kaçıracağım, biz nasıl oldu da deniz gözlükleri ve Türkçe pop şarkılarıyla dünyanın en tartışmalı sınır hatlarından birinde sınır ihlâli yapan kaçaklar konumuna düştük? Hem de yıllarca?

Merak edip biraz daha araştırma yapıyorum. Yunan kaynaklarına göre durum gayet açık ve ortada ihtilâf filan yok. Eşek adası, yani Agathonisi, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri Yunanistan toprağı, üzerinde yaşayan 100-200 civarındaki insanın Yunan vatandaşlığı var ve Yunan devleti istatistik kurumunun adayla ilgili tuttuğu altmış yıllık kayıtlara ulaşmak bile mümkün: http://dlib.statistics.gr/Book/GRESYE_02_0101_00098%20.pdf

Maalesef Türkiye tarafı adayla ilgili resmi kayıt ya tutmamış ya da buna internetle erişme imkanı verilmemiş.

Peki kim haklı? Durum şu: Malum, Trablusgarp Savaşı Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında gerçekleşen ve asıl odağın Trablus, Libya ve kısaca Osmanlı idaresinde kalan son Afrika kara parçası olduğu, ancak Osmanlı donanması fiilen uzun zamandır operasyon yapabilecek kapasitede bulunmadığı için denizaşırılık engelinin Türk tarafını sadece yerel destekçileri kullanarak “gerilla mücadelesi” yöntemlerine mecbur bıraktığı vahim bir savaş. Başlangıçta kolayca üstünlüğü eline geçiren İtalyan tarafı zorlu coğrafî şartlar altında bu gerilla tipi vur-kaç savunmasına karşı bir türlü kesin galibiyetini ilân edemediğinden başının bu Bedevi güçleri ile içlerinde Mustafa Kemal’in de olduğu gönüllü, dinamik, genç Türk subayları yüzünden daha fazla ağrımasını istemediği için Osmanlı idaresinde bulunmaya devam Eşek adası da dahil birçok adayı işgal ediyor ve Osmanlıları bir ateşkese mecbur bırakıyor. Ege’de uzun süredir hem itibar hem toprak kaybeden Türk tarafı bu adaları kurtarmak adına Libya’daki hak iddiasını da geri çekiyor.

Nitekim yapılan anlaşma aşağıda gördüğünüz üzere Osmanlı hükümetinin Trablus’taki görevli tüm memurlarını geri çağırması karşılığında İtalyan hükümetinin de Ege adalarındaki memurlarını geri çağırması şartıyla imzalanıyor.

ouchy.PNG

 

(Üstte: Ouchy/Uşi Antlaşması’nın ikinci maddesi)

Tek sorun şu, maddede İtalyanların adaları boşaltma zamanı için önce Osmanlı memurlarının çekilmesi şartı konulmuş, bu gerçekleştikten ne kadar zaman sonra İtalyanların adaları boşaltacağı konusu belirsiz bırakılmış. Ve üstelik, Trablusgarp’tan kısa bir süre sonra başlayan Birinci Dünya Savaşı’nı İtalya Müttefikler tarafında bitirdiğinden İtalyanların düşman toprağı kabul ettiği adalardan geri çekilme asla gerçekleşmemiş.

Böylece hem Eşek adası hem de parçası olduğu Oniki adalar topluluğu, Trablusgarp Savaşı’ndan sonra Ouchy Antlaşması’nın 2. maddesinin belirsiz bıraktığı ‘işgal edilmiş adaların terk edilme süresi’ maddesi (http://www.jstor.org/stable/2212446… , 2. madde) nedeniyle Lozan’a kadar İtalya’nın elinde kalmış. Türk Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da imzalanıp bu konuda belirleyici kabul edilen Lozan’la birlikte İtalya’ya aidiyeti resmileşmiş, (https://wwi.lib.byu.edu/index.php/Treaty_of_Lausanne , 12., 13., 14.. 15. ve 16. maddeler)

Antlaşmaya göre üç deniz milinden yakın adalar Türk toprağı sayılıyor ve Eşek adası Anadolu anakarasına 5 deniz milinden daha uzak, sırf bu bilgiye göre zaten ada zaten Türk toprağı olmamalı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Oniki Adalar’ın parçası kabul edilip diğer birçok ada gibi Yunanistan’a verilmiş. Burada özellikle belirtmek gerekir ki Yunan hükümeti daha önce Osmanlı hükümetinin yaptığı hatayı tekrar etmemiş ve adaların İtalyan güçlerince boşaltılması  için 90 günlük bir sınırlamadan özellikle bahsedilmiş ve İngiliz hükümetine de konuda adeta resmi garantörlük yükümlülüğü verilmiş. (hemen altta)

90.PNG

Özetle Lozan Antlaşması’nda Türk topraklarını anakaradan 3 mil uzaklıkla sınırlayan uzlaşma sebebiyle Eşek adasının Yunanistan’a ait olması uluslararası hukukun gerekliliği olarak görülebilir. Burada adalar için bir “kaçan tren”den Lozan’da değil, çok daha önce, Osmanlı temsilcilerinin Ouchy’deki belirsizliğe göz yummalarında söz etmek bana daha doğru ve adil gibi geliyor.

(Altta: Lozan Antlaşması’nın adalarla ilgili maddeleri)

lausanne1.PNG

lausanne2.PNG

(Aşağıda: İtalya’nın İkinci Dünya Savaşı sonrası ilgili tüm devletlerle ortak imzaladığı barış antlaşmasının Yunanistan’a bırakılan adalarla ilgili hükmü. Burada tartışmaya açık ve Türk tarafını da ilgilendiren şu iki mevzu olmalı: 

1- Adaların askersizleştirileceği konusunda çok açık ve net bir hüküm var. Ancak Yunan devletinin uzun zamandır adalarda askeri tatbikatlar dahil birçok faaliyeti biliniyor.

2- Castellorizo ya da yaygın adıyla Meis adası, ki Kaş’a bir kez olsun gidenler adanın Türk anakarasına yakınlığına hayret etmişlerdir, Oniki Adalar ve onlara bağlı adacıklar içinde sayılmamış olmasına karşın, ve üstelik Lozan’daki anakara hükmü tamamen göz ardı edilerek Yunanistan’a bırakılıyor. Lozan Antlaşması’na göre 3 milden yakın tüm adalar Türk toprağıdır ve Meis adası anakaradan sadece 1 mil kadar uzaklıkta! Elbette Yunan tarafı Ege değil Akdeniz adası olarak kabul edilebilecek Meis’in Lozan’daki hükümlere bağlı olmadığı veya sonradan İtalyanların bıraktığı Meis için Lozan’ın bağlayıcı olamayacağı üzerinde bir argüman geliştirip karşı çıkabilir ama benim naçiz fikrim ortada bir işgâl konusu varsa Meis adasının bu konuda başı çekebileceği yönünde.)

 

treat.PNG

Gelgelelim aradaki boşluğu doldurmak mümkün değil! Nasıl olup da binlerce Türk vatandaşının Eşek adasına girebilmesi yıllarca mümkün oldu? Adayı 2011’de belediyelik hâline getiren ve normal şartlarda Ege Denizi’ndeki çakıl taşlarında bile hak iddia eden Yunan devleti nasıl buna ses çıkarmadı? Nasıl Türk sahil güvenliği küçücük mülteci botlarını bile Yunan kıta sahanlığına girmeden durdururken koca adanın tur güzergâhlarına girmesine engel olmadı? Eğer tam aksiyse, ada bir şekilde Türk toprağıysa idarî olarak neye, kime bağlı ve Yunan savunma bakanının gelip orada “şov” yapmasına nasıl göz yumuldu? Beni nasıl kaçak turist durumuna düşürdünüz, iki devlete de soruyorum?

“Dance of Zalongo” and ‘Tepedelenli’ Ali Pasha: Revolts, Heroisms and Tragedy

On December of 1803 the people of Souli, a village in southern Epirus (a mountainous northeastern province of Greece, today) were nearly exhausted by the hardships after years of continuous revolt against Ottoman rule. For a long time, they resisted vigorously against Ali Pasha (Albanian-origined Ottoman pasha of Epirus, grown up as a state sponsored brigadier, later integrated into bureucracy) who besieged them. Tiredness and hunger, however, had overwhelmed them and forced them to capitulate with him.

They agreed to leave the villages of Souli and he promised not to hurt them. Keeping the deal, the Souliots were divided into two groups and began to leave their historic homeland.

But, according to Christoforos Perraivos, a Greek historian in contact with firsthand witnesses of the event, Ali Pasha did not keep his word and sent about 3,000 units of force to eliminate them. The first team of Souliots, led by Kitsos Botsaris and Koutsonikas, headed to the top of Zalongo Mountain while the other group moved to the seaside city of Parga. A body of Albanians troops, led by Bejir Tzogadouro, Ago Mouhourdari and Mezzo Bono, set up an ambush, but they met unexpected resistance. The Souliots were passionately defending their families, but the battle was immensely uneven and they did not manage to endure much.

Among them were about 60 women, many of whom in pregnancy. The Souliots were well aware that among Ali Pasha’s tactics was the humiliation of women, whom when he seized he used to sell them to the slave-bearers of Empire, becoming servants, prostitutes, concubines. To avoid slavery and inevitable rape, they decided to put an end to their lives, but also to the lives of their children.

a14d9b9f9d25a4d2377dd091bba0bbac.jpg

 

One by one, they stood on the edge of the cliff, threw their children first, and then they fell dancing and laughing at the face of death.

Their dance was factual and is even now carried through generations in Greece, as “the song and the dance of Zalongo” as Botsaris and Souliots honoured as national heros by official status quo in modern Greece.

Zalongos-Dance.jpg

 

Souli, or actually all of Epirus, has always been a die-hard resistance memory in Ottoman records. Even a short time after Venetian triumph and Treaty of Passarowitz, which recreated the hope of independence in all Ionian and Adriatic shores. Souli came up to be a mountainous region full with troubles for Ottoman rule, becoming probably first notable uprising after centuries forecasting more in coming.

(Below: Modern share of Epirus between Greece (orange) and Albania (green). Greek state doctrine identifies Epirus as a historical and folkloric Hellenic region and, therefore, it should be under Greek rule. Albanian doctrine rejects the history-based view and emphasizes the long-timed Albanian majority in total population of the region. Both states still resume their claims on each others’ share of Epirus.)

744px-Epirus_across_Greece_Albania4.svg.png

What is ironic here is that I see Greeks and Albanians fight on this event. Many of Souliots were Albanian Orthodox, belonged to Church of Constantiople similar with rest of Hellenic community and, also, Ali Pasha of Tepelena was Albanian Muslim, too. I’m aware that Albanian Orthodox were a vague group of people to all whom try to identify them, therefore they’re called both Albanian by Greeks by language and Greek by Albanian Muslims by religion. Yet, most of current international records call them as Albanians later to be Hellenized. However, I have to add that before Greek Independence Wars, uprisings in Balkans were mostly based on religious unrest. (I had told it once and been blamed to belittling Greek identity, oh, how could I do it in an era just decades earlier before 1821?) That’s why historical records majorly misses to indicate the ethnic identity of the uprisers. If anything, Orthodoxy unified Epirus against Ottoman rule. To stay in that context, I prefer to keep identity debate out of Souli Rebellion although it’s clearly a precursor of Greek independence.

(Below: Ali Pasha depicted with his wife, Kira Vassiliki, a Greek Orthodox. Much unusual for upper class Ottomans’ wifes, Vassiliki was allowed to maintain her own religion, which, by many historians, is related to tolerance and, even, sympathy of Pasha for Greek community and culture. Vassiliki is also mentioned as a character in worldwide famous novel of Alexander Dumas, “The Count of Monte Cristo”.) 

Ali_Pasha_and_Kira_Vassiliki_by_Paul_Emil_Jacobs_1802_1866.jpg

In addition, Ali Pasha of Tepelena is whole another story I wish to mention. He was borned in a minor Muslim Albanian tribe suffering severe poverty, in the age of nine when his father was assasinated in a local dispute Ali took the lead of a brigand group in Albanian mountains. After a while he emerged as a legal Robin Hood supported by the state as the imperial authority in the area begin to wane and, so, before long became enlisted in Ottoman army. His good profile seen in Austro-Ottoman Wars granted him the title of pasha and, soon, he was appointed to govern Epirus, with his former bandit company under his banners. According to modern Albanian sources, Ali Pasha, already having a reputation in the region, could easily call 50,000 men to arms in need.

During the political chaos of Napoleonic Europe, this extraordinary man succeeded to establish his own dominion on this rather small and problematic pashalik. He was a strict Machiavellist in many aspects and refused total loyalty to Istanbul from the beginning, insisting on a semi-independent behaviour most notable of even having direct diplomatic communications abroad such as with France, Britain and Venice. In contrary to many of Ottoman bureucracy, Greek language has been generally used in both texts and conversations in the court of Ali Pasha, an inscription was present in his court claiming his descent from historical King Pyrrhus of Epirus, nevertheless he fiercely opposed all rebellious attempts. In a brief period, his sadistic manners of punishment for the issues either relating the state or personally himself, gained a fame in all Balkans.

Lord Byron, famous Romanticist poet of English language and a devout philhelene, visited him in the court in 1809, unable to hide his reverence and amaze of seeing a “Turk” speaking Greek language in official works, accounted that Epirus seems to be most eminent place to see Greek cultural revival which was encouraged by Ali Pasha, who was an admirer of arts and classical literature and very successful governor, skilled military general and a strong figure. Yet, Byron didn’t fail to mention his obvious leans of cruelty and harsh barbarianism, either.

As to fate of Ali Pasha, coming of Sultan Mahmud II, known as “Reformist”, to throne has been the turning point of events. These two never actually had any sympathy over each other and Sultan Mahmud held many opinions on changing the rotten gears of Imperial machine under his reign. Following the official order of deposition, Ali Pasha utterly rejected to resign and declared rebellion with his local forces consisting many of Souliots and others all once his enemy. It took two years until Ottoman forces managed to subdue the region and sieged Pasha in a monastery. Even in the last minute, Ali Pasha refused to surrender and get killed in conflict. His head was cut to be sent to Istanbul, Sublime Porte and his body was graved next to Fethiye Mosque in Epirus and according to Alexander Dumas, villagers and Ottoman authorities paid him respect for his bravery and strength: “Never was seen greater mourning than that of the warlike Epirotes.”

 

Ali_Pashas_in_Tepelena.jpg

Neden Herkes Tıp Fakültesini İstiyor ve Aslında İstememeli Mi? – 1

Anadolu’nun sıradan bir tıp fakültesinden yakın zamanda mezun olmuş, evinde kös kös TUS’a hazırlanan bir hekim olarak yazıyorum. Yazdıklarım genelgeçer düşüncelere ne destek ne de karşı çıkış olarak algılanmasın, havuzun içinden birinin dışarıdakilere giderek spekülatif hâle gelen bu konuda içini dökmesi olarak düşünülmesini yeğlerim.

Öncelikle kendi öyküm kısaca şöyle: üniversite sınavından bir sene önce kadar zaten tıp yazmaya karar vermiştim, tıpla ilişkili konular da zaten merak alanımdaydı. Ayrıca mühendislik dallarında gerçek anlamda mühendislik yapamayacağımı ve sadece CV pazarlayıcılığı, kâr vaadi ve maaş bordrosu temelli iş ilişkileri içinde olacağımı düşünüyordum ve bunların oldukça az bulunduğu doktorluk mesleği ekstra çekici geliyordu. Ailem de -tabii- destek oldular, motive ettiler. Az çok bilinçliydim başıma neler geleceği konusunda, araştırmıştım yani ama elbette havuza girmeden ıslanmayı anlamak mümkün değil. Hâlâ, tıp, merakıma konu olan bir bilim dalı, daha küçük bir yönüyle disiplin, hatta bazılarına göre sanat. Severek geldiğim işe severek devam ediyorum yani.

Ancak hikaye çoğunlukla benden farklı oluyor. Çoğu arkadaşımın tıp yazmasının tek sebebi aile baskısı ve “puana yazık etmemek”. Aileler iş garantisi olan, ebedi ve ezeli saygınlığı olan, görece yüksek hayat standartları vaat eden bir mesleğe doğal olarak çocuklarını yönlendiriyorlar. Çoğu çocuğun ve ailenin bu işin ne kadar sosyal ve pratik beceri istediği, özveri istediği, adanmışlık istediği konusunda en küçük bir fikri bile yok. Hiç merakı olmayan, ne tıbbın ne de diğer bölümler mezunlarının ne iş yaptığını pek bilmeyen veya bilse kendini bu mesleğe uygun hissetmeyecek birçok çocuk var. Sonra bir de yetmezmiş gibi, Türkiye akademik şartlarının tiksinç boğucu ve kısırlaştırıcı ortamı gelip çarpıyor insanın yüzüne ki bu benim ilk iki yılımın buhranlar içinde geçmesine sebep olmuştu. Bırakın temel tıp dersi anlatmayı akşam yedikleri yemeği bile anlatacak becerisi, motivasyonu, ilgisi olmayan insanlardan almak zorunda olduğun derslerden yine aynı vizyon fukarası insanların hazırlamak zorunda olduğu sınavları geçmek için sürreal bir öğrenme süreciyle geçirirsin hayatını. Duyduğum öğrendiğim kadarıyla hem tıp fakültelerinin çoğu böyledir hem de başka birçok bilim dalı için akademik kader aynıdır Türkiye’de. İlk yıllarda gayet zeki birçok insanın okulu bıraktığına ya da defalarca sınıfta kaldığına şahit oldum.

Türkiye gelirler toplamının en azını sağlık harcamalarına ayıran OECD ülkesi ve gelişmekte olan tüm diğer ülkeler gibi sağlık harcamaları payını artırmaya mahkum:

Health-expenditure-share-of-GDP-2015.jpg

Ben bu fakülteye girdiğimden beri “ileride doktor fazlası olacakmış” lafını duyarım. Uzun zaman hiç bunu düşünüp motivasyonumu bozmak istemedim. Şimdi bitirdim hâlâ aynı lafları duyuyorum. Gelgelelim Türkiye’nin durumu da hiç değişmedi ki. Biz hâlâ tüm OECD ülkeleri içinde nüfus başına en az doktor düşen ülkeyiz. Bildiğim kadarıyla acil servis başvurularında, 3. basamak dediğimiz tam teşekküllü hastane başvurularında OECD şampiyonuyuz. Nüfus hâlâ artıyor ve hâlâ küçücük kasabalara bile hastane, poliklinik filan açılmaya devam ediyor anlamsızca. Toplumun sağlık ihtiyacı giderek büyüyor, hiçbir şekilde de doygunluğa ulaşmıyor birkaç TUS rekortmeni “kek” bölüm hariç. Yani, istatistiklere dayanarak, sanmıyorum ben öyle 10 sene içinde filan Türkiye’nin doktor açığı filan kapansın, aksine, yabancı doktor almaya başlamazsak şaşırırım. (Gerçekten, Türkiye benzer GSMH’ye sahip ülkelere oranla şaşırtıcı sayıda az yabancı hekim istihdam ediyor)

health-workforce-policies-in-oecd-countries-right-jobs-right-skills-right-places-chart-set-19-638.jpg

E peki neden TUS var ve giderek puanları yükseliyor? Çünkü şöyle bir kısır döngü var:
– Tıp fakültesi kontenjanları artıyor ve her yıl mezun sayısı artıyor.
– Uzmanlık eğitimi verecek kadro ve tesis imkanı çok daha yavaş ve yetersiz düzeyde artıyor.
– Uzmanlık eğitimi verecek kimseler uygun olsa bile devletin bu kadar bütçe sağlayabilecek ortamı yok.
– Devlet bu nedenle aile hekimi sayısını artırarak 1. basamak sağlık hizmetini güçlendirmeye çalışıyor ve aslında fikren doğru da yapıyor. Dünya Sağlık Örgütü dahil tüm modern otoritelerin önerisi ve gelecek projeksiyonu zaten 1. basamağı çok güçlü bir sağlık düzeni.
– Fakat toplumun talebi farklı, burada eski cehalet belasından kaçamaz durumdayız yine, herkes mutlaka “Prof”a, “hocaya” görünmek, bol bol MR çekilmek istiyor. Bu şekilde kendini değerli hissediyor. Yani toplum “bana uzman ver, aile hekimi verme” diyor. Devlet olarak vermezsen senden hoşnut olmuyor.
– O yüzden siyasi kaygıları da olan devlet, doktorları TUS’la istihdam etmek, dağları tepeleri üniversiteyle doldurmak, özel üniversitelerin uzman yetiştirmesini kolaylaştırmak zorunda. Bunu da hem bir rant kapısı olarak görüyor hem de maliyetini vergilendirme dışı sağlık ücretlendirmelerini artırarak sağlıyor. (yanılmıyorsam her acil başvurunuz yaklaşık 15 TL maaş kesintisine tekabül etmekte)
– O yüzden hasta potansiyeli çok olan dallarda, yani dahiliye, genel cerrahi, pediatri alanında bol bol hekim yetiştirip kasabalara bile uzman atamak zorunda ki MR-Oy-Rant üçgeni dönsün.

Genelde sanılanın aksine Türkiye’nin bir alanda uzmanlaşmamış hekim oranı OECD ülkeleri ortalamasına yakın, hatta biraz daha yüksek. Dolayısıyla dünya genelinde meslekî uzmanlaşma eğiliminin arttığı, artan imkânlara paralel olarak hekimlerin de uzmanlıklara ayrılma eğiliminin olduğu düşünüldüğünde aile hekimliğini artırmaya yönelik politikaların bir noktada duracağı ve ters yönlü hareketin artıp uzmanlık eğitimi kontenjanlarının artacağı düşünülebilir.

health-at-a-glance-2015-24-638.jpg

Zaten bununla beraber OECD ülkeleri içinde en düşük yatak kapasitesine sahip ülke konumundaki Türkiye’nin (hemen alttaki tablo) ilerleyen dönemde bu kapasiteyi artırma yoluna gitmesi, doktor ve sağlık çalışanı istihdamını artırması da mecburi görünüyor:

health-hospital-beds-per-1000-population-oecd-2011.png

Ayrıca Türkiye kişi başına düşen doktor başvuruları konusunda OECD’nin zirveyi zorlayan ülkelerinden biri. Üstelik çoğu da 3. basamak hastane başvurularından oluşuyor. Bu bilginin GSMH’den sağlık harcamalarına en az payı ayıran ülke oluşumuz
gerçeğiyle ne kadar çelişkili olduğu tartışmasını sizlere bırakıyorum:

6a00d83451688169e201a73e054f4e970d.jpg

Bütün bunlar bir kenara, bu yıl üniversite sınavına hazırlanan bir kardeşim var. Çoğu arkadaşımın aksine onu bu meslekten soğutmaya çalışmıyorum. Ona elimden geldiğince bilgi vermeye çalışıyorum sadece. İlgisi ve yeteneği dahilinde bir meslek seçmesi için uğraşıyorum. Hiçbir aile çocuklara destek, bilgilendirme ve güven hissi dışında meslek yönlendirmesi yapmamalı asla. Şartlar ne olursa olsun bu mesleğe tutku duyabilecek insanların iki günde bir nöbetçi olmanın, akşam 12’de hâlâ yemek yiyememiş olduğunu hatırlayarak beş dakikalık izin alıp karın doyurmanın, küfür ve azar yiyerek çalışmanın, uyuyamamanın, hiyerarşinin, TUS belasının, hoca kaprisinin, devlet baskısının eziyetlerine karşı meraklarının peşinde kalmaya motive edilmesinin ülke ve insanlık adına en doğru yönlendirme olacağı kanaatindeyim.

Not: Evet, derslerde kadavra görüyoruz 🙂

health-workforce-policies-in-oecd-countries-right-jobs-right-skills-right-places-chart-set-4-638.jpg

Devamı gelecek…